Röportaj

Salih Aydemir İle Röportaj

“Şair Evrensel Hakikatin Peşinde Olandır…”

Şiir üzerine ciddi kafa yoran ve yazdığı kitaplarla da bunu taçlandıran Şair-Yazar Salih Aydemir; okuyucuyla buluşan yeni kitabında (Retorik ve Şiir), retoriğin serüvenini gündeme taşımak istiyor.  Retoriğin şiirle olan ilişkisini güncellemek isteyen S. Aydemir; kitabı hazırlamasındaki amacını da üniversitelerde ‘retorik kürsüleri’nin açılmasına dikkat çekmek olduğunu söylüyor.

Şair-Yazar Salih AYDEMİR’in “Retorik ve Şiir” isimli kitabı (İnceleme),  İmleç Yayınları’ndan çıktı. İyi okumalar.

HAZIRLAYAN: Metin Aydın (biblohayat@hotmail.com )

-“Retorik ve Şiir” isimli kitabınla neyi ortaya koymaya çalıştın?

Bilgi teorisinden ziyade keşif hali demek isterim. Şiir ve Retorik (tersinden okuma) gücün değil asıl gücül olan şiirindir. Retorik şairin duyarlılığıdır; buna inandım. Ayrıca üzüldüğüm tek nokta, bu coğrafyamızda hiçbir üniversitede “retorik kürsüsü” olmayışı… Aslında biraz da dikkat çekmek amaçlı bu çalışmam. Saygın Hocam Çiğdem Dürüşken Antik çağ ve Roma’da bu çalışmayı yaptı. Ancak ülkemiz üniversiteleri bu konuda sessiz kaldı. Bu çalışmamın amacı; şiirimizin her kürsüde “retorik kürsüsü” dâhilinde ele alınması için dikkat çekmekti. Umarım kamu ya da özel üniversitelerde -ki her alan için geçerlidir önemsenmesi- ve “retorik” kürsülerinin kurulmasıdır. Retorik şiire dair; logos, ethos ve pathos ağırlıklı şiirden yana alanı olmalı. Güzel konuşma ve yazma sanatına dair olmadığı bilinmeli… Çünkü dil düşündürür…  Çünkü şiir esneklik değil aldatma hiç değil… Şair evrensel hakikatin peşinde olandır.

-Kitapta da vurguladığın gibi; mealen, şairin evrensel hakikatlere yükselme çabası ile ne anlatmak istiyorsun?

Öncelikle gerçek ve hakikat arasındaki ayrımı dillendirmek isterim. Gerçek nesnel varoluşu, hakikat ise bu nesnel varoluşun zihnimizdeki öznel yansımasını dile getirir. Hakikat, gerçeğin kendisi değil, yansımasıdır ve düşünce ile nesnesi arasındaki uygunluğu dile getirir. Örnek verecek olursak: Bahçemizde bir ağaç görürüz, bu nesnel gerçekliktir; bu ağaç bilincimize yansır, bahçemizdeki ağaca uygun olarak doğru yansıdığı ölçüde hakikattir. Ne var ki bu yansı tıpa tıp uygun olmaz. Yaklaşıktır, bundan ötürü de görelidir. Ama bu ağacı zihnimizde keyfimize göre biçimlendiremeyiz ve onu tıpa tıp aslına uygun olmasa da az çok doğadaki biçimiyle yansıtırız, demek ki öznel olan hakikatimizde nesnel olan bir yan da vardır. Hakikatimiz aslında nesnel olan bir şeyden yansıdığı için öznel deriz. Hakikat, onu görmek, seyretmek için bakıldığı anda oluşan, görülen bir görüntüdür. Dolayısıyla her bakan gözün bakma, görme, hissetme, algılama biçimleri vardır. Ve bu bakma, görme, hissetme, algılama biçimleri dilde kelimelerle anlatılır/yansıtılır. Sözlü kültürün yaşandığı dönemlerde şairler hakikatin efendileriydiler, şiir de bilincin, ruhun temeliydi. Şairler şiirle vicdanın sesini topluma/bireye duyururken, toplumun/bireyin içinde yaşadığı dünyaya dair bilinç ve duygu kazanmasına da hizmet ediyordu. O yüzden sözlü kültürün hâkim olduğu geleneksel toplumlarda şairler aynı zamanda düşünürlerdi. Kadim dünyada filozofların, şairlerden hakikatin efendiliğini almalarını sağlayan olay, yazılı kültürün gittikçe etkili hale gelmesiydi. Şair de insan olduğuna göre aklının, duygunun, ruhunun, hislerinin her zaman hakikati bilmesi mümkün değil. Yanılan ve yanılsaması mümkün bir varlıktır. Şairin evrensel hakikate yükselebilmesindeki kasıt, görüş mesafesi ve görüş derinliğini aklı, duyguları, içselliği, deneyimi, birikimi ve dil zenginliği ile ne kadar doğru bir orantı kurmasıyla ilgili. Evrensel hakikat, değişime, gelişime kapalı olamaz. Her çağın kendine özgü kültürel ve sosyal şartları sosyolojik yapısı vardır. Dolayısıyla her çağın şartlarına göre değişen gerçekliği anlayarak, izleyerek takip etmelidir şair… Geçmiş, şimdi ve gelecek olanı anlayan, bilen ve sezen şairler evrensel hakikate yaklaşan insanlardır.

-Güzel söz söyleme deyince aklımıza Divan Edebiyat(çılar)ı gelir.  Retorik açısından onları değerlendirebilir misin?

Divan Edebiyatı, yaklaşık 1200’ler gibi oluşum döneminde iki edebiyatın etkisi altında kalmıştır. Bunlardan ilki Arap Edebiyatı, ikincisi Fars Edebiyatıdır. Retorik(belagat) açısından etkisinde kaldığı Arap ve Fars Edebiyatlarında retoriğe kısaca değinmek isterim.Arap Edebiyatında belagat’ın (retorik) tarihi gelişim seyri İslamiyet öncesi dönemden başlar ve Sekkaki’nin bu ilme klasik şeklini vermesine kadar devam eder.İslamiyet’ten önce temelleri atılan belagat, Kur’an-ı Kerim’in indiği dönemden, Hicri sekizinci yüzyıla kadar büyük bir gelişme kaydeder. Belagat Arap Edebiyatında birkaç evre geçirir. Bu birkaç evrenin başında Kur’an-ın indirildiği dönem esas alır.İslamiyet’ten önce yaklaşık bir asırlık süreyi kapsayan Cahiliye dönemi edebi yönden ileri bir düzeydedir.Kabileler halinde yaşayan Arap toplumunda, bir kabilenin diğerine karşı üstünlük kurmasının şartlarından biri iyi bir şair ve ya hatibe sahip olmasıydı. Şair veya hatibi olmayan bir kabile ünlenemez ve bölgede söz sahibi olamazdı. Cahiliye Döneminde kılıç savaşlarından daha çok şiir ve kasidelerle karşı karşıya gelinerek sözlü savaşlar yapılıyordu.Dönemin hatip ve ya şair olan belagatçıları akıllarına gelen ilk düşünceyi hemen benimsemezler, önce onu zihin süzgecinden geçirir nitelikli hale getirirlerdi. Hitabette ise, seçici konuşmaya özen gösterirlerdi. Cahiliye şairlerinin bazıları şiirlerini hemen tamamlamazlar, uzun süre şiire son şeklini vermek için üzerinde kafa yorarlar ve ondan sonra şiirlerine son noktayı koyarlardı. Bu sebeple bu şiirler çeşitli isimler alırlardı. Bu dönem genç şairler şiirlerini hakemlerin olduğu panayırlarda sunarlardı. Herhangi bir kuralı ya da metodu olmaksızın, özellikle dil alanında yazılan kitaplarda, şiir, arada söylenen söz, küçük küçük notlar şeklinde yer almaktaydı. Kur’an-ın inişiyle belagat(retorik) adından tam anlamıyla bahsettirecek, kuralları oluşmaya başlamış ve tüm bu süreçten sonra ilim olarak yerini almaktadır. Hicri 4. Ve 8. Yüzyıllar arasında belagat artık kelam, tefsir ya da dilbilgisi çalışmalarında yer almaz. Daha bağımsız kendi başına ilim dalı olarak etkisini göstermiştir. Hicri 13. Yüzyıldan günümüze kadar olan dönem belagat çalışmalarının modern dönemi olarak görülmüştür. Müslümanların Avrupa ile temaslarının olduğu ve bir takım yeniliklerin, arayışların yaşandığı bir dönemdir aynı zamanda. Bu dönem çalışmaları ya klasik tarzda ya da modern tarzda arayışını sürdürmüştür. İbn Haldun, bu dönemi coğrafi bölgeleri göz önüne alarak bir tasnif yapmıştır. Bu tansife göre: Kelam-Felsefe(Meşarika)Ekolü: Şekilden çok öze ve anlama önem verirler. Edebi örnekleri azdır. Bu ekolü benimseyen âlimlerin Aristo etkisinde kaldığı düşünülmektedir. a-Edebi(Arap ve Bülega) Ekol: Şairler ve yazarların meydana getirdikleri ekoldür. Üslupları sade ve anlaşılırdır. Edebi örnekleri fazladır bu ekolün. b-Bediiler(Megaribe) Ekolü: Megaribe teriminin İbn Haldun tarafından kullanıldığı düşünülmektedir. Anlama daha çok önem veren Horasan ve Maveraü’nNehr bölgesi âlimlerine “Meşarika”; Manadan daha çok lafızların süsüne önem veren Endülüs ve K. Afrika âlimlerine ise “Megaribe” adını vermiştir İbn Haldun.

-Fars Edebiyatında durum nasıldı?

Fars Edebiyatı oldukça zengin ve köklü bir geçmişe sahiptir. Fars Edebiyatının teori kısmı zayıftır. Şairler bir şekilde belagat’ın bazı kurallarını şiirlerinde uygulasa da bu uygulamalarda tam bir bilinçten söz etmek zordur. Hint-Avrupa dillerinden olan Farsça, belagat için Arapça’nın taşıdığı niteliklere sahip değildir. Bu yüzden İran şairleri Arap belagatını model alarak eserler vermiştir. Tanzimattan önceki belagat üzerine çalışmalar olmasına rağmen bu çalışmalar Arapça yazılan eserlerdir. Tanzimatla beraber belagat anlayışı iki yönlü gitmiştir. İlki klasik retorik, ikincisi batı retoriği etkiside… Divan Edebiyatın modern dönemi olarak kabul edilen(yaklaşık 1800 ve sonrası) batı tarzıyla buluşma yaşamıştır.  Divan Edebiyatı sorunuz anlamında retorikle iç içe olduğu dönemde Arap Edebiyatı etkisinde kalmış ve Divan Edebiyatının modern döneminden sonra batı retoriğinin etkisi altına girmiştir.

-“Onun ağzı para etmiyor.” ifadesi, dilin retorik aracılığıyla nesneleştirilerek değişebilirlik piyasasına sürüldüğü ve dolayısıyla öznelliğinden düşürülüp hadım edilerek ruhsuzlaştırıldığı fikrine katılır mısın, neden?

Retoriğin tarihsel süreçlerine baktığımızda dilin retorik aracılığıyla nesneleştirilerek değişebilirlik piyasasına sürüldüğü ve öznelliğinden arındırılarak ruhsuzlaştığı görülür. Çünkü retorikte dilin kullanım alanları birçok sistemlerde kurumlarda durumun, olgunun ya da kişi veya kişilerin konumuna göre içi boşaltılmıştır. Bu bakış dilin kullanımında özellikle insan eylemi ile hareket arasında radikal bir ayrım yapmaz. Konuşma/söz ve yazı gibi dil pratiklerinin retoriksel bir eylem olarak anlam inşasındaki aracılık işlevi dikkate alınmaz. Kenneth Burke’nin sembolik eylem kuramı çerçevesinde, konuşma/söz ve yazı gibi dil pratiklerinin sembolik/retoriksel bir eylem olarak anlam inşasındaki aracılık işlevini görmek gerekir. Sembolik eylem kuramı insan eylemi ile hareket arasında radikal bir ayrım yapar. Eylem, dil oyunları şeklinde ortaya konulan dil pratiklerini durum tanımlaması yoluyla anlam vermek, bu anlamlar temelinde amaç, araç ve sonuçlarını gözeterek karşı dil pratikleri sergilemektir. Eylem, insanın sembolize etme yeteneğini olanaklı kılan söz dağarcığı üzerinden ortaya konulan davranış örüntüleridir. Hareket, dışsal uyarıcılara pasif tepki göstermeyi anlatan bir edimdir. Sembolik eylem kuramı, insanı sembol kullanma yetisine sahip bir varlık olarak tanımlar. İnsan; sembolik düşünür, yorumlar ve eylem gerçekleştirir. Soyutlama, kavramlaştırma ve canlandırma yoluyla dış dünya ile soyut bağlantılar kurar, kendini ve evreni zihninde sembolik olarak canlandırır, zihnindeki kavramlar, terimler ve sembollerle algı içeriklerine anlam verir. Bu yaklaşıma göre semboller, anlamlandırma araçları olarak gerçekliğin tanımlanması ve inşasında çok önemli bir işlev üstlenirler. Sembol, bir deneyim örüntüsüne ilişkin dilsel karşılık olarak tanımlanır. Sembol, insanın toplumsal dünyaya uyum sağlamasını olanaklı kılan, toplumsal eylemlerini şekillendiren bir intibak kalıbı, durum tanımlama aracı ya da sosyal ilişki kurma mekanizmasıdır. Öte yandan semboller; aydınlatma ve gizleme, konuşturma ve susturma, aleniyet kazandırma ve sır saklama aracı olarak bir bilmecedir. Sembolik eylem kuramına göre dil; insanı nesnel gerçeğe götüren, tarafsız, saydam bir yansıtma aracı olmaktan çok, sembolik bir eylem biçimidir. Dil; yakınma, korku, minnettarlık gibi tutumların sergilenmesine, toplumsal işbirliği ve yarışma süreçlerinde buyruk ve isteklerin dile getirilmesine aracılık eden bir öğüt ve teşvik aracıdır. Dil, tasarladığımız ve algıladığımız hakikati inşa eder. Bu inşa, insanın dil kullanma gücü ile bağlantılı olan sembolleştirme yeteneği sayesinde gerçekleşir. Dilin sembolik bir eylem biçimi olması, insanın önce algı içeriklerini tanımlaması, sonra dil aracılığıyla zihninde temsil etmesi, en son aşamada soyut düşünme, tasarlama ve kurgulama edimlerini gerçekleştirmesinin sonucudur. Dil, aynı zamanda retoriksel bir eylem biçimidir. Çünkü bütün sembolik eylemler, kendilerine özgü bir retorik içinden sergilenirler. Burke’ye göre sembolik eylemlerin barındırdığı retorik, önce özdeşlik oluşturmalı sonra ikna etmeye çalışmalıdır. Sembolik eylemlerin retoriği dramatizasyon adı verilen eylem, sahne, aktör, araç ve amaç’tan oluşan beş aşamalı bir çözümleme yöntemiyle okunur. Kenneth Burke’nin sembolik eylem kuramı ve retoriksel çözümleme yöntemi siyaset bilimi, edebiyat, psikoloji, sosyoloji ve iletişim bilimlerinde çok geniş bir kullanım alanı bulmaktadır. Burke’nin yaklaşımı ve çözümleme yöntemi; gündelik hayatın sahnelerinde sürekli dil oyunları sergileyen gazeteci, politikacı, yargıç, savcı, avukat, din adamı, hükümet, muhalefet gibi toplumsal aktörlerin sembolik eylemlerini belirleyen güdülerini anlamak ve çözümlemek açısından çok yararlı olacaktır.

-“Retoriğin panzehiri yine Retoriktir.” diyor Michel Meyer. Ne dersin; retorik bir zehir midir?

Platon’un sofistleri mahkûm etmesi retorik tarihinde belirleyicidir. Kimi zaman propaganda, kimi zaman kandırma ve aldatma olgusuyla ilişkilendirilen retorik, o dönemden beri aklın söylem ve düşüncelerle manipüle edilmesine indirgenmiştir çoğu zaman. Oysa felsefe mağara tutsakları gibi özgürlüğe kavuşturur bu söylem ve düşünceleri. Retorik, belirgin çizgilerle ve belirgin bir tanımlamayla donatılmış olsaydı bu olumsuzlukların getirdiği handikabı aşabilirdi, ama genellikle Platon’un etkisinde kalan Aristoteles aracılığı bile gerçekleşememiştir. Aristoteles retoriği ciddiye almış ve soylu nitelikler yüklemiştir. Retorik bilimin zorunlu ters yüzüdür ona göre… Retorik, bir olumsuzluk olabilir ama gerekli bir olumsuzluk üstelik yaptırmaktan çok bildiren bir köprüdür. Siyasetten hukuk ve çelişkinin savunmalarına, edebi söylemden gündelik yaşam anlatısına kadar söylem ve iletişim retorikten ayrı değildir. Bu, tuzak olmakla birlikte, kuralları ve gizemi bulma olanaklarını da verir. Platon’dan bakarsak; “retoriğin panzehiri retoriktir.” paradokstur… Aristoteles’ten bakarsak “retoriğin en güçlü panzeriri retoriğin kendisidir.” Yani sanat’ın en güçlü zehiri sanat’tır…

-Bu inceleme kitabındaki sana ait düşünceler nerede peki? Teşekkürler…

Retorik ve şiir üzerine bir kitap yazmaya niyetlendiğimde ne türden olursa olsun (alanla ilgili ya da dolaylı) her bölümünü kopyalamaya zorunlu olduğumu düşündüğüm tek bir model almadım. Konuyla ilgili eser veren olabildiğince -ulaşabildiğimce- birçok yazarı bir araya getirdikten sonra yaptığım çalışmaya uygun görünen öğretilerin her birini seçip ayırdım ve böylece değişik düşüncelerden kitabıma uygun düşünceleri derledim… Sevgili Metin, ayırdığın zamana eğiliyorum…

*** *** ***

Salih AYDEMİR: 1967’de doğdu. 9 Eylül Üniversitesi İşletme Bölümü’nü bitirdi. T.B.M.M’de danışmanlık yaptı. İşsizler Derneği Genel Başkanlığı’nı yürüttü. 2000 yılına kadar çeşitli şiir dergilerinin yayın süreçlerinde yer aldı. 2000 yılından beri Öteki-Siz Dergisi’ni çıkartıyor. 2007-2011 yılları arasında Uluslararası(UNESCO) Türkiye PEN Yazarlar Derneği Denetleme Kurulu Üyeliğini ve Barış Komitesi başkanlığını yürüttü. Anadolu Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü öğrencisi ve hiçiste.com edebiyat, kültür ve sanat sitesinin editörü. İstanbul’da öğretmenlik yapıyor.

Şiirleri, İngilizce, Fransızca, Almanca, Çince, Kürtçe, Rusça ve İtalyanca dillerine çevrilmiştir.

Kitapları: (H)içlenmeler (Şiirsel Denemeler) (İlgi Yayınevi, 2000) , Meriç Hanım (Şiir) (Öteki-Siz Yayınevi, 2002), Hüzünlü Isırgan (Şiir) (Şiirden Yayınları, 2007) , Akıntılar (Deneme) (Babil Yayınları, 2009), Dilbendi (Şiir) (Şiirden Yayınları, 2009) , Gölge Göçü (Şiir) (Şiirden Yayınları, 2014) , Kırık İğne (Şiir) (Noktürn Yayınları, 2015) , Sessizliğin Laneti (Şiir) (Artshop Yayınları, 2017), Akıl Ayazı (Şiir) (Etikus Yayınları, 2005, Kaos Çocuk Parkı, 2018) , Araz (Şiir) (Kaos Çocuk Parkı, 2018). dilayazı (İmleç Kitap, 2019, şiir), kurşun kalemden notlar (İmleç Kitap, 2019, şiirsel değiniler), sevgilim sevgili (İmleç Kitap, 2020, deneme), retorik ve şiir (İmleç Kitap, 2020, inceleme)

Yazar: Metin Aydın

Metin Aydın 1971 yılında Mardin’in Kızıltepe ilçesinde dünyaya geldi. Dicle Üniversitesi’nden mezun olan yazarın, 1990 yılından bu yana çeşitli gazete ve dergilerde yazı ve şiirleri yayımlanmaktadır. Birçok yazar, şair ve sanatçıyla röportajlar yaptı. YAYINLANAN KİTAPLAR -BİBLO HAYAT (Deneme) (Birinci Basım, 2010, Babil Yayınları.) -üryan (Şiir) (Birinci Basım, 2016, Lethe Yayıncılık.) -BİSTURİ - Huzursuz Metinler (Deneme) (Birinci Basım, 2018, Kaos Çocuk Parkı Yayınları) -hercümerç - minimal metinler (aforizmalar) (Birinci Basım, 2019, İMLEÇ KİTAP)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir