Ana Sayfa Zamansız O An Anlatı Şairim

Şairim

İki yakalı şehrin herhangi bir şehir hatları vapurunda oturuyorum. Şairim, ötesi terk edilmiş bir şair… Dalgalar vapuru, gözyaşlarım beni yıkıyor; utanmasam hıçkıracağım. Utanıyorum. Kirpiklerime tutunsam bir gemi zincirine tutunmuş gibi avuçlarım acıyacak. Bırakıyorum.

Ömrüme, ilkelinden modernine dek bir sürü duygu biriktirmişim. Zihnimin kalburunda; hepsini birbirine çarpa çarpa, kasnağına vura vura elemişim. Elimde kalan son ‘tane’ye, sevmek demişim. Bilirim kendimi; birden sever, çabuk alışır, ansızın özler ve apansız terk ederim. İçlerinden bir tek ‘sevme’de kendimi beğenirim. Benim kitabımda sevmenin karşılığı anın telaşına heba edilmeyen duygular, zamandan yalnız sevdiğin ile kaçmaya meyledilen arzular olarak tarif edilir.

Kim bilir hangi kalbe değip geçen bir nazar,

O kalbi nişan alıp saplanan bir hançer,

Bir atımlık ucu ateş en yakıcı ok gibi,

Bir dudağa konup göçen bir göçebe kuş gibi severim.

İşte yine konup dönüp bir var bir yok demeden,

Dille, tenle, gözle değil özde hiç vazgeçmeden,

Tek mevsim var o da sanki ilkbahar gibi.

İşte öyle sevmiştim…

Yüzümü yalayan rüzgâr mı, dalga mı, martı mı yoksa çiçekli fularım mı bilmiyorum. Elimdeki ince belli bardağı neredeyse kıracak kadar sıktığımı o an fark ediyorum. Çayın sıcağından yanan ellerimin, ayrılığın acısına kanamış sol yanımın kızarıklığına dalıp gidiyor, başımı kaldırınca denizi, kızıl bir maziye doğru akarken buluyorum. Ayrılığın acısı ne sası bir hâl! Acı bir tat bırakıyor, dahası, yaşamaktan soğutuyor. Etrafım, insan kalabalığı. Başları öne eğik.

Ben de gömüyorum başımı yüreğime. Kendim gibisini görmemiş “Ben de buyum!” demeye çekinmiştim yıllar yılı. Mum ışığında çubuklu bir kukla ile söz savaşına girmiş yorgun bir hayali gibi soluk soluğayım şu zamanda. Oysa mum sönmüş, çubuk kırılmış, söz bitmiş, perde yıkılmış. Viran olmuş etraf; bir def sesiyle oyunun bittiğini anlayan ben, yine darmadumanım. Vapur düdüğü ile kendime gelmiş olsam da düştüğüm kör, susuz kuyudan bir türlü çıkamayan ben… Acıyor bir yanım. Tutunamıyorum. Neydi benim bir hayalden diğerine balıklama dalışım? Sonra oradan kaçarcasına uzaklaşıp gerçeğe varmak için çabalayışım…

Kalktım. Tahta tabanlı vapurun ucuna doğru yürüdüm. Derin bir iz ile ilerliyordu denizin üstünden üstünden. Yak dedim, dedim kavur… Çaldım tek tek kapısını kemikten bir geçide sıralanmış kuytularımın. Ardını çiğ bildiğim tüm atar ve toplardamar uçlarımın keskin dönemeçlerini dolaştım, kan revan. Yanmak için geceleri sahil boylarında tutuşan çıraların başlarına varmadım. Kavrulayım diye, uçsuz bucaksız gökle arasına çizgi çekmede mahir, dalgaları ile kayalıkları yalayan deryaya vardım. Yak dedim, dedim kavur… Denizi bir yudumda içtim de ne ondan geriye bir eser ne kendimden bir avuç kül bıraktım.

Seyyar satıcı telaşlı, elinde kalan son ceviz kıracağını avazı çıktığı kadar bağırarak methediyor. Kırgınım. Şehir hatları çalışanı hızlı, halatı hayata bağlıyor. Bağsızım. Köprüyü atan bir diğeri umarsız, tahtanın üzerinden diğer tarafa geçmek için nerdeyse birbirini ezecek insanlara nasırlı elini uzatıyor. Batıyor nasırı. Beni, çay ocağında, bir sonraki sefer için ocağa sürülen demliklerin fokurtusu ile ortalığı kaplayan keskin dem kokusu uğurluyor.

İndim. Aslında akşama kadar  bir vapurun içinde karşılıklı iki yaka arasında gidip gelebilir, bunu bir hayalden diğerine yolculuğa bahane edebilirdim. Öğrenciliğimden beri severdim vapurları. Yaz kış fark etmez önce dışarıya oturur, iyot kokusunu ciğerlerime doldurup martı çığlıklarına eşlik eder, köpüklerle bakışırdım. Birkaç şiirimin ilk dizesine özlemi, son sözcüğüne noktayı bu yolculuklarda koydum. Unutmuyorum. Gözlerimin daldığı uzaklar, tüten vapur dumanı gibi zihnimi dumanlandırırdı. Üşüyünce içeriye geçer bir koltuğa ilişir “Can yelekleri koltukların altındadır” yazısı ile selamlaşırdım. Can yeleği, bir boğulma anının kurtarıcısı. Peki, ya karadaki can çekişlerimiz? Ayaklarımızdan bir girdabın içine çekilip sonra tüm bedenimizin nefessiz kaldığı vurgunlarımız?

Sevmek demiştim, hem de kolay ve birden sevmek, demek ki boğulmayı kendim istemiştim. Hayat bir denizse sevmek, o denize çivileme atlamakmış. Kurtarılamamak için ceplerime doldurduğum taşlar meğer sevgi kırıntılarıymış. Can yeleği sadece koltuğun altında kalan, faydasız bir kandırmacaymış. Bir yolculuğu daha ona ihtiyaç duymadan tamamlamıştım. Gerçekte can yeleğine muhtaçtım. Denizde yalnız bir vapur, hayatta yalnız bir insan… Denizde arsız dalgalar, hayatta gözyaşlarım var… Denizde tek gök rengi; hayatta kir, pas içinde tonlar… Denizden çok, yeleksiz hayatta can veren var.

“Can yeleği koltuğun altında dursun yine,

Bir vapur kıyıya vursun yine,

Yine şehir, yine telaş, yine can acıtan insanlar…

Yine bana bir düş gerek, yeni bir ben olmak demek

Pek severim o şarkıyı: Kendime yeni bir ben gerek.”

Aklıma gelen bu sıralı sözcüklere o an bir ezgi uydurup cep telefonumun ses kaydına bastım.

Biraz üzgün, biraz bezgin, biraz vedalardan zengin hâlde, sahilde yürümeye başladım. Ayrılırken kokusunu doya doya çekmiştim içime. Soğuktan sızlayan burnumun direğine ne oluyorsa şimdi!.. “Güya apansız terk ederdim, bu yalanı kendime kim bilir kaç kere söylemiştim.”  Tahta bir banka oturup kalın halatlara, denizci düğümlerine, yanıma yaklaşan kedinin uzamış bıyıklarına, ellerinde sigaraları tüten bir iki kayıkçıya baktım. Bayatlamış ekmekleri denize doğru fırlatan lokanta çırağı kolunu zor kurtarırken martı gagalarından, dilim dolaştı. Heyecanlı iki martı bir parça ekmek için dalaştı. Her canlının iyi kötü elbet vardı bir ruhu. İnsan denen mahluğun da ruhundadır fırtınası. Deniz mavi, hayat siyah; gerçek fani düşler sonsuz. İnsan kalabalıklarda dahi ıssız olur da bir limandan diğerine doğru yolu bulmak için aranmaz mı? Fırtınasız, az dalgalı bir kıyı için dolanmaz mı ben gibi?  Bir benmişim aşk acısı çeken sanki koskoca yuvarlağın üstünde. “Terk edildin işte aptal! Kendini bir halt sanıp büyük laflarının altında ezildin. Hâlâ şiir, şarkı ve düş… Düş yakamdan sersem!”

Yürüdüm. İskelenin karşısında yanan kırmızı ışıkta durup geriye akan saniyeleri içimden saydım. Zaman, yağmur sonrası coşkun akan deli bir ırmak ve bildiğim en tesirli yara bandı. Hep artırma, eksiltme ya da kaçma, kovalama… Hayat koca bir çocuk oyunu. Yakalandım. Karşıya geçtim. Geldiğim deniz aşırı tarafa dönüp baktım.

Az evvel yaktığım sigarayı yarı beline kadar içmiş rüzgâr. Külünü savurdum gelişigüzel, dağıldı. Bozgun yedim. Dudağıma götürdüm kalan yarısını; önce dumanını içime çektim, sonra kavrulan yerlerimin yangınını o dumana katıp üst perdeden bir of çektim. Üfledim…

“Sevmek hata, söylemek de can acıtan bir gerçek

Bir söz vardı hatırladım, dur bakalım ne diyordu:

“Bu an için mutlu ol, bu an senin hayatın”*

Bir şarkı tutturuyor, naifçe söylüyordum

Ufacık bir taş görüp bir tekme sallıyordum

Sevmek belki hataydı, ben hayat buluyordum

Yine yine bıkmadan küsmeden seviyordum

Herkes ters yolda iken ben yolumda yürüyor,

Kimse ne der demeden içime bakıyordum.”

Şiir benle dalgasını geçiyordu. Şehrin gürültülü hâlleri; mutedil kıyılar arayan gönlüme biraz hoyrat geliyor, o an gözüme bir çocuk çarpıyordu. Ne olacak dünyanın bu değişmez düzeni? Katlanılmak, sevilmek, yıkılmak isteniyor; hiçbiri bir diğerine nokta taviz vermiyordu. İşte yine bir hayal gerçekle bozuluyor. Yine bir şarkı müziksiz çalınıyor, bir masal prensessiz kalıyor, bir kralın tacını korsanlar kaçırıyor. Kral, korsan ve prenses bir gemiye binip çocukların hayaline süzülüyordu. Kimi o hayal ile bir sıcaklık duyuyor, o kibritçi kız gibi ısınıp gidiyordu. Açtığı avucunda dünyaları taşıyor, söylediği sözlerle bir dua ediyordu. “Keşke ben de o günlere, çocukluğa dönseydim.” dedim. Yürüyorum, yanımda o da benle geliyor; yüzümü, beni ve kalbimi görüyordu. Ah bir bilsen çocuk, büyümek hiç bitmiyor; bu dünya hızla dönüp her şeyi peşi sıra sürüklüyor. Tam “büyüdüm” derken acı bir dersle ikmale kalıyordun. Bir şekerci çubuğa tatlı pamuk sarıyor; bir anda kuru çubuk, şeker pembe oluyor. Ona bir tane alıp kenara çekiliyorum. O yiyor ben de ona bakıp gülümsüyorum. O an ara sokaklar bir yerde buluşuyor, bir şehir sanki benle onunla konuşuyor. Öyle ki ruhu diri bir şair yanımıza gelip de bize şiir söylüyor;

“Ah be çocuk sen şimdi şekerden bala döndün

Durma hep düş kur sende dünyayı böyle döndür

Düşlerinde bir insan hep çocukça kalıyor

Büyüklere uzaktan hep dalgayla bakıyor

Bugün beni bir vapur bu kıyıya taşıyor

Kendime bir yeni ben, dilim bunu söylüyor

Hayallerim denizler, toprak, zaman aşıyor

Bir çocukla birlikte bir an dünya duruyor.

O çocuk, ben bir çocuk, dört taraf bir serüven.

O anda bir prenses şu karşıki köşeden bize doğru geliyor

Onu bir ben, bir çocuk, bir de şair görüyor…”

*Ömer Hayyam

Önceki İçerikAçık Hava Sineması
Sonraki İçerikRedakte Edilmiş İlk Dino Yazısı
Yasemin Onat
Yaşadığım süre boyunca öğrenme telaşıma ortak, öğretmen bir anne ve babadan 1977 yılında Ankara’da doğdum. Bana ve aileme Anadolu’nun misafirperverliğini tattıran kasaba ve şehir okullarında tamamladığım öğrencilik yıllarımı İzmir’de okuduğum Hukuk Fakültesi ile tamamladım. Ve hep yazdım, hep anlattım. Kimi vakit gerçekleri kimi vakit kurmacaları hikayeleştirmekten tadına doyulmaz bir zevk aldım. Savunma yaparken ve yazarken kuralarla, yaşamı ve varoluşumun cilvelerini savunup kâğıda dökerken hayal gücüm ve çekmecelerimde biriken anılar ile yol aldım. Bir vakit geldi kimi ağırlıklardan vazgeçtiğim köşe başlarında, hafifleyerek yeni ve bilinmedik yollar ile tanıştım. Yazmanın büyülü dünyasında şimdi karşıma çıkan yeni istikamete doğru yürürken gür bir sesle “hoş buldum” diye sesleniyorum. Duyuyor musun?

1 Yorum

  1. Her cümlesinde yeni bir renk, her paragrafında yeni bir köşe, her yazısında yeni bir dünya olabilmektir sanatçı olmak. Sanatın her bakımdan kıskaçlandığı çağımızda güçlü anlatıların ortaya çıkması olası değil, derken yazılarınla yanılttın beni. İyi ettin. Edebiyat sanatı özgün öykülemelerin ve öykülerinle soluk alıyor. Sanata can verdiğinin bilincini ve de mutluluğunu yaşamak hakkındır. Sanatsal solukların kesilmesin. Başarı çiçeklerin solmasın.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz