Ana Sayfa Edebiyat Öykü PAS…

PAS…

Ranzanın üstüne çıkıyorum sık sık… Sürgülü kapının karşısındaki tavana yakın pencereyi açıyorum. Demirle çerçeveli bu pencereden gökyüzüne bakıyorum, başka bir yerden de gözükmüyor ki zaten.

Onca yıl tarlada çalışırken, evin bahçesinde iş yaparken hep üstümdeymiş de ben onun ne varlığından ne de anlamından haberdarmışım. Gökyüzünün ne demek olduğunu, diğer mahkûm kadınların gözyaşlarıyla ıslattığı dudaklarında sonlanan şarkılarından, türkülerinden öğrendim. Gökyüzü özgürlükmüş.

Oysa ben yukarıya bakarak, “Allah’ım! Allah’ım! Beni ne olur, kurtar!” diye yakarır dururdum. Ondan başka kimsem yoktu. O da sesimi duymadı işte. O, gökyüzünden de uzaktaymış…

Ranzanın demir başlığına ayaklarımı koyuyorum. Derin nefes alıyorum. Pencerenin demirlerine uzanıyorum. Ellerimle sarılıyorum. Gözlerim dalıyor, öylece bakıyorum, herkes böyle yaptığı için yapıyorum; yoksa sarıldığım demirin pas kokusunun avuçlarıma sinmesini hiç istemezdim, saatlerce ellerimi parçalarcasına yıkardım da bana çıkmaz gelirdi. O koku beni çocukluğuma götürürdü. Teyzemin kırpıklardan, eski kumaşlardan yaptığı bez bebeğimi anımsıyordum. Bacak, bilek, boyun ve bel kısmını paslı tel kullanarak sıkmış, üstüne de yamalı kumaşlardan diktiği kıyafeti giydirmiş ve bana oynayayım diye vermişti. O  pas kokusu, o koku, o pas…  Bebeği oynayıp sıktıkça havalanmamış odanın ve yer döşeğinin katmanlaşmış ağır kokusuyla burnumun derinliklerine kaçıp yerleşmiş o pas kokusu… Başka oyuncağım, bebeğim yoktu, rüyalarımda bile tüm bebekler öyle kokarak gelirlerdi üstüme. Ellerim pas kokan demiri sıktıkça daha da küçülüyorum… Anılarım,  diğer kadın mahkûmlardan farklı galiba; gözyaşı olmadan beliriyor gözümün önünde. Fakir bir ev, teneke soba, üstünde katık, tarhana çorbası pişen bir tencere, havalanmadığı için kokan yerde serili kilim, döşekler, yanında üst üste dizilmiş ve bir örtü ile kapatılmış kıyafetler… Odadaki tek divanda somurtarak oturan, konuştuğunda çemkiren bir adam… Babam. Yerde oynayan,  sürekli ağlamaktan sümükleri akan çocuklar… Kız kardeşlerim. Daha da küçülünce ana karnından doğum anındayım, o kadarını bilemem ama anlatılanları yaşıyor beynim. Ebe gelmiş, anamın karnına oturmuş. Kör kuyu kaygan zeminden, sıcak ve güvenli bir bilinmezden dünyaya düşmüşüm tam odanın ortasında serilen çarşafa kanlar içinde.

Ebe:

“Bir kız daha!”

Anam çektiği sancıyı unutmuş, “Allah’ım sen yardım et!” diyerek ağlıyor.

Dışarıda silah sıkmak için bekleyen babam, kız olduğumu öğrenince silahını patlatmadan kılıfına yerleştiriyor. Çocuklarının başını okşamamış  babam… Tüm doğan erkek çocuklarını gelen hastalıklarla toprağın altına gömmüş, belki de lanetli babam…

Ah babam…

Somurtan suratı, beni öküz parasına sattığı zaman gülmüştü…

Üstüme kırmızı güzel bir fistan giydirip, başıma pırıltılı kırmızı bir tül takmışlardı, iki kadın beni almaya geldiğinde. Anam bana ben anama sarılmış sarılmış ağlaşmıştık.

Anam,“Bak! Bu senin yeni ablan, onun sözünden çıkma, ben de seni görmeye geleceğim,” dediği kadın beni anamın kucağından söküp almıştı. Fatma abla, “Az büyüyene kadar benimle yatacaksın, sonra kocanın yanında yatarsın,”dedi, eve geldiğimizde.

Koca neydi, somurtan, kızan, dayak atan babam mı? Yoksa Fatma ablanın elli yaşında olan kocası mıydı?

İlk zamanlar anamı çok özlüyor, kapılara çıkıp- geliyor mu?- diye bakınıyordum. Gelin olmak ne demekti? Kına gecesinden sonra kıyafetlerimle birlikte bez bebeğimi bile bohçama yerleştirmiştim. Evliliğin ne olduğunu anlamadığım yaşta evlendirilmiştim;  komşuların konuşmalarından anlıyordum:  “…memeleri çıkmış ama kanamamış daha!” diyorlardı. “Fatma’nın yanında yatıyormuş, daha da işe yaramıyormuş ev işi dışında…” diye fısıldayıp gülüyorlardı kendi aralarında. Onlara çay ikramı yaparken mutfaktan işitiyordum dediklerini; ama anam tembihlemişti hiçbir sözü duymamam gerektiğini, baba evine tekrar dönmemin mümkün olmadığını defalarca söylemişti, ben gelin gitmeden günler önce.

İki sene Fatma ablam ile yattım. Kırklı yaşlarındaydı, hem döverdi, hem severdi beni yeri geldiğinde. Ağzı var, dili yok tavırla çalışırdım bu yeni yuvam olacak yerde. Ama yine de kendimi dayaktan kurtaramazdım. İneğin sütünün bile bir litre az çıkması benim suçum oluverir sıralı dayak başlardı. Baba evinde de dayak yerdim ama alışkanlık yapmıyordu ki; hayvanları bile sütü kesilir diye az döverlerdi. Mahkemede sorulunca anladım, dayak atılmaması gerekirmiş, hele de bir kadına. Kadın hâkim, izi kalmış boynuma bakarken gözlerini kaçırıp, “Olamaz!” diye elini alnına vurunca şaşırmıştım. Başka izi kalmış yerlerimi açmamıştım daha. Onun boynu yaşlanmış olmasına rağmen  dümdüz ve pürüzsüzdü.

Gelin geldiğim ev üç odaydı. Bir oda evimizin kocası Hamdi’ye aitti. Diğer iki oda, kumalarım olan  Fatma ablam ve Daren ablamındı. Çocukları da onlarla birlikte kalıyorlardı. Ben de daha sonraki bir zamanda, en küçük alındığım için kocamız Hamdi’nin odasında kalacaktım.

Ah içim daralıyor… Şu gökyüzü diğer kadınları ağlatıyor da beni niye ağlatamıyor? Onlar ne hissediyorlar, ne görüp duyuyorlar baktıkça ağlıyorlar da ben taş gibiyim? Artık ne camdan gelen soğuk, ne güneş, ne de rüzgâr etkiliyor beni? Hatırlıyorum da bebeğimin bir ayı dolmadan öldüğünde çok üzülmüş ve aylarca ağlamıştım. On iki yaşımda olmama rağmen anlayabilmiştim, kardeşim olması gereken bu bebeğin benim bebeğim olduğunu.  Şimdi bunu düşününce bile ağlamıyorum, çünkü bir kız doğurmuştum. Kaderi güzelmiş de soluğunda boğulup melek olup uçuverdi. Sonra da hiç bebeğim olmadı ve kötü muameleler vücudumda sakatlıklar bırakacak kadar arttı yıllar içinde. En son, en güzel ve en küçük gelin olmam dölü kurumuş bir kadına iyi davranılmasını reva göstermezdi bizim oralarda.

İlk adet olduğum zaman Hamdi’nin gözleri ışıldamıştı. Fatma ablaya “Sen bilirsin ne zaman hazırlaman gerektiğini Fatma…” diyerek içerdeki odaya doğru bağırmış, ayakkabılarını giydirirken de yanağımı okşayarak omuzlarını dikleştirip kapıdan çıkmıştı. Fatma, bana artık kadın olduğumu, kocanın/erkeğin önemini, dinimize, törelerimize göre onlara hizmet etmemizin cennetin kapılarını biz kadınlara açacağını anlatmıştı. Sessiz olmam, kocam ne derse, ne isterse onu yapmam yeterli idi. Ölünce cennete gidebilecektim.

O ilk gece. Anamın, Fatma ablamın söylediklerini düşünüyordum ama hissettiğim acı, söylenilenlerin, katlanılması gerekeninin çok daha büyüğü idi. Çok titremiştim, kaskatı kalıp dilim tutulmuştu; korku, kara kâbus gibi vücudumun üstünde içime girmeye çalışıyordu. Ertesi gecelerde farklı değildi, kâbuslar vardı Hamdi’nin odasında her gece. Çığlıklarıma kimse ses vermiyor, örselenmiş vücudum çok ses çıkardığım için sabah da kumalarım tarafından örseleniyordu; ayakta duracak gücüm kalmamıştı. Sonunda babam geldi. Belki geceleri yaşadığım kâbus biter diye içim ılımıştı onu görünce. Ama nafile o da kızgındı, somurtan yüzündeki gözleri ateş saçıyordu, bana iki tokat da o attı küfrederek. Hamdi’ye: “Alıp gidemem kızı, sana karı diye verdik, kızken verip, karı iken alamam! Allah vardır yukarıda!  Çözümü bulunur! ” deyip gitmişti. Sonra geldiğinde gizlice “Muskayı takıp, şunu da çayına- suyuna atarsın.”  diye verdiği paketi gördüm. İşkenceli geceler bitmişti ama sabah uyandığımda her yerimin ağrısından, vücudumdaki morluk ve kızarıklardan, büyük abdestimi yaparken gelen kandan anlıyordum neler yaşadığımı. Hamdi, paketin içindeki hap gibi şeyleri her akşam zorla içiriyordu bana. Sonrasını da hatırlamıyordum, belki de dozunu fazla verdiği için baygın halde kalakalıyordum.

Aylar sonra hamile kaldığımı bile karnım şişmeye başlayınca anlamıştım, daha doğrusu Fatma Abla anlamıştı. Ama hâlâ Hamdi’nin odasında kalmaya ve kâbus gecelerimi yaşamaya devam ediyordum. Sonunda bebeğim doğdu, yaşımı büyütemedikleri için evde doğurdum. İkimiz de sağ salim kurtulmuştuk ama daha ayı dolmadan  bir gece çok ağladı küçücük kızım, saatlerce susmadı. Sadece ben değil Fatma abla da susturamadı, ardından kusmaya ve morarmaya başladı. Ters çevirmek, sırtına vurmak da fayda etmedi, nefesi durup kapkara oluverdi. Doktora bile yetiştiremedik.

Yarın tekrar mahkemeye çıkacağım. Buraya gelmeden önce hastaneye sevk ettiler. Verilen raporu anlamadım, doktora sordum. Tek gözümün, kolumun, kırılan kalçamdan dolayı ters tutan ayağımın maluliyetinin yüzde altmış olduğu yazılı imiş raporda, yani kalan hayatımda bu kadar eksik olacakmışım. “Maluliyetim olmasaydı ne kadar tam yaşayabilecektim ki?” diyecektim de sustum doktorun odasında, hep yaptığım gibi sustum.

Aslında vardım ama var olmamıştım ki hayatta… Ne önemi vardı ki bildiğim kadarıyla otuzlu yaşlarda olmamın? Bilmiyordum ki, bilmiyorduk ki hayatta tam olmak nedir? Doğarsın işte… Okula bile gidemezsin ya da bitirmeden alınırsın evlendirilmek üzere küçücük yaşında. Zaten okula gitsen de tarla işine yardım etmek için gönderilmezsin çoğu zaman. Öğretmenlerin okusun diye çırpınsa da senin kaderin, ana rahminden kanlar içinde o fakir odasında serili çarşafa düşünce belirlenmiştir. Kız oldu diye üzülürler, çünkü kaderini değiştirecek olan, dillendirilmez ama sadece ölümdür.

Ölüm… Hele gelin olduktan sonra duaların, ecelinin kendiliğinden gelivermesidir;  sevdaya tutulmuş bir âşık gibi hazırsındır onunla gitmeye… Kendine kıymak, Allah’a karşı gelmektir. Çektiklerin intiharınla sıfırlanacak ve sen hiç çıkmadan cehennemde yanacaksın. Günah yazılmasın diye düşünmemeye çalışırsın bunları. Ellerini çürüklerinin üstüne koyarak dayak yemiş yerlerinin acılarını teskin etmeye uğraşırsın. Nafiledir çabaların, çürüklerinin asıl acıları alev alev beynini sarmıştır. Bu sefer de başını avuçlarsın ellerinle, beynine döner sorarsın: “ Bu yaşadığım cehennem değil mi?  Bebeğim de yoktur ki çilelerime derman olsun hayat! Nasıl yaşlanırım?”  Böyle düşünürken gözlerinin önüne gelir etrafında dayaktan kör-topal olmuş, sakat kalmış yaşlı kadınlar. Köy meydanında yatan ‘Beyaze’yi geçirirsin aklından. Hep derler “Kocası döve döve delirtti.”  Çivili değnekle dövermiş. Aklını yitirince de sokağa atmış. Beyaze ve düşündüğün diğer kadınlar seni daha da umutsuz yapar, günaha daha yakın olur, ölümü daha yakın bulursun. Ölüm, namazın bile kılınmayacak cenazenle gelir gözlerinin önüne ama şirazeyi kırmışsındır, artık umursamazsın. Cinnettir o an, o karar. O karar, cinnetin açtığı kapıdan beynine tekrar girer. Hamdi gelir gecelerine, kumalar gelir gündüzlerine… Hele kendisi de dayak yediği halde sürekli seni şikâyet eden kuman Daren. ‘Gittin artık, cenazen bile dönmez bu eve’ diyen baban, anan. Vücudundaki morluklar gibi hepsi her gün tek tek ve tekrar tekrar dolaşır. Allah’a yalvarırsın durmadan bıkmadan yalvarırsın, gözyaşların hıçkırıklarla vücudunu sarstıkça en küçük damarlarının içindeki kıvrımlara bile karşılıksız ilençler dolmuştur, ama nafile. Cinnet-ölüm, ölüm-cinnet her ikisi de sen olmuşsundur.

Dayak yiyip ahıra kapatıldığım bir gece bulmuştum zehri, mahsullere zarar veren haşereler için ertesi gün tarlaya dökeceklerdi. Tam içlerinden en tesirli bir şişesini alıp içiverecektim ki Fatma ablam, ahırın kapısını açıverdi. Kapıdan gelen ışığı görür görmez şişeyi telaşla entarimin içine saklayıverdim. Hamdi beni beklemekteymiş, banyo yapmak istemiş. Çaresiz gözyaşlarımı elimin tersiyle silip Fatma ablanın ardından eve doğru yollandım. Eve girince ilk işim, sonra kullanmak üzere şişeyi saklamak oldu. Tarım ilacı olduğu anlaşılmasın diye içinde en az yağ kalan yağ şişesini seçip içine doldurdum, karışmaması için de tüm yağ şişelerinden farklı bir yere, kilerin dip kısmına doğru sakladım. Karar vermiştim artık, yaşamak neydi ki benim için? Günahı umursamıyordum artık cenazemin namazı kılınmadan kaldırılacak olması, cehennem umurumda değildi. En azından hayatımda kendim için aldığım ve bana ait olan tek karardı.

Yaşını alıp üç oğul doğurduğu için en ucuz kurtulan Fatma idi. Hamdi ona pek ilişmez Daren’le ikimize çok yapardı. Daren’i de anlamış değildim, Fatma abla kadar sayardım onu da, benden on yaş kadar büyüktü beş kızı, bir oğlu vardı. Sürekli beni şikâyet eder, şikâyet ettiği için benimle birlikte tekrar dayak yerdi. Bu sefer daha da hırslanır oğlunu benim üstüme salardı. Niye yapardı ki böyle?  “ Bir sülün kadar güzel!” derlerdi benim için, ondan mı yapardı? Oysa Hamdi, işkence ederek ölüm anımızı bekleyen ikimizin de cellâdıydı.

Ağa kızı bile gün yüzü görmezdi buralarda ama babasının gücü ve parasına olan korkudan bizim kadar çok hırpalayamazlardı. Adamları tarafından sevilen kadın çok azdı, sevilseler bile sevgileri okşanmak değil, az dayakla eşti. Hapishanede bir kadın mahkûm ezberinden okumuştu bana Nazım Hikmet diye bir adamın şiirini. Dermiş ki şair:

“Anamız, avradımız, yârimiz.
Ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen.
Ve soframızdaki yeri,
Öküzümüzden sonra gelen…”

Adamın yıllar önce öldüğünü duyunca “Demek ki eskiden de, her yerde de böyle imiş… Vay! Bak adam da karısını dövmüş, ölünce de şiir yazmış…” dediğimde kadın bana ne tuhaf bakmıştı. Ama bizim köyde adam bildiğimiz, karılarını az döven adaletli bir koca idi. Sonra da anlatmıştı kadın mahkûm uzun uzun Nazım’dan anlamadığımın fazlasını… Demek cahil olmak… Az bir okuyabilseydik…

Daren börek açmış, tüm şişelerdeki yağların bittiğini görünce başka yerleri aramış, sakladığım yağ şişesini bulmuş ki zehri gerçek yağ sanıp kullanmış. Börekleri evdeki herkes yemiş. En çok da açgözlülüğünden Hamdi yemiş. Fatma abla sanırım bana haber vermek için ahıra yönelmişti. Hamdi’nin beni cezalandırmak için hapsettiği ahırın kilitli kapısını açabildiğinde çok kötü idi, konuşamadı bile… Öksürerek ağzından köpükler gelerek kollarımın arasından kayıverdi. Yardım istemek için eve gittiğimde ev halkı da her biri bir yanda ağızlarında beyaz köpüklerle baygın yatıyorlardı. Birden zehri sakladığım yer aklıma geldi. Kilere gittiğimde yağ şişesi yerinde yoktu. Başka yerleri de arayıp bulamayınca olup biteni anlamıştım.

Evimiz, köyün içinde değildi. Tarlalarımızın üzerinde, köye yürürken dizlerini ağrıtacak kadar uzakta idi. Herkese ve kendisine tuhaf bir şeyler olduğunu anlayan Daren’in oğlu, sürünerek köye ulaşabilmiş. Köylülerden bazıları onu kusturmaya çalışırlarken bazıları da bizim eve doğru koşmuşlardı. Durumu yarı anlamış yarı anlamamış feryat figan dolanırken köylüleri gördüm, ardından da hemen jandarma geldi.

Jandarmaya ahırda olduğumu söyledim ama Daren’in oğlu, hastanede midesi yıkandıktan sonra çocuğum olmadığından dolayı hepsini öldürerek öç almak kastı ile benim yaptığımı söyleyerek şikâyetçi oldu. Dayak yiyip ahıra kapatıldığımı inkâr ederek hâlâ annesinin benden alamadığı öcünü almaya çalışmıştı. Köylüler de ifadelerinde eve ulaştıkları zaman zehirlenmemiş, ayakta dolanan tek kişinin ben olduğumu söylemişlerdi.  Karakolda defalarca ifademi almışlardı.

Yaşayamadığım çocukluğumu, gençliğimi, görmediğim sevgiyi, sakat kalan vücudumdan damlayan tükenmiş umutlarımı saklamıştım o şişeye.

O şişede yıllardır biriktirdiğimiz cinnetimiz vardı.

O zehir, o zehir aslında benim anamdı babamdı, Hamdi’ydi, hepimizdik!

Aslında o zehri her gün içen bendim.

Önceki İçerikAydınlık Gece 5
Sonraki İçerikAydınlık Gece 6
Tümay Leblebici
İlk ve orta öğretimini Çorum’da tamamladı. Gazi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi Çalışma Ekonomisi bölümünden mezun olduktan sonra bankacılık sektöründe çalışmaya başladı. İngiltere’de ‘Business English’ eğitimi aldı. Çoğunlukla İstanbul olmak üzere Türkiye’nin pek çok bölgesinde de iş amaçlı bulundu, eğitimci olarak dersler verdi. Birçok kez ‘‘Yazarlar Festivali’’ organizasyonlarında ve etkinliklerinde görev aldı ve sunuculuk yaptı. "Kuşadalı Bir Yurttaş" adlı portre belgesel çekiminde asistanlık yaptı. Kadına Dair Her Şey, Deliler Teknesi, Tmolos Edebiyat dergilerinde öykü ve yazıları yayınlandı. Yeni öykü dosyaları için çalışmalarını sürdürüyor. Kuşadası’nda yaşıyor. Yapıtları: Öykü Kitabı: Yürekte Biriken Öyküler.

6 YORUMLAR

  1. toplumumuzun kanayan yarası ve aynı zamanda da en büyük tehdit oluşturan konuyu ele alan öykün ;içerik ve akıcı anlatımıyla harika olmuş,başarılarının devamını dilerim,

  2. ‘kader’ varsa şayet, dedikleri doğru: ‘coğrafya kaderdir.’ Yanına içine doğduğun aile ve inanç şeklini de ekle,
    sonra da feryadı dinmez, sonu gelmez kadın öykülerinde yanan yüreğine merhem ara…

  3. Tümay Hanım öykünü severek okudum, sizi kutlarım. ” ne….. ne …”bağlaçlı tümcelerde yükem olumlu olmalı.

    Öykünde ,

    ” Ne camdan gelen soğuk, ne güneş, ne de rüzgâr etkilemiyor beni? (…….. etkiliyor….) olarak yazılmalı.

    Öykünün kurgusu, dili kutlanmaya değer. Yaşamı , yaşananları etkili bir anlatımla okura ulaştırmışsın.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz