Ana Sayfa Edebiyat Deneme Soyulan Sözcükler (1)

Soyulan Sözcükler (1)

SEVİNÇ: Unutup da ara sıra karşılaştığımız, bazen uzaktan selamlaştığımız bazen de -o kısacık anlarda bile olsa- ayakta hasret gidermeye çalıştığımız duygumuzun göklerinde görünüp kayarak kaybolan yıldızdan bir duygu… Şu hayatta hala protokolsüz sevinen varsa bence değerini bilmelidir. Ne demek, gülen bir gökyüzü olup ışık olmayı tatmak, ama eriye eriye… Duygular evreninde yaşın gölgesi olmaksızın sevincin gövdesinde –görünmek- yaşamak…

MAL-MÜLK: Midemizin ihtiyacıyla ruhumuzu dövmek gibi geliyor bana. Kendine ve doğaya yabancılaşma. Hele bir yaştan sonra bunu alışkanlık haline getirip mideyi yerinden alıp çıtasını yükselterek gözlerimizin merkezine yerleştiririz. Artık bütün kişisel değerlerlerimizi ya da değmezlerimizi -tabi ortada bir değer kalmışsa-bunun üzerinde belirler ve yaşarız. En “zenginimiz” en gri hayatı yaşarken, daha renkli ve canlı yaşayanlarımız da bu uzaktan görünmeyen hayata oynar; belli bir mal-mülk edinip “kendi”-ni kaybedene kadar.  Ya normal bir yaşam için… Ya geç kalmışız ya da sınırı geçmişizdir. Sınırı geçenlere en güzel reçete zannedersem çocukça bir paylaşım; sade ve heyecan duyarak; tabi kalmışsa böyle bir yönümüz.

DERE: Doğanın yaşam damarları. Hayatın aktığı bölge… Gel gör ki insan evladının yaşadığı birçok bölgede dere dediğimiz ya atık su ya da çöpler aklımıza gelir ki bu da doğayı görmeksizin temiz bir hayatı pek de yaşayamayacağımızı gösterir bize. Evet, kuru ya da kurumuş dereler de var ama bir dere, yatağında huzurlu ve sağlıklı akmadıkça yaşamımız da bir o kadar sağlıksız akacak gibi…

ÇOCUK: Gerçi Dostoyevski çocuklar için ‘mutluluktur’ demişti. O yüzyıla kadar çocukların duygularını yaşayacakları belli doğal ortamlar vardı ya şimdi? Önü bentlerle kesilen bir nehir ne kadar kendini gerçekleştirebilir ki bir çocuk kent alanlarındaki şu tadımlık ama pek de sağlıklı olmayan yerlerde çocukluğunu yaşayabilir mi; diğer ifadeyle mutluluk kendini gerçekleştirebilir mi?

AKŞAM: Bir gündüz canlısı olarak insanın barınağına dönme vakti; diğer bir tabirle kişinin kendi duygularına çekilme demi. Duştan düşe giden yolda akşam vardır.

TOPRAK: Cümle canlıların bilinen hayata veda ettikten sonra doğanın esprisiyle yaşama yeniden yataklık etmesi; yanlış ve doğrunun üzerinde bütün zamirlerden ve isimlerden azade olarak hayatın biricik rahmi olur; hem de derinleştikçe ısınan bir rahim. Acaba yeniden diriltilmek için mi toprağın rahmine atılırız. Ya Hindistan’da yakılıp suya atılanlarımız…

Galiba insan versiyonuna göre öldüğümüzde ilk etapta doğanın eliyle yeniden yazılır, çizilir ve seslendiriliriz; ancak bambaşka bir karışım ve yapıyla…

YEMEK: Bazılarımız karnımızı doyurmak bazılarımız da açlığımızı hatırlamak için yemek yeriz. Ya yemek bulamayanlara ne demeli. Eğer hala ekmeksiz kalıyorsa birimiz, yemekte israf ediyordur insan yanımız.

BAĞIRMAK: Yenilginin yüksek telden ilanı. Varoluşun aksine görünürlüğün en yüksek tepesinden en derin yerine can çekişe çekişe atlamak. Kendini beğenmenin kendisiz hali. Kendinden başka her şeyi görme, üstelik sorudan muaf bir sorun olarak… Kendinden kaçmanın mahali; ama sisli ama puslu.

MÜTEVAZİLİK: Bizde korkaklık ve pısırıklıkla bilinip etiketlenirken, gelişmiş toplumlarda, kişiliklerde ve dünyada kibarlık ve ince duygularla eşdeğerde tutulur. Sahiden kendini gerçekleştirmenin eşiğinde bir insan, mütevazi olma dışında bir şansa sahip olabilir mi? Mütevazilik biraz da kendi gerçekliğini asgari düzeyde de olsa görme ve yaşama hali değil mi? Buradaki gerçeklikten kasıt, bize dayatılan gri gerçeklik değil, bizim, hayallerimizle döllendirip renklendirdiğimiz gerçeklik.

ZAMAN: Anlamca çok katmanlı bir kelime. Çocukken dilimize bulaşan pek de anlam yükleyemediğiz. Gençken aşkın etrafında semah yaptırdığımız. Sağlıklıyken değerini bilmediğimiz en yakınımızdaki dost; hastayken üzerimize acı çektirmek için gelen. Her an ve koşula göre anlamı değişen ve değişken; farkında olma sözlüğünün bir sözcüğü, bir kavramı. Zaman kavramı, en çok, acıyla estetize edilmiş düşüncenin ülkesinde köklenir. Eğer burada düşünce çiçeklerini açmışsa felsefe, duygu çiçeklerini açmışsa şiir ortaya çıkar. Her halükarda estetize edilmiş bir acı, hayatın ve dünyanın neresinde olursa olsun sanat, hem de hayatı besleyen bir sanat olarak karşımıza çıkacaktır.

KUŞLAR: Neden kuşlar dedim, çünkü sayılamayacak kadar kuş türü var her ne kadar bazı türlerinin yok olmasına bazılarının da azalmasına yol açmış olsak bile. Yine de hatırı sayılır düzeyde kuş ve kuş türü mevcut şu hayat gezegeninde. Bilmiyorum ama kaz, ördek, tavuk ve hindi de birer kuştur zannedersem. Ama evcilleştirilmiş, ama büyük oranda kendi doğasında çıkarılmış; bir o kadar canlılığını ve güzelliğini yitirmiş canlılar bu son saydıklarım. Evet, özgürlükle anılır kuşlar genelde. Bazı kuş türlerini bile evcilleştirmede geri kalmayan insanın özgürlük anlayışında bir sorun ya da sorunlar olsa gerek… Sahiden evcil bir varlık ne kadar özgür olabilir ki? Bir kuş yabani olduğu kadar kuş; bir insan da duygu ve düşünceleri estetize edilmiş bir yabanilikten beslendiği kadar özgür galiba… Kuş türlerinin azalması, özgürlük türlerinin azalması anlamına gelebilir mi? Çünkü özgürlük biraz da saygı ve sağlığın olduğu bir dünyada kuşların kaygısız uçması ve bu canlı kareyi izleme zevkini yaşamak değil mi?

YAZI: Farkındalığa bir beden kazandırma. Evet, biz insanlar bir duygu ürünüyüz. Bizi döllendiren ve bize döl yatağı olan çiftler, zamanı delen bir duyguyla bedensel olarak varoluşumuza sebebiyet verirler. Bizim tohumumuz, neredeyse zamandan azade bir seyir ve şekilde atılır. İster buna aşk deyin ister tutku… Zamanla kendini keşfeden insan kendi duygularını ve düşüncelerini de keşfeder. Bu, onda farkında olma sürecini başlatır. Bu da beraberinde sanatı getirir. İşte yazı sanatı, sanki de insanın tanrı olma iddiasındaki ilk adımıdır. Yazı dünyamıza gireli doğaya hükmetmeye çalıştık. Duygularımızdan çok aklımızla bunu yaptık. Zannedersem burada bir sorun var, belki de birden çok. Her şeyden önce bir parça akılla doğanın bütün aklına hükmetmeye çalışıyoruz. Ayrıca doğa, bizim doğduğumuz parça annenin bütün hali; diğer ifadeyle baharda bize gülen, kışta da kendimize yetinmemizi öğreten bir annedir o. Böyle bir anneye hükmetmek için önce duygusuz sonra da çıldırmış olmak gerek. İşte yazı sanki de bu çıldırmanın ilk habercisi.

İHTİYAÇ: Modanın ürettiği ve onsuz yapabileceğimiz gelenekselleşmiş ihtiyaçlar ile özgün ihtiyaçlar. En güzel ihtiyaçlar, boşlukları artıranlardır zannedersem; duygu, düşünce ve bedensel hareketlerimiz için. Spor, dayanabileceğimiz yere kadar aç kalmak … Beş metelik bir mutluluk milyoner bir mutluluktan daha zengindir  zannedersem. Çünkü onun boşluklarını hayaller doldururken diğerinin …

RENKLER: Işığın karakteri, soluğu, rüyası… Diğer ifadeyle ışığın gülüşü ve gülümseyişi… Ana renkler onun gülüşü iken, ara renklerse gülümseyişi. Ara renklerin soluklandığı bir yaşamı tercih ederim; daha geçirgen ve kendilerini aşmışlıklarından olsa gerek. Ayrıca daha gölgesiz ve faniliğe yakın olacak kadar zamana karşı tok ve kaygısız. Kaderinin ışık göçü hikâyesinde saklı olduğu bilincinde.

ÖLÜM: Hayatın orgazmı.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz