Ana Sayfa Edebiyat Öykü Rotasız

Rotasız

“Burada mutlu mesut ölünür” demişti Nazan.  Mutlu anlarda bile aklımızda hep bir ölüm. Benim mutlu anlarım, yeni yıkanmış çamaşır kokardı; sıcak bir yemek ya da annemin bir gününü ayırdığı ütü kokusuydu mutluluğum. Karanlık yoktu ufukta, düşüncesi bile uğramazdı çocuk aklıma. Nicedir almıyorum çocukluk kokularını. Şimdilerde mutluluğum kadar uzak onlar.  Nazan’sa “aman çok gülme, çok ağlarsın” diye büyütülen bir çocuk olduğu için mi bilinmez, işte böyle en güzel vakitlerde bile kötüyü sokuşturuverirdi lafın arasına.

Hayatımın en güzel ânının tadını çıkarıyorken bile “Ölürken bunları anımsayacağız” demişti.  Karşılık verememiş, inanmak istercesine yüzüne bakmıştım. Sevginin kudreti ömürlük değil birkaç mevsimlikmiş, sonradan anladım.

İlk  tatilimiz sekiz yıl evveldi. Sonradan edindiğimiz ölü ruhlarımız yok o vakitler. Mutluyuz, öyle mutluyuz ki  kalabalıklara göstermeye gereksinim duymuyoruz. Mutluyuz dediysem, durmaksızın çalan Komparsita’lar yok  tabii hayatımızın fonunda.  Sıkılabiliyoruz birbirimizden. İki sevişme arası vakti nasıl değerlendireceğini bilmeyen onlarca çift vardı bizim gibi. Mutluyuz ama başbaşa kalınca başka ne yapılır bilmiyoruz! Bunun için değil mi ki yetişkinlerin iki genci yalnız bırakmama telaşı..?

Üçüncü günün akşamında “Ben yoruldum Nazan.” demiştim. Garibim, hemen ilişkimize gönderme olarak yorumlamış; saçlarını defalarca kulak arkası ederek “Ne bu şimdi, alttan sarkastik mi?” demişti sarsılmaz gururuyla. “Kızım ne alakası var, böyle boş durmaktan yoruldum. Ben tatilde ne yapılır bilmem ki, hayatım boyunca hep bir meşgalem oldu. Sahi böyle bir boşluğu nasıl dolduruyor bu insanlar?” deyince, “Başlama yine, birkaç gün geldik şuraya, tadını çıkar.” demişti. Peki Nazancığım ‘mış gibi’ yapmaya çalışayım senin için. Eğleniyormuş gibi. Herkes gibi…  İlk tatilimiz ya bu, çiçeğimiz burnumuzda. Hiç solmayacak gibi hoyratlığın bundan. Rolümü oynar çıkarım ben bu salondan Nazancığım ama şu vakitte biter rolüm diyemem. Gecenin sonunu karanlık bekler ama sahne ışıl ışılken düşmez akıllara.

Eğlenmeyi değil belki ama dinlenmeyi başardığım birkaç günün sonunda otelin Fransız restoranında akşam yemeğine indiğimizde, kapıdan girerken Nazan sendeledi, son anda engel olabildim düşmesine. Kırılan, ayağındaki İtalyan ayakkabının topuğu muydu, bulunduğumuz yöredeki en büyük fay hattı mı, şimdi bile düşünürken ayırdına varamıyorum. Saatlerce söylendiği o akşamın sonunda odamıza kapanmış, açlıktan karnımın gurultusunu dinlemiştim uyuyana dek. Çocukken insanı kahkahaya boğan ne varsa, yetişkinlerin hepsini birer birer yokettiğini ve her şeyi ciddiye almanın sevimsizliğini böyle zamanlarda öğrendim. Bir bayram günü akraba ziyaretine giderken,  eli kolu hediyelik lokum kutularıyla dolu olan annem bir yandan da kardeşimle benim ellerimizi bir daha hiç bırakmamacasına kavramış, köstebek yuvasına dönmüş yollarda adeta sekerek sürüklüyordu bizi. Kadıncağız heves etmiş, topu topu yılda iki bayram ayağına geçirebildiği topuklularıyla belediyenin kazıp kazıp bıraktığı çukurlara düşmemeye çalışırken bir mazgala takılıp topuğu kırılmış, bizden çok kendisi gülmüştü bu duruma. Şimdiyse aç ve gergin girdiğim yatakta bunları düşünerek uyumayı bekliyordum.

Aradan geçen sekiz yıla; hayatı ertelememize vesile olacak şekilde krediler çekerek sahip olduğumuz bir ev, iki araba, adına evlilik denen sosyolojik statü, gülmeyi unutan iki çehre, bolca suskunluk sığdırdık.

İlk yıllarda olduğu gibi planlı programlı gidip otele tıkıldığımız tatillerin yerini apansız ve plansız yolculuklar almıştı. Nasıl olsa hepsi aynı kapıya çıkıyor. Plansız olursa daha heyecanlı olacak bizim için, sözde! O sabah uyanıp gözlerinde yine uzakları görünce “Gidelim” dedim, “iki gün uzaklaşalım.”. Çantalarımıza üç beş parça kıyafet koyup, yinelene yinelene ezberlenmiş tüm evden çıkış biçimlerini resmederek yola koyulmuştuk.  Yine de kafamın içinde sağlamasını yapmıştım her şeyin. Prizde takılı şarj cihazı bırakmamış, çöpü çıkarmış, kediye iki gün yetecek kadar mama koyup kumunu temizlemiş, çıkarken kapıyı iki kez kilitlemiştim.

Sekiz yıldır mahalledeki benzin istasyonunda çalışan Nedim “Bülent abi 100 liralık mı yine?” deyince “Yok Nedim fulle sen depoyu, n’olur n’olmaz” dedim. Bir tuhaf baktı yüzüme.

“Gömü mü buldun abi?” dedi şaşkınlığı geçince.  “Bu emektar ilk kez tıka basa doygun çıkacak yola.” diyerek kahkahayı bastı.

“Yok be oğlum, şehir içi yakıtı değil bu defa;  haftasonu kafa dinlemeye gidiyorum, nerde karnım acıkırsa orada kontağı kapatıp konaklayacağım.”

“İyi düşünmüşsün abi, insan bazen uzaklaşıp yalnız kalmak istiyor.” dedi nedense. Ben kafamın içinde hep yalnızdım gerçi ama Nedim bunu nerden bilsin. Kimse bilmezken…

Nazan böyle seyahatlerde gözünü yoldan ayırmaz; bir an yandaki manzaraya ya da bana dönüp baksa gözleriyle çizdiği yol çizgileri birdenbire son bulup, arabalar hizalarını, gidecekleri yönü şaşırarak yoldan çıkacakmışçasına sorumluluk duyar; öylesine ciddiye alırdı her şeyi. Ben de seyahat esnasında hiç konuşmamasını buna bağlardım kendimce.

Yol boyunca türkü dinledim. Nazan nefret eder türkülerden. Suratı düşer hemen. Sert müzikler sever o gençliğinden beri. Eskiden insanların bakışlarını kaçırdığı karanlık tipli arkadaşları da vardı dinlediği müziklere benzeyen ama şimdi soft rock mıdır nedir, daha yumuşak tercihleri var sanırım.Yani arşivinde görüyorum bazen yoksa beraber dinlediğimizden değil.  Bir bayram annesine ziyarete giderken ben yine türkü cd’lerimden birini çalmaya kalkışınca elimden kaptığı gibi ikiye ayırdı cd’yi ve  yola fırlattı. İlk kez böyle kontrolsüz görüyordum onu ama benden çok kendisiydi buna şaşıran.  Aramızdaki çözülme böyle mi başlamıştı yoksa daha öncesinden, ilk andan itibaren damlayan her bir farklılığın aşındırdığı sarp bir kaya mıydı ilişkimiz. Bir yerde farkına varmış mıydık bu açmazın yoksa en başından beri o kadar farkındaydık ki göz ardı ederek kendi kendine yokolmasını mı umuyorduk, bilmiyorum.

Bir taraftan bunları düşünürken aniden aklıma yıllar önce o mevkiden geçerken gözüme ilişen bir pansiyon geldi; anımsamaya çalışırken adresini, pansiyona döneceğim sapağı kaçırmamak için tüm dikkatimi yola verdim. “Bir yerin ne kadar göç aldığını öğrenmek istiyorsan adres soracaksın” derdi rahmetli babam. “Ne alakası var?” dercesine yüzüne boş boş bakmış olmalıyım ki söylediği şeyin gizemini katmerleyecek tezini  sürdürdü. “Şimdilerde bir  yörenin sakininden çok göçmenleri bilir aradığın yeri, gör bak” dedi. Ve üç yüz metre ötemizdeki  oteli sordu yanımızdan geçenlere, beraberinde de nereli olduklarını. Evet haklı çıkmıştı, ezelden beri orada yaşayan insanlar birkaç sokak ötedeki  binayı bilmiyor ama birkaç yıldır orada bulunanlar net olarak tarif ediyordu.  “Nasıl olur baba, çok yakınlarındaki bir yeri sordun hâlbuki” dedim.  “Kabuğundan burnunu çıkarmadan yaşarsan değil üç yüz metre öteyi, burnunun ucunu bile göremezsin” demişti. Ardından da göç, adaptasyon vs üzerine uzun bir vaaz vermişti. Şimdi yine acıkmaya başladığımı duyumsayınca, pansiyonu bulmaya çalışırken anımsadım pederin sözlerini.  Ben böyle adres meseleleriyle cebelleşirken Nazan yol çizgilerini kendi haline bırakarak hasır çantasından ojesini çıkarıp önce ayak tırnaklarını boyardı büyük bir hünerle. Ardından el tırnaklarına geçtiğinde otobandan çıkmış şehir trafiğine karışmış olurdum. Uzun yolda hep yapardı bunu. Ojeden de, uzun tırnaktan da böyle bir durumda tiksinmeye başladım sanırım.  Hele bir de şehir  trafiğinde kırmızı ışıkta durup diğer araçların sürücülerinin sırıtmalarına aldırmadan dudaklarını büzerek ruj sürmesi  yok mu!

Kafamın içinde adresle makyaj arasında kendime bir çıkar yol bulmaya çalışırken nerden çıktığını anlamadığım boz bir köpek arabanın önüne fırladı. Frene asıldım ama hayvanın canını yakmama engel olamadı bu refleksim. Hemen sağa çekip fırladım arabadan ama köpek falan yoktu ortalıkta. Eminim önüme fırladığına, frene asılsam da hayvana çarptığıma! Sonra babamın bana söylendiğine “Acemisin daha, bu kadar hızlı gidilir mi” diye saatlerce azar işittiğime…

Bu köpek mevzusunu düşüne düşüne aradığım pansiyonu bulup, resepsiyondaki gözlüklü kadının şüpheli bakışları karşısında tedirginlik duyarak bir an önce dinlenmek istediğimi söyledim. “Tek kişilik odalarımdan biri boşalmak üzere, sizi o sırada öğle yemeğine alalım beyefendi” dedi. “Biz çift kişilik bir oda istiyoruz” deyince tek kaşı havada asılı kaldı gözlüklü kadının ve balkonuna bahçedeki asmanın yaslandığı deniz manzaralı, beklediğimden daha şık bir odaya çıkardı bizi.

İki gün boyunca hiç konuşmadan, huzuru istiflemeye gayret ettim.  Özel bir çabaya gerek duymadım bunun için çünkü biz konuşmadan birlikte yaşama konusunda yüksek ihtisas yapmışçasına başarılıydık. Zamanla sohbetlerimiz azalmış “yemekte ne var” gibi günlük konuşmalarla işimizi görmeye başlamıştık. Giderek “günaydın” ve “iyi geceler” de silinince dilimizden, aramızdaki suskunluk çoğalmıştı. Birbirine teğet geçmeden aynı evi paylaşan dünyanın en saygılı yalnızlarıydık.  Bunları düşünerek ne kadar huzur depolanır bilmem ama iki günü böyle düşüncelerle bitirip yola çıktığımda aklımda hâlâ boz renkli köpek vardı. Gözlerim hep onu aradı yol çizgilerinin arasında. Eve ulaşıp arabayı park ederken bile tekerlerde kan lekesi veya yapışıp kalmış bir parça tüy var mı diye son bir kez bakarken buldum kendimi.  Tam o sırada Esat da çöpleri çıkarıyordu, kapıyı tuttu gireceğimi düşünerek. “Zahmet etme Esat” dedim elimdeki sigarayı gösterip. İşini bitirip döndüğünde gözlerim hâlâ lastiklerde, köpekten miras bir göçük var mı diye kaportada geziniyordu. “Hayırdır Bülent Bey, kaza falan yapmadınız inşallah?” dedi. “Haa yok, ben öyle, çizik falan var gibi geldi de” diye bir şeyler geveledim. Bu defa valizi alıp eve çıkarmak istedi. Hafif olduğunu söyleyerek yardımını geri çevirdim. Bu oyalanmalar dikkat çekmeye başlayınca, çaresiz eve yöneldim.

Asansör beşinci katta durduğunda ertesi sabah ofiste yapacaklarımı düşünüyordum.  Anahtarı çevirir çevirmez açıldı kapı! Ürperdim önce. Kapıyı iki kez kilitlemeden çıkmazdık. Hırsız mı yoksa? Adımımı atıp eşikten görünen salona baktığımda Nazan’ı her zamanki koltuğuna gömülüp, kitabını okurken uyuyakalmış halde buldum.  Sessizce kapattım kapıyı. Yatak odasına yürüdüm. “İyi geceler Nazan” dedim, içimden…

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz