Ana Sayfa Edebiyat Deneme SOYULAN SÖZCÜKLER – (II)

SOYULAN SÖZCÜKLER – (II)

ZARAFET
Zarafet dalgalıdır, bir yere sığmaz. Belki de özgürlüğün gövde kazanmış, göz zevkini de okşayan bir halidir, zarafet. Yerçekimi gibi onun da bir çekimi vardır. Araftaki bir hikâyeye, bir duyguya, bir yaşama çekim merkezi olacak bir coğrafya ya da ülke görevini görebilir. Zarafet, bir yaratım halidir desem, umarım kimse kızmaz.

ACELE
Kanımca her birimiz hızlı halimizin bir alt derecesinde davranırız, günlük yaşamda. Ondan değil midir ki bir işi daha hızlı yapayım derken ya bozar ya da karıştırırız. Kendimize darılmamak için de “şeytan”ı sanık sandalyesine oturturuz. Bir nevi gelenekselleşmiş bir iftira olan “Acele işe şeytan karışır” ile birilerini kollarız. Burada aslında kolladığımız özneden başkası değildir. Bu özne konumundaki kişi biz de olabiliriz.

SUÇ
Önce kelimelerle suç işleriz. Bu, kelimelerin diğer ifadeyle dilin suç malzemesi olduğu anlamına gelmez. Kast ettiğim, bizim zaman zaman da olsa ilk sesli suçu kelimelerle işlediğimizi anlatmak; hem de kelimeleri karanlığın gıdasıyla zehirleyerek nasıl da hastalıklı hale getirdiğimizi belirtmek. İç ve dış dünyamızdaki cehennemi bu kelimeleri tükete tükete oluşturur ve büyütürüz. Zamanla bu kelimelerin bizi nasıl zehirleye zehirleye inşa ettiklerini yaşayarak görürüz. Ancak ve ne yazık ki gördüğümüzde artık hayat treni düdüğünü çoktan çalmıştır. Galiba bize düşen, kelimeleri anlamlarıyla beraber bir altın külçesini eritir gibi eriterek yeniden yaşam sözlüğünü değiştirmek üzere felsefik bir esneklik ve derinlikle onu yeniden hazırlamaktır. Hayatımızdan anlam bekçiliğini çıkarmak istiyorsak, bunu yapabilmeliyiz. Zihnimizi esir alan anlamı dondurulmuş kelimeleri soymadıkça felsefeye kuşkuyla bakıp güvenli liman arama kaygısıyla gölgede üşüten bir ruhla hasta yaşamaya devam ederiz.

Bilinen ilk öğretmen ve aynı zamanda Çinli bir bilge olan Konfüçyüs’ün dile ilişkin şu sözü konuyu daha iyi aydınlatacak gibime geliyor:

“… Bir ülkenin yönetimini ele alsaydım, yapacağım ilk iş, hiç kuşkusuz dilini gözden geçirmek olurdu. Çünkü dil kusurlu ise, sözcükler düşünceyi iyi ifade edemez…”

Değişen ve gelişen dünyada dil daha çok yönetim aracına dönüşüyor gibi. Öyle ki yaşam kalitemiz dil kalitemizle at başı gidiyor kanımca.

Zannedersem bir varlığın duygularını, kaynağındaysa onurunu inciten bir şey suçtur. Ayrıca eğer körelmemişse vicdanımızı rahatsız eden sözün de dahil olduğu bütün davranışlar suçtur.
Deliler, dahiler ve çocuklarla beraber doğada her şey ‘kendi’dir; bunların dışındaki insanlar hariç. Belki de suç kendi olmama mahallesinde işlenir. Bu mahalle o kadar büyük ki… Aman Allah’ım!.. Kendi olanlar, bu hayat kentinde taşralı bile sayılmazlar.

Şu kelimeler belki de bize bir şeyler çağrıştırır: xwe-za, Xwe-da, xwe-nde, xwe-lî, xwe-st xwe-ş-î, ne-xwe-şî-n

Sosyal dilimizi aşarak içselliğimizi sorularla genişlettiğimizde bir nebze de olsa suçsuzluğumuzu çiçeklendirip özgürlük meyvesine durabiliriz. Özgürlüğümüzü şekillendirdiğimiz kadar da sorumluluklarımızı mecburiyetten kurtarıp isteğin bahçesinde yeşeren mutluluğa dönüştürebiliriz; yutan bir kara mutluluğa değil, kanatlandıran engin bir içsel mutluluğa…

SEVGİ
Özgürlük ormanının müziğidir, sevgi. Özgürlükten yoksun her eylemimiz, sevgi kefenine sarılmış bir davranıştan öteye geçemeyecektir. Belki tekrara düşeceğim ama deli, dahi ve çocuklar özgürdür, özgür oldukları kadar sevgi taşırlar; sevgileri kadar da özgürdürler. Ya bizler… İçimizdeki çocuğu besleyip ona kendi olma hakkını tanıdığımız kadardır sevgimiz, belki de özgürlüğümüz.

GERÇEK
‘Demokrasi sert zeminde çatlar’ demişti biri. Zannedersem sert zeminden kasttettiği gerçeğin kendisidir. Gerçeğin küresel yangınından beri ruh ve beden sağlığımız bozulmaya devam ediyor; vicdanın kutuplarındaki buz dağlarını iç sesimizi rahatsız ede ede erittik. Bu da içimizi geçiş mevsimlerini görmeyen yaz ve kış tezadına götürdü ve dönüştürdü. Belki de bundandır; sesimizin bir yanı üşürken bir yanı da yangın yeri hep. Gerilen bir gerçeğin bedeninde bir hayat nasıl rahat bir soluk alabilir ki sanat ve edebiyat olmadan?..

DİYALOGLAR
Diyaloglar da havalandırılmalı, mevsiminde budanarak seyreltilmeli ki her biri kendi kanını tazeleyebilsin; bu, onlara yeni soluk kazandırmanın yanında onları daha canlandırıp zenginleştirebilir de. Nedense her birimiz hayat hikâyemizin dilini ediniriz ve bu da konuşma biçimimizi şekillendirir. Diğer ifadeyle hikâyemizin diline mahkûm oluruz zamanla. Diyaloglar da bazen kısırlaşabildiği gibi hastalanabilir ya da zenginleşip kanatlanabilir de. İşte burada dilin işlenmişlik derecesi önem arz eder. Bir toplum gibi bir birey de kendi kullandığı dili işleyerek diyaloglarına incelik katabileceği gibi onu bir karakter sahibi de yapabilir. Bu durumda bazen yarattığımız dil, bizi yaratan diğer ifadeyle şekillendiren konuma geçebilir.

Dilimizi işledikçe iç sesimiz daha çok kalabalıklaşır. Bu ses zamanla kendine bir yatak bulur, akar; aktıkça farklı bölgelerden, iklimlerden, farklı kişi ve toplumların yaşadığı alanlardan geçer ki, bu ona hem bağışıklık kazandırır hem kendisinde nükseden mineral eksikliğini giderir. İşlenen ve zenginleşen bu ses, zamanla bir yatağın farklı kollarından beslenmesi gibi o da çoğullaşır. Bu durum, çoğul bakmayı sağladığı gibi empatiyi varoluşun engin göklerine kanatlandırabilir. Çoğul bakış açısı derinleşip kökleştikçe çoklu karakteri de doğurabilir. Ancak bu karakterler, bir müziğin sesindeki farklı notaların görevini görebilir. Şairden esinlenerek; her nota bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi müzikçesine yaşamalı.

Yüz haritamız, diyaloglarımızın vücut bulmuş coğrafyası değil mi?

Ses tonumuz, varoluş iklimimiz olsa gerek. Herkes belki de kendini tamamlayan sesi sever ve dinler.

Duygularımızı derinliğine işleyip seslendirdiğimiz kadardır, belki de canlılığımız.

Bazen duygu vadilerimizde kaybolabilmeliyiz, yoksa nasıl kendimizi bulabiliriz hem de yeniden.
Sesimiz bizim anlatıcımız değilse nedir. İstesek de örtemeyiz kendimizi eğer gerçekten yaşıyor isek ve bizim anlatıcımız olan bir dil kullanıyor isek. Evet, çoğu zaman dilimizle örteriz kendimizi, pek becermiyor isek de. Dil sanki giderek aksesuar görevini alıyor. Biz çoğu zaman dilin akıp geldiği kaynaktan çok, kulaklarımızı uyuşturan seslere, sözlere kulak asıyoruz, yüreğimiz acıyınca da o uyuşturan dilin ötesine-kaynağına-uzanamıyoruz ya da uzanmak istemiyoruz. Belki de anlama tembelliğimizdendir; kendimizi ve her şeyi.

Yağabiliyorsa sesler göksel yüreklerimizden,

Ve çiçeklenebiliyorsa duygular,

Anlam evrenimizde,

Hala bir parça bahardır hayat,

Dil bahçemizde.

Seslerdeki olay, benzeşme olayı, hayatta benzeşmeyle eşdeğer gidiyor gibi. Çok ilginçtir ki hitaplarda bazen uzatılan bir sesin eli, parçası olduğu anlam havzasını da efsunlaştırarak, bilinçaltımızdaki ilkel vahşiliğimizi harekete geçirebilir; özellikle soruların yeşermediği kıraç beyinlerde bu bazen iletişim yangınına yol açabilir ve bu yangınlar da tarihte görüldüğü gibi toplu kıyımlara yol açabilir. Bu durumda galip gelen ölümün dili olan sessizlik olur.

Dili varoluşsal köklerimizle buluşturursak belki o zaman doğayla aramızdaki perdeyi tüle çevirip mesafeyi delebiliriz. O zaman doğayla diyaloğumuz geçirgen olur ki yabancılaşma tortusunu da kırabiliriz.

1 Yorum

  1. Dilin ormanlarında çalı çırpı misali sebepsizce kurumaya yüz tutmuş sözcüklere bir can suyu vermişsin Hekim. Hem o kelimeleri hem de okuyanın zihnini besleyen üslubun ile anlamın akıcılığında yıkanmış yazın için teşekkürler…

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz