Ana Sayfa Edebiyat Öykü Patika

Patika

”Bir iyi hissediyorum bir kötü… Ben de anlamıyorum niye böyle oluyor? Örneğin sabah ne kadar mutluydum. Öğleden sonra ne kadar karamsar…  Aslında ben var ya babam öldüğünden beri böyleyim. ”

 Söyleyecekleri bitmişti…  Ayda bir arkadaşlarıyla bu tür sıkıntılarını konuşup rahatlamak için görüşürdü. Bu defa da istediklerini duyamayınca  ‘bana müsaade’ diyerek içtiği iki çay parasını masaya bıraktı, arkadaşlarına gözlerini kırparak ‘görüşürüz,’ dedi.

Koşar adım otobüse yanaştı ve binmeyi başardı.

Başını cama yaslayıp her gün geçtiği yola baktı. Bu yol ve yoldaki insanlar hiçbir şey ifade etmiyordu. Sadece otobüste vakit geçsin diye seyrediyordu onları. Kalem satan yaşlı kadın, kebapçının önündeki alçak kürsüde oturup sigara içerken uzaklara dalan beyaz saçlı zayıf adam, biraz ileride kaldırıma yayılmış iri sevimli köpek, etrafı çöplerle dolu çöp konteyneri… Artık bu görüntülerin üzerinde düşünecek bir şey bulamıyordu. Tüm bunların manasızlığı içten içe batıyordu ona. Bu hisle oyalanırken birden üzerinde bir ağırlık hissetti. Bu ağırlık genelde biri ona gözlerini dikip bakınca hissettiği ağırlıktı. Kafasını kaldırıp baktığında hemen önünde ayakta duran zayıf ve uzun boylu bir adamın gözlerini ona diktiğini gördü. Göz göze gelmelerine rağmen ona bakmayı sürdüren adamın sevimsizliği ve utanmazlığı da artık onu germiyordu. O da adamın kirli sakallı zayıf yüzüne bakınca adam hemen başını geri çevirdi.  Yol bitti en nihayetinde.

Şimdi eve girme vakti. İğreniyordu bu evden. Bu apartmanın kendine has kokusundan ve kapısında karşılaştığı komşularına gülümseyip ‘merhaba’ demekten… Her şeyden sıkıldığı günlerdi. Hiçbir sorun yaşamadığı ve çok az gördüğü ev arkadaşlarından da bıkmıştı. Sanki istediği bu değildi… Şöyle bir düşününce istediği bir şey de yoktu. Sadece hızla düzen içerisinde süren bu hayatın manasızlığı iyice göze batmaya başlamıştı.

Arkadaşlarının hala işten dönmemiş olması onu rahatlattı. Ter kokan tişörtünü, iki haftadır değişmediği sutyenini ve kalçasına yapışıp kalmış pantolonunu çıkardı. Hafifleyemedi külotunu da çıkarıp lekeler içindeki boy aynasının önüne geçti. Sigarasını yakıp aynadaki kadını seyretmeye başladı. Vücudunu ve sigara içerken ellerini çok beğeniyordu. Harcanıyordu aynadaki kadın.

Unutulmayacak bir filmin başrolünü oynamalıydı. Bir gün keşfedilirdi belki… Haftanın 6 günü çağrı merkezinde çalışan bir kadının yansıması olmasaydı.

Bunları düşünürken birden suçluluk duygusuna kapıldı. Ne zaman sigarasının son nefesine yaklaşsa bu suçluluk duygusuna kapılıyordu. Sigarasını hızla söndürürdü bu yüzden.

Kalkıp pijamalarını giyinip yatağına geçti. Yorganının altına gizlendi. Hiç kimse görmesin istedi kendisini. Odadaki eski kare masa bile bazen yalnız kalmasına engeldi. Saat daha akşamın sekizi… Saatlerce instagramdan insanların paylaşımlarına bakıp yorganın altından çıkmayacaktı. Tam 3 saat boyunca insanların fotoğraflarına bakıp bakıp durdu. Bu onu rahatlatmıyordu. Hırslanmak için bakıyordu. Hırs onu hayatta tutuyordu. Arkadaşları ve tanımadıkları insanların hepsi mutlu görünüyordu. Mutlu güzel başarılı… En aptalı bile! O neden olmasındı?

Bu düşüncelerle uyumuş sabah olduğunu anlayınca birden ürpermişti. Yeni bir güne uyanmak, aynı şeyleri yapmak onun için dayanılmaz bir işkenceydi ama bir saat içinde işe varmalıydı. Hızla ne giyineceğine karar verdi. Geniş paça gri pantolonunu ve mavi çizgili beyaz gömleğini giyindi. Saçlarını toplarken aynada kendisiyle göz göze geldi. Sabah sabah çok güzel görünüyordu aynadaki kadın. Bunu fark edince gülümsemesiyle ince dudakları daha inceldi. Her zaman bir yük gibi gördüğü çantasını alıp çıktı.

Bu iş yeri eğlenceliydi aslında. Yirmi kişi bir arada sık sık gülecek şeyler buluyorlardı. Bugün önemli bir görevi vardı. Yaptığı aramayla Kırmızı Tabak lokanta sahibini on beş dakikalık çekim için ikna etmesi gerekiyordu. İkna ederse beş yüz lira prim kazanacaktı. Bir bardak su içip aramaya başladı. ”İyi günler on beş yıldır başarı ile hizmet veren Ses Medya’dan arıyorum. İsmim Sevil. İşletme sahibinizle görüşmek isterim,” dedi canlı ve tok sesiyle. Sekreter ”Maalesef kendisi bu tür yayınlara katılmıyor. Görüşmek isteyeceğini sanmıyorum. Yine de haber vereceğim. Lütfen iki dakika bekleyin,” dedi, yorgun ve sakin sesiyle. En sevdiği kısımdı bu. Telefonda güzel bir müzik dinletiliyordu. İki dakika boyunca hayallere daldı. Bu müzik ona bir patikadan aşağı koşma hissi veriyordu. Anımsadı bir an çocukken en sevdiği çizgi filmin müziğiydi bu. Bu an hiç bitmese de olurdu diye düşünürken sekreter ”Alooo! Bağlıyorum,” dedi yorgun sesiyle. ”Buyurun! Sizi dinliyorum,” dedi çatallı ama kibar bir erkek sesi. Önce, her müşteriye papağan gibi aynı sözlerle kendini tanıttı, sonra ‘İşletmenize uygun olduğunuz bir zamanda gelip reklamınızı yapabileceğiniz bir program hazırlayalım hem sizler kazanın hem biz,” dedi. Yine aynı yanıtı alacağını hissetmişti:

”Teşekkür ederim. Ayrıntıları mail adresimize yollayın Sevil Hanım. Şu an müsait değilim. Daha sonra arkadaşlarımız size dönüş yapar.”

Yüzüne telefonun kapatıldığını etrafındaki çalışma arkadaşlarına belli etmemek için sahte bir gülümsemeyle devam etti. ” Peki, biz teşekkür ederiz. Görüşmek üzere. İyi çalışmalar.”

Bu cevap ve tepki genelde kabul edilmeyeceğinin sinyaliydi. Pek umurunda olmadı ama pazar günü oğlunu babaannesinden alıp gezdirip ona hediyeler alacaktı. Prim alamayınca bu planı yine erteleyecekti, yine bir türlü kendisini azarlamaktan vazgeçmeyen yaşlı kadın tarafından küçümsenecekti. Bunları düşünürken müdürün odasına çağrıldı. Bu kadarı fazlaydı. O dar havasız odaya şişman müdür ve hakaretleri ve kendisi fazla geliyordu. Yukarı çıkmak için hızla merdivenlerin basamaklarını çıktı. Bir yandan gömleğini ve pantolonunu çekiştirip düzeltiyordu. Kapıyı çaldı. Ruhu daralıyordu. Zoraki bir selam verdi, gözleriyle. Müdürü, eliyle karşısındaki sandalyeyi gösterip ”otursana,” dedi göz teması kurmadan oturdu. “Nasılsın? Nasıl gidiyor?” diye sordu. ”Teşekkür ederim,” dedi. Uzatmak istemiyordu. ”Seninle ne yapacağız böyle? Son iki aydır tek bir satış yapamadın. Niye böyle? ” Sevil müdürün bir an için gerçekten onun sıkıntısını merak ettiğini sandı, ”Aslında ben de bilemiyorum. Kendimi bir iyi hissediyorum bir kötü…” Gerisini getiremedi, sözü kesildi. ”Anlıyorum. Herkesin sorunları var. Benim de var. Ben on yıldır tedavi oluyorum. Geçenlerde sinir krizi geçirdim. Yahu her şeyimiz var. Huzurumuz yok. Sinirden Suriyeli bir çocuğa sataştım. Nerden çıkıyorlar bunlar da önüme onu da bilmiyorum? Doldurdular her yere… Oh! İyi valla… Ekmek elden su gölden…”

Müdür susmak bilmiyordu. Hem çok konuşup hem de konuşma hızı yavaş olan bu adamı beş dakikadan daha fazla dikkatle dinlemek neredeyse imkânsızdı. Sevil her şeyi başıyla onaylamaya başladı. Sadece müdürün implant dişlerinin çenesiyle ne kadar uyumsuz olduğunu düşünüyor ve açılıp kapanırken iki dudağı arasında oluşan tükürüklerin hareketlerini takip ediyordu. ”Ne zaman istersen kapımız sana yine açık. Ben şimdi sana bu ayki kiran için nakit de vereceğim. O kadar insafsız değiliz Sevil Hanım. İlk gün de dediğim gibi beni bir abin bir akraban gibi gör.”

Bir dakika, ne oluyordu? Aniden kafasına dank etti. Kovulmuştu. ”Teşekkür ederim” deyip indi. İçi kan ağlıyordu. Ter bastı. Utanç doluydu. Ağlamamak için kasılıyordu. Kimseye bir şey demedi. Bilgisayarını kapatıp çantasını alıp çıktı. Arkasından seslenen arkadaşlarına dönüp cevap vermedi. Zaten hepsi çirkin ve gereksizdi. Hesap numarasını sekretere yazıp verdi. Asansöre bindi. Aynadaki kadına bakmadı.

Bu pazar oğlunu gezdirmeliydi. İnip karşı caddedeki kafede oturdu. Şöyle bir düşündü.

Bir aşk insanın başını ne kadar yakabilirse o kadar yakmıştı onun da başını. Eski kocasına vaktinde duyduğu aşkı anımsadı. Her kötü olayda aklına gelirdi bu aşk. Çekingenliği cinsellikten hiç anlamıyor oluşu, bilgisizliği, onunla birlikte olurken ona duyduğu anlamsız ve sonsuz güveni hiç hazır değilken onu anne yapıvermişti Bunu anlaması bile uzun sürmüştü. Birçok kadın arkadaşı onu cahillik ve saflıkla suçlamıştı. Bir çok akrabası namussuz olduğunu sık sık yüzüne vurmuştu. O ise internetten doğum videoları izliyordu. Söylenenlerden daha büyük bir sıkıntısı vardı. Süreci anlamıyordu. Onu neler bekliyordu? O yıllar kendisini en yalnız ve en değersiz hissettiği yıllardı. Sevgilisi ile yaşadığı tutkulu romantik ilişki birden mecburi bir evliliğe dönüşmüştü. ”Şükret ki adam vicdanlı çıktı da evleniyor seninle” sözünü sık sık duyması sevgilisini gözünde yardımsever biri kendisini ise çaresiz yapmıştı. O günleri hatırladıkça içini hırs kaplıyordu. Kocasının hızla değişimi ve ailesinin sessizce onu terk edişi… Kucağında her şeyden bihaber olduğunu umut ettiği bebeği… Okulu da dondurmak zorunda kalınca iyice yalnızlaşmıştı. Öfkeli bir adam zayıf bir bebekle bir evde… Bu üç kişi birbirine çok yabancıydı. Alışamamışlardı.

Önce adam pes etmişti. İş yok para yok üstüne bu kadın ve bebek ona fazla geliyordu. Kadına da öyle.Çok kısa bir süre sonra adam Sevil’e karşı iyice sabırsız ve öfkeli olmaya başlamıştı. Sevil’de bir türlü büyümeyen bebeğe. Bu böyle gitmezdi. Bir sabah bebeğinin altını son kez değişmişti. ”Akşama gelir alırım” deyip emanet etmişti eşinin annesine. Taksiye binip hayatının en çaresiz ve yalnız döneminden hızla uzaklaşmak için şoföre uzatmıştı adresi. Facebooktan tanıştığı ve uzun zamandır sıkıntılarını anlatabildiği kadının yanına gitmişti.

Son derece anlayışlı ve sevimli olan bu kadının evine gitmesi ona güç ve moral vermişti. Şimdilerde görüşmeseler de kadını iyi ki tanımıştı, yalnız yaşayan ve kendini hiçbir cinsiyete, ırka ve ideolojiye ait hissetmediğini söyleyen sakin ve sık sık gülümseyen kadını. Sevil’e hiç kimsenin sarılmadığı kadar içten sarılır onu dinlerdi. Bir gün, ”artık daha sakin bir şehre taşınıp kendimi dinlemek istiyorum,” demiş ve gitmişti. Az önce kovulduğu işi de o tavsiye etmişti. Sevil ona hiç kızmamıştı. Aksine hep güzel anımsıyordu. Yine öyle anımsadı. Ona çok şey borçluydu. Bunu ona her söylediğinde ”Ben de sana çok şey borçluyum.” cevabını alırdı. Bu cevabı ilk duyduğunda kendisini ilk defa değerli hissetmişti.

Bir çay daha istedi. Şimdilerde dönüp sık sık geriye bakıyordu. Bir yerde tıkanıp kalıyordu. Çocuğunu bıraktığı için suçlu hissediyordu. Ama bu his çok da katlanılmaz derecede değildi. Asıl katlanılmaz olan çocuğunu dönüp görmek için gittiğinde o yaşlı kadına yalvarmak zorunda kalmış olması ve oğluna aldığı hediyelerin küçümsenmiş olmasıydı. Bunu hatırladıkça geriliyor ve hırslanıyordu. ”Her şeyden önce vicdansızsın sen” denirdi ona. Her gittiğinde bunu duyardı. Bazen buna kendisi de inanır ve kendisine duyduğu merhamet yerini utanca ve öfkeye bırakırdı.

Çayından son yudumunu içerken telefonunu eline aldı ve rehberine bakındı. Borç isteyebilecek kadar samimi olduğu bir arkadaş veya akrabası yoktu. Babasının ölümünü bile haber vermeyen annesi ve kardeşlerinin numarası şimdiye değişmişti belki de. Tırnaklarını yemeye başladı. İyice gerildi ve çaresizliği derinden hissettiği o günlerdeki gibi sol dizini titretmeye başladı. Son bir yıldır sürekli onunla buluşmak isteyen Mustafa’nın numarasını gördü. Düşünmeden ”Selam görüşmek istersen ve beş yüz lira verebilirsen ve gün içinde tüm masraflarını karşılarım da diyorsan bu akşam bile görüşebiliriz.” yazıp yolladı. ”Tabii ki isterim, Sevil Hanım. Hazırım haber bekliyorum” cevabını okuyunca iyice gerildi. ”Tamam,” deyip oturduğu kafenin konumunu yolladı.

Az sonra kafenin önünde bir araba durdu. ”Kapının önündeyim bekliyorum sizi. Gri passat :)” mesajını okuduğu gibi masanın üzerine içtiği iki çayın parasını koydu, aşağı inerken merdivenlerin karşısındaki aynada saçlarını elleriyle düzeltti. Gözlerine baktı aynadaki kadının ve çıktı.

”Mustafa Bey merhaba,” dedi. Bindi arabaya. ”Merhaba hoş geldiniz,” deyip gülümseyerek arabayı çalıştırdı. Sessizlik beş dakika kadar sürdü. ”Mustafa Bey, parayı hemen verirseniz benim için daha iyi olur. Parayı alacağımdan emin olmam gerek,” dedi. ”Tabii… Anlıyorum. Hiç problem değil,” dedi. Sol eliyle direksiyonu tutarken sağ eliyle  ceketinin cebinden kalın cüzdanını çıkardı ve uzattı. “Lütfen, içinden istediğin parayı alın.” Cüzdanı, yine ceketinin cebine yerleştirirken keyifle konuştu. “Bunları şimdilik unutun. Arkanıza yaslanın ve anın tadını çıkarın. Güzel bir plan yaptım. Harika bir yerde yemek, sonra güzel içkiler…Belki hep görüşmek istersiniz bu çirkin adamla.”

Arkasına yaslanıp camdan dışarıyı seyretti. Araba hızlandıkça sokaklar, dilenciler, çocuklar, evler, polisler ve arabaları her şey arkada kalıyordu. Hayatı geride bırakıp başka bir âleme geçiyor gibi hissediyordu.

Arabanın radyosunda hafif bir müzik çalıyordu. Bu müzik ona bir patikadan aşağı koşma hissi veriyordu. Anımsadı, bir an çocukken en sevdiği çizgi filmin müziğiydi bu. Tekrar cama doğru başını yaslarken ‘bu an hiç bitmese de olurdu’ diye düşündü. Camdan yansıyan kadına da gülümsedi.

Müziği hâlâ duyabiliyordu.

1 Yorum

  1. Patika, kestirme diye tercih edilir. Gideceğin yere bir an evvel varmak, daha az yorulmak, çoğunlukla ezilmiş çiçeklerin arasından geçerek, ezilmiş dahi olsalar bir ferahlık duymak için… Bu öykü de bana aynı hisleri yaşattı. Kadının bütün bir yaşamı, aslında patika kadar kısa. Kendisi ise ezilmiş çiçeklerin en güzeli. Uzun yollar onu yormuş. Dolambaç bitti, şimdi patikadan gitmeli… Ellerine, yüreğine sağlık Goncagül.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz