Ana Sayfa Edebiyat Öykü Sümbül

Sümbül

“Bu bakışlar bir gün içimi delip geçecek ama ne zaman…” derdim, onu uzaklara dalmış halde izlerken. Gün içinde çok ender de olsa, işini bitirip terasa oturduğunda gözlerini uzaklara diker, artık yarım asrı geride bırakmış çocukluğunun yolunu gözlercesine tek bir noktaya odaklanırdı. Öyle zamanlarda onun gözlerinden yola çıkıp, beyninin kıvrımlarında dolaşarak, hafızasının labirentlerinde onunla birlikte yol almak için neler vermezdim. Hüznünü, isyanını, umutsuzluğunu ardına büyük bir hünerle gizlediği, dünyanın en çocuk gözlerine sahipti. Ara sıra mahalle bakkalında karşılaştığımız zaman “iyi misin Saadet teyze?” diye sorduğumuzda; “iyiyim yavrum hamdolsun” derdi.

Aslında çok gürültülü bir mahalleydi  bizimki. Sabah akşam hiç sektirmeden birbirini tekrarlayan sebeplerle kavga eden karı kocalar, oyun oynarken ağız dalaşına giren çocuklar, en olmadık saatlerde kaderine ağlarcasına susturulamayan bebekler.. Hepsini kanıksamıştım ama içlerinden biri ciğerimi söküyordu. Gece gündüz demeden yan binadan gelen o davudi erkek sesinin buyurgan, öfkeli ve daima nefretle yükselen boz bulanık rengi, içimde koca koca orduları, kalabalık şehirleri ayaklandırırken, bu minicik kadının  o yarı felçli adama böylesine el pençe divan duruşunu aklım almazdı. Bu boyun eğişin tek nedeni, aldığı aile terbiyesinin gerektirdiği bir zorunluluk muydu bilinmez ama birkaç bayram ziyareti vesilesiyle tanıdığımız Cevdet amca, görüntü itibariyle kibar, hoş sohbet, son derece beyefendi ve asla yarı felçli bir hastadan beklenmeyecek kadar hayat doluydu. Onu masalsı bir bilgelikle resmeden okuma gözlüğüyle hayli sevimli bile denebilirdi. Gerek duyulduğunda özel kostümüne bürünen süper kahramanlar gibi, Cevdet amca da sadece yalnız kaldıklarında nefret maskesini takardı yüzüne.

“Lan” diye seslenirdi hep karısına. “Laaaaaan ilaçlarımı getir” , “duymuyor musun laaan, sigaram bitmiş.”  O küçük kadınınsa cevap verdiğini hiç duymadım. Ya korkudan susuyor  ya da yüreği ağzında küçük bir kuş gibi cevap veriyordu kim bilir..  Gizlerinin bağı çözülsün, ayakta duramayacak hale gelsin sırları ve artık anlatsın isterdim. İsyan etsin, ayağa kalksın yerlerde sürünen umudu! Ama yapmadı. Hiçbir zaman bize içini döküp, toplamamıza izin vermedi. Sanki iç sesini bile, görünmez bir düğmeye dokunup kapatmıştı da, kendiyle bile konuşmuyordu. Kimse bir şey bilmezdi onun hayatına dair.

“Anne” derdim bazen, “Saadet  Teyzenin anlatamadığı bir şey mi var acaba, insan hiç mi dert yanmaz kocasından yana!” “Karışma sen öyle şeylere, yüz yaşına da gelmiş olsalar karı-koca arasına girilmez” derdi. “Bok girilmez” derdim içimden; “ne yalnızlıklar, ne kavgalar, ne yabancılar giriyor da iki çift  çözüm arayan söz mü giremeyecek!”

Cevdet amca zordu. Yiyeceği karpuzun çekirdeklerini ayıklatan, sofrasında ekmeğini lokma lokma ve eşit büyüklükte kesilmiş olarak  görmek isteyen, üzümü salkımından tek tek ayıklatan, çayına bile şekerinin atılıp karıştırılmasını isteyen hastalıklı beklentileri vardı.  Yemeği ne çok sıcak, ne çok soğuk halde konacaktı önüne! Uygun sıcaklıkta olmadığı vakit  günün menüsünü, bir tek çivi çakılmasına müsaade etmediği duvarda sergileyecek şekilde isabet ettirirdi tabağı.

“Yapma” derdim içimden Saadet  teyzeye, yapma lanet olsun! Ama yapardı.  Yapardı  ve  her daim gülümsemeyi başarırdı.  Kocası öğle uykusuna yattığında ola ki sütçü, konu komşu ya da  yanlışlıkla zile basan biri olur diye kapı zilinin kablosunu kesmişti Saadet teyze. Horoz kovalardı kadıncağız, horoz! Yandaki avluya açılan bahçesinde küçük bir kümesi olan Zarife Hanım Teyzenin dört beş tavuğunun yanında bir de horozu vardı. Hayvan sanki kurulu saat gibi Cevdet amcanın uyuyacağı zamanı bekliyordu.  Pencerenin pervazına önceden toplayıp hazırladığı ufak çakıl taşlarından koyar, kocası uyuduğu vakit kabarmaya başlayıp ötmeye hazırlanan horozu uzaklaştırırdı. Ama yine de öfkelenecek bir sebep bulurdu yaşlı adam. Hani nerdeyse  “oturdun suç, kalktın suç, nefes aldın o bile suç”diyecek  şekilde bir yaratıcılıktı onunki! İnanamazdım, bağdaştıramazdım o beyefendi duruşla bu gaddarlığı.  Ta ki bir gün gözlerimle görene dek…

Ne olmuş nasıl olmuşsa yine öfkelenmişti Cevdet amca. Sesi yükseldi birden ama ne dediği işitilmiyordu. Önce çok önemsemedim, ders çalışmaya devam ettim. Ne de olsa insanoğlu alışmaya meyillidir.  Öfkeye, zalimliğe, nefrete bile. Hatta en kolay bunlara bunlara alışır insan. Duymaz olmuştum ben de zamanla. Ama bu defa farklıydı. Bağırma sesi kesilip düzenli olarak, güçlü bir şeyin sert bir cisme vurduğu an çıkardığı sesi işitmeye başladım. “Taaaak, taaak, taakkk!”

Dışarı çıkıp yan dairenin terasına baktığımda, gözlerim şimdiye kadar gördüğü tüm güzellikleri, renkleri, içimi açan nefis manzaraları unutmak  pahasına kapanmayı istedi. Gözkapaklarım çelikten birer hücre kapısıydı sanki. Görmek istemedim o sahneyi. Bedenim her yolu deniyordu bu şiddete karşı koymak  için. “Ne de olsa felçli, yarım bir insan” deyip acıdığımız adam, nasıl bir öfkeye kapılmıştı ki; evdeki keseri kaptığı gibi Saadet teyzenin üzerine yürümüş, kadıncağız da bir punduna getirip kendini odaya kilitlemişti. Adam keserle kapıyı kırsa  gerçekten amacına ulaşacak mıydı diye düşündükçe, onun yerine ben utanıyordum insanlığımdan.

Koşarak kapıya dayandık, açar açmaz yüzünde hiç bir şey olmamış gibi sevecen bir gülümsemeyle yine o beyefendi adam vardı karşımızda. Az önce izlediğim sahnenin başrolündeki keserin  ve şeytan yüzlü adamın yerinde yeller esiyordu.

Sokakta, okulda, sinemada, yüzlerindeki maskelerin aldatıcılığını kendilerinin bile kabul etmediği  ne çok sahtelikle birlikte yaşıyorduk. Bütün o gülümsemeler, lütfenler, kapı açmalar, önden buyrun çok rica edicemler, teşekkür etmeler vs hangi sahte duygunun kaçıncı boyutuydu kimbilir.  Kartvizitlerin, daha büyük metrekarelerde sürdürülen hayatların, daha fazla beygir gücüne, daha hızlısına, daha çoğuna, daha daha dahasına sahip olmak için sürdürülen deli bir savaşın galibi olmaya adanmış hayatların tezahürüydü belki de. Kitlesel olarak sergilenen devasa oyunlardaki rollerini layığıyla yerine getirenlerin, kendi çöplüklerinde sözgelimi çekirdek tebaalarına dünyanın kaç bucak olduğunu hatırlatma bilinciyle yapılan, kapı çaldığı an yine “beyefendicilik” oynamaya müsait bir maskeydi bahsettiğim.

“Hoşgeldiniz” dedi Cevdet amca kapıyı açtığında.

Hoşgeldiniz!

Aynı gün alışverişe çıktı Saadet teyze, bir kabusun içinde sürüklenmemişçesine huzurluydu sureti. Normalleştirmek; insanın aile içi ya da toplumsal alanda kendine yarattığı müebbet hapsinin başlıca nedeniydi. Saadet teyze de bu durumu normalleştirmişti.

Çocukları yoktu; olsaydı belki kurtarırlardı annelerini bu zulümden. Konuşurlardı babalarıyla. Ya da başka bir hayatın temelini atarlardı anneleriyle birlikte, kim bilir… Aslında hepsi boş laf. Kimsenin gücü yetmezdi buna. İnsan kendini kendinden kurtarmadıkça; ordular gelse ne fayda. Sahi kendini tüketmenin bir sonu var mıydı acaba? Tükete tükete yok olmanın mesela, eriyen balmumunu tekrar şekillendirircesine yaratabilir miydi insan kendini tüketip sil baştan..

Çocukları yoktu ama gözü gibi baktığı çiçekleri vardı Saadet teyzenin. Her sonbahar büyük bir titizlikle ektiği sümbül soğanları, Mart ayında büyüleyici güzellikte açar; evinin terasını mor, pembe ve beyaz sümbüllerle bezeli bir cennete çevirirdi.  Ama o bahar açacak bir sümbül yoktu yan dairenin terasında.

Ben umudumu hep yeşertecek bir  damla su bulmaya çalışırken, bir kış günü öldü Saadet teyze. “Kötü hastalık” dediler, sanki ismini zikredince dillerine bulaşıp onları da esir alacakmış gibi tiksinerek ve kısık sesle. Yaşarken gülümsemesinin önüne daima duvarlar ören  hayat; dilleri bağlı, gözleri kör, kulakları sağır bu çılgın kalabalığın tam ortasında bıraktı Saadet Teyze’yi.  İnsan böyle bir yalnızlıkla nasıl başedebilir?

Cenazeden 3 gün sonra yaşlı bir kadın geldi avluya. Çekingen, sorgular bakışlarıyla, aklında olana mekan yaratmaya çalışır bir hali vardı. Anladım hemen Saadet Teyze için geldiğini. Koşarak indim merdivenleri, eve buyur ettim kadını. “Adınız ne” dedim. “Sümbül” dedi. Biraz soluklandıktan sonra anlatmaya başladı:

“Saadet en küçüğümüzdü, 5 çocuğunun içinde onu ayrı tutardı babam. Hepimiz tarlaya, gündelik işlere giderken o evde kalır, yemek yapardı sadece. Başının tacıydı babamın. Bir sabah uyandığımızda Saadet  yoktu. Çerçiydi bu Cevdet denen adam, bizim oralara ayda yılda bir gelir öte beri satardı köy meydanında. Ama tertemizdi haa, öyle şalvarla gelen çerçilerden sanma. Kravatlı, takım elbiseli, mis gibi kokular süren, eli yüzü düzgün biriydi. Hangi ara konuşup anlaştılar bilmem. Kandırmış bu akılsızı. Kaçıp gitmek için sözleşmişler. Babam sabah uyanıp durumu anlar anlamaz sol yanını tutup devrildi döşeğe. Oracıkta verdi canını. Annem bir anda yaşlandı adeta. Bense hayatımı anneme, Saadet’in yakıp yıktığı evimizi sil baştan yaratmaya adadım. Bir daha da hiçbirimiz görmedik onu. Haberi gelirdi arada, uça uça gönlünü verip vardığı adam şeytanın tekiymiş diye. Çocukları da olmazmış, hem Cevdet denen herif kısırmış hem de bizim arsız döl tutmazmış, iki kere vermiş Allah cezalarını! Annem dayanamadı haber saldı, gönlü hoş değilse dönsün evine diyerek. Dönmedi. Kendi başını yedi Saadet. Tüm bunlara sebep olmanın diyetini ödedi  boz bulanık  bir hayatla.”

“Siz peki, evlenmediniz mi hiç?”

“Bir nişan geçti başımdan;  Cevdet’ti ismi”

1 Yorum

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz