Ana Sayfa Edebiyat Eleştiri Tanrı, Kral ve Köle

Tanrı, Kral ve Köle

Arka lastiklere takılan zincir, önümüzdekinden kaçalım derken diğer on sekiz bin beş yüz elli tanesinden birine girdiğimiz çukurları her ziyaret edişimizde metalik homurtular çıkarıyor. Braşov’dan ayrıldığımız sırada, nereden geldiği belirsiz bir taşla çatlayıveren ön camın üzerindeki kristal örümcek ağı da korkutucu bir hızla genişliyor. ’83 model mavi, “köpekbalığı” kaporta arabanın içindeki üç çift göz, yol kenarına sıralanmış hurdacıların o karmakarışık ıvır zıvır depolarına kutsal hazine sandığını arar gibi bakıyor. Şanslıysak bizim külüstüre tastamam uyan bir kutsal cam bulacak ve kristal örümcek ağından bir çırpıda kurtulacağız. Kutusuna girmemek için türlü kurnazlıklar planlamaktan yorgun düşen kedi Heloise, hiç umursamıyor oysa bu canhıraş çabayı. Sürücü koltuğundaki Stefanita’nın bacakları arasında uykuya dalmış; tüylerinin bir kılıç gibi dikleşmesinden, göz kapaklarının kıpırtısından anlıyorum, rüyasında T. S. Elliot’ı görüyor olmalı! Corina, bir Ursus ile Stella Artois’yı 90 derecelik açıyla kapak kapağa eğip bükerek maharetli ellerini organik bir açacak gibi kullanıyor. Karanlık, mavi arabayı siyaha boyarken felsefe taşı büyüklüğünde kar taneleri aralık camdan içeri uçuşuyor. Yer yer donmuş, içi kararmış Tuna Nehri bir tarafta,  Karpatlar’ın bilmem kaçıncı en yüksek tepesi diğer tarafta, kıstırılmış bir güzergâhta seyir halindeyiz. Neresine, nasıl tutunacağımı bilmediğim zamanı, belirsiz bir tarihe kadar oyalamam gereken o küçük Romen kentine karşı içten içe çaresiz bir öfke besliyorum. Kahverengimtrak karanlığın içinden usturupsuzca beliriveren silüeti ne kadar vahşi ne kadar iç bunaltıcı…

Tirgu Jiu’ya vardığımızda Stefanita, önce fabrikanın benim için kiraladığı evi bulmamız gerektiğini söylüyor. Elimizde yarım yamalak bir adres, ben boyna ‘soralım da soralım’ diye inliyorum mızmızca. Ama Stefanita asla arabadan inip birine yol sormaz, hatta misal yaya olsak bile durdurmaz kimseyi yol sormak için. Yanında her daim taşıdığı, cildi paralanmış Romanya haritasını çıkarır, karelajların içinde şehirlerin, kasabaların, caddelerin, sokakların numaralarını, adlarını arar bulur, hem de eliyle koymuş gibi. Yine aynı şeyi yapıyor; buğulanmış camı içeriden eldiveni ile siliyor, kafasını uzatıp dışarıyı kolaçan ediyor, “İşte şurası Constantin Brancusi Üniversitesi, senin adresle aynı cadde üzerindeler. Numarayı bulduk mu işimiz bitti bil.”, diyor. “Kimdir bu Brancusi? Sizin yıldızlı generallerden mi?”, diye soruyorum cahilce. Corina ve Stefanita arkaya eğilip şaşkınlıkla yüzüme bakıyorlar. Bu ismi daha önce duymamış olmam bir kabahat, büyük bir gafmış gibi cıkcıklıyorlar. Pot üstüne pot kırıyorum, “General değil mi yani? O halde kesin cimnastikçidir!”. “Brancusi’u tanımamana inanamam,” diyor Stefanita, “Haydi sana bir ipucu: Hani Romanya’dan kalkıp Fransa’ya kadar taban tepmiş bir adam vardı… Hatırladın mı şimdi?”. Ama tık yok bende, isabetli bir atış yapmış olmak için bir süre düşünüyorum sonra son şansımı kullanıyorum: “İlk lastik pabucu keşfedip test eden adam mı?”


Resim 1: Constantin Brâncuși

Bu tatsız genel kültür sınavında fena halde çuvallamış olarak yeni evimin kapısına varıyoruz. Üç katlı, hantal bloğun giriş katında, perdeleri sıkı sıkıya örtük bir daire. Çantalar, kedi, boş bira şişeleri, çikolata paketleri, araba anahtarı ve bileğe geçirilmiş saç tokası yanımızda olduğu halde kapıyı çalıyoruz. Kapıyı bir adam açıyor. Evin sahibi uzun adam ile rotasyona uğradık; ben bu sevimsiz kente gelirken o da benim Bacau’daki güzelim evime yerleşecek. Anahtarları, şirket telefonlarını ve şirket hesaplarını değiştirme faslı bitince zorlama bir nezaketle vedalaşıyoruz. Kedi, kıyı köşe koklayıp evi tanımaya çalışırken ben de çekmeceleri açıyor, raflara bakıyor, mutfak lavabosunun biçimsizliğine sövüyorum. Romanya’da kiralanan evlerin çoğu eşyası ile birlikte tutulduğundan, her ev yeni bir hazine avı gibi. Hem çok sık ev değiştiriyorsanız, bu av daha da heyecanlı bir hal alıyor. Mesela evlerin tamamında birer kütüphane var ve raflardaki kitaplar neredeyse birbirinin aynı; her evin içinde Böyle Buyurdu Zerdüşt, Karamazov Kardeşler ile Beyaz Geceler yan yana duruyor; Ionesco’nun Gergedan’ı Çehov’un Vişne Bahçesi’ni talan ediyor… Romanya’da komünist parti döneminin mirası bu kitaplıklar. Sadece kitaplar değil ünlü, ünsüz pek çok Romen sanatçının eserlerinin replikleri de hemen her evde vitrinleri, duvarları süslüyor.

Resim 2: Tirgu Jiu şehir merkezinden bir görünüm.

Taşınma faslı bittikten, çalışmayan termasifonun kronik arızası anlaşılıp su ısıtmak için evdeki makarna tencereleri ocağa konulup altları fayrap edildikten sonra Tirgu Jiu’yu keşfe çıkmak kaçınılmaz oldu. Bir taraftan da beni rezil-i rüsvan eden Brancusi efendinin kimin nesi olduğunu soruşturmak geçiyordu içimden. İki yıl boyunca bir şehirden ötekine taşınıp durmaktan, Romenlerin alışkanlıklarına dair bazı gözlemlerim da olmuştu elbet; mesela yaşadığınız şehir hakkında bir şeyler öğrenmek istiyorsanız ve hava da dışarıda oturulabilecek kadar ısınmışsa (Mesela kışın –5 derece civarındaysa) mutlaka yolunuzu şehir parkına düşürmelisiniz. Hemen her parkta, sabit satranç masaları vardır ve ikindi saatlerinde çoğu emeklilerden oluşan satranç oyuncuları kendilerine yeni rakipler ararlar. İşte onlardan birinin karşısına oturursanız, Mamaliga tarifi de dâhil, bilmek istediğiniz her bilgiyi size büyük bir memnuniyetle anlatırlar. Brancusi hakkında edindiğim bilgilerin hemen hemen tümü, güneşli bir ikindi saatinde Tirgu Jiu parkında satranç oynadığım emekli bir sigara fabrikası işçisi tarafından bahşedilmiştir.

Resim 3: Constantin Brancusi’un doğduğu Hobitza Köyü’ndeki evin bahçe kapısı.

Resim 4: Constantin Brancusi’un doğduğu Hobitza Köyü’ndeki ev.

Bay ESFİ (Emekli Sigara Fabrikası İşçisi), Tirgu Jiu’nun bir komünü olan Pestiani civarındaki Hobitza köyünde doğruduğunu söyledi Constantin Brancusi’un. Tıpkı kendisinin de bir zamanlar yaptığı gibi, Brancusi’un da çocukluğunda koyunların, kazların peşinden gittiğini, ama Bay ESFİ Tuna Nehri’nde balık kovalayıp haytalık ederken Brancusi’un keskisiyle ağaçları, dalları yontarak vakit geçirdiğini söyledi. Sonra elini kaldırıp parkın girişindeki taş yontuyu gösterdi. “İşte”, dedi, “buraya gelirken altından geçtiğin o kapılar her gün, her dakika, her an birbirleriyle öpüşmektedir. Brancusi’un tüm yapıtlarında daimi ve sonsuz olan bir şey vardır. Taştan Öpücük heykelini gördün mü? Erkek ile kadın, sanki birbirlerinden hiç ayrılmayacakmış, tutkuları hiç tükenmeyecekmiş, hiç yaşlanmayacaklar, hiç ölmeyecekler gibi sarmaş dolaştırlar. Erkeğin dudağı tüm erkeklerin, kadınınki de tüm kadınların dudağıdır sanki. Onların kolları sana ve bana aynı anda sarılabilir; sana ve bana şimdiye kadar sarılmış kollar ve şimdiden sonra sarılacak kollar da onlardır! Dünyayı kuşatan, hep orada olan ama hiç var olmayan meridyen ve paralelleri bilir misin? Öpücük heykelinin çevresi de onlarla kuşatılmıştır. Boşuna arama, görünmezdir onlar da. Varoluşun erkek ve dişisini sarmalayan çemberlerin fotoğrafı çekilebilmiş midir uzaydan? Elbette, hayır. İşte bu yüzden, Öpücük’ün çevresindeki meridyenleri, paralelleri de seçemez göz, ama orada olmadıklarını kim söyleyecek?”

Resim 5: Tirgu Jiu şehir parkındaki Öpüşen Kapılar

Resim 6: Constantin Brancusi; Öpücük (1907-1908)

Hayretle Bay ESFİ’yi dinliyordum. Söylediklerinin beni meraklandırdığını anlamış olacak, oyunda göstere göstere hile yapmakta bir sakınca görmedi; rok yaparken şahı ve kaleyi işine geldiği gibi yerleştiriverdi tahtanın üzerine. Oyunu bahane edip Bay ESFİ’den malumat toplamak gibi hiç de centilmen olmayan bir yöntem seçmiş olduğumdan, görmezden geldim onun bu masum hilesini. Zaten 10 dakika sonra oyunu bitirmiş, beni yenmişti. Parkta bir yürüyüş yapıp sonra da tavernada kahve içmeyi teklif etti. İçinde soba yanan tavernaya gitmemiz şartıyla teklifini kabul ettim. Kalktık, daha yirmi, yirmi beş adım atmamıştık ki durduk. Yürüyüş yaptığımız patika, bir taş masanın çevresinde daire oluşturmuş taştan taburelerin durduğu küçük bir açıklıkla kesilmişti. Tirgu Jiu Belediyesi’nin bu orantısız masayı ve çok rahatsız görünen taş tabureleri böyle usturupsuzca yerleştirişine söylenerek verip veriştirdim. Bay ESFİ çok güldü. Sonra elini dudaklarına kapatarak fısıldadı: “Sizi Sukûnet’e davet edebilir miyim bayan?” Taş taburelerin arasından geçerek kendine bir yer beğendi. Eliyle işaret ederek yanındaki tabureye çağırdı beni de. “Aslında burada oturduğumuz sürece sussak daha anlamlı olacaktır. Ama önce Brancusi’a saygılarımızı sunalım, daha sonra Sukûnet Masası’nın ritüelini yerine getiririz. Hiç, ‘şey’lere verdiğimiz isimlerin onların zihinlerimizdeki algılarını tamamen değiştirebileceğini düşündün mü? Şimdi, belediye tarafından uluorta ve özensizce konduğunu düşündüğün bu taş ‘zımbırtı’nın bir adı olduğunu öğrendin. Hem de oldukça fiyakalı bir ad… Gözlerinin önünde, daha birkaç dakika önce gördüğün taş tabureler, masa şekil değiştirmiyor mu? Ona verilen ismin zihnindeki algısı, onları yeni biçimlerde tekrar tekrar yontmuyor mu? Söze dökemeyeceğin, ama zihninin içinde canlanan yüzlerce farklı forma dönüşmüyorlar mı? Sadece biçim değiştirmekle kalmayıp sana sayısız hikâye vaad etmiyorlar mı? Unutma! Sadece vaad ettiklerini yerine getirebilen bir sanat sonsuza kadar var olur; sadece vaad etme cesareti olan bir sanatçı evrensel olmayı hak eder. En basit olanla en karmaşık olan arasında gözden kaçan fark buradadır: Tanrı gibi yaratmayı bilmeden kral gibi yönetmeye talip olan sanatçı isimlerin altında ezilir; adların karmaşasında kendine yeni bir ad vermeye çalışırken bir de bakmışsın kendi adını unutuvermiş!”

Resim 7: Constantin Brancusi; Masa Tacerii (Sükûnet Masası/Sofrası)

 “Bir şarkı vardı hatırlar mısın? Bir İspanyol sanatçının bitmemiş eseri ile aynı adı taşıyordu: ‘Yolun bizi nereye görüreceğini kim bilebilir? Olsa olsa bir aptal söyleyebilir bunu.’ Şehrin diğer ucunda, gökyüzüne doğru dikilmiş, bir işaret parmağı gibi yukarıyı gösteren Sütun’u gördün değil mi? Tam yanında durup Sütun’un sonunu görmek için başını kaldırdığında ucunu görmene olanak yok. Sanki bu sütun bulutları, göğü delip bu dünyanın dışana, evrene ve evrenin doğurmakta olduğu bebek evrenlere doğru uzanmak istiyor. O Sütun’un ucunu görebildiğini söyleyenlere aldırma, yolun sonunu gördüğünü iddia edebilen aptal’dan haberdar değildir onlar!”

Resim 8: Constantin Brancusi; Infinite Column (Sonsuzluk Sütunu)

Resim 9: Constantin Brancusi; Infinite Column (Sonsuzluk Sütunu) yapım aşaması.

Bay ESFİ, havanın iyice kararmış ve soğumakta olduğunu bahane ederek orta yerinde soba yanan tavernaya gidip kahve içme fikrinden cayıverdi. Ama bu konuda da, aynen satranç masasının başında yaptığı gibi hileye başvurduğunu sanıyorum. Onun için özene bezene verdiğim ad, hayal ettiğim yaşlı eşlikçimin zihninde yepyeni biçimlere bürünmüş olmalıydı. Benim Bay ESFİ’m artık hiç de benim değildi. Düşünü kurduğum bu adam, ona verdiğim bir isim ile cisimlenmiş, şimdi de cisimleşmiş isminin zihnine vaat ettiği anıların peşinden gitmeye hevesleniyordu. Bense, o olmadan Brancusi’u Bay ESFİ’nin değil de yazarın ağzından anlatmayı hiç de heyecan verici bulmuyordum. Bir gözlemci, hiçbir zaman hayali bir anlatıcı kadar ilgi çekici olmuyor. Bunu ben mi söylüyorum; yoksa Bay ESFİ satranç masasından, içinde soba yanan tavernadan ve kahveden ibaret kaderinden sıvışmak için beni mi kullanıyor, doğrusu kararsızım. Her iki durumda da, yazı burada bitiyor

 ***

“Her iki durumda da yazı burada bitiyor”, hileli bir bitiriş! Düşlediği anlatıcının, onu hayal ettiği zihninden bağımsız olarak da var olabileceğini fark eden yazar, sözümona bir bitirişle hem makaleyi hem de benim varoluşumu sonlandırabileceğini sanıyor. Oysa son yazdığı cümleyi noktalamayı unutmuş! Şimdi ben, eğer istersem, yazıyı sonsuza kadar uzatabilirim. Ama artık düşleyeninden bağımsız bir anlatıcı isem, bu makale ile daha fazla vakit harcamamın ne mânası olacak? Peki, kendi hikâyemi anlatmaya başlasam benim yazdıklarımı da yayınlayacaklar mı? Ama önce kendime bir anlatıcı bulmam gerekecek. Bir gözlemci, hiçbir zaman hayali bir anlatıcı kadar ilgi çekici değildir. Bunu ben mi söylüyorum, yoksa yazar satranç masasından, içinde soba yanan tavernadan ve kahveden ibaret kaderime razı olayım diye yine bir numara mı çeviriyor, doğrusu kararsızım. Her iki durumda da, yazı burada bitiyor

Bay ESFİ

Önceki İçerikMatbaa Günlüğü
Sonraki İçerikÇember
Seda Cebeci
1974 yılında Bursa'da doğdu. İlköğrenimini Gemlik’te, orta öğrenimini Bursa Kız Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Klasik Arkeoloji Bölümü’nden mezun olan Seda Cebeci, üniversite yıllarından başlayarak Cumhuriyet Kitap, Dünya Kitap, Hürriyet Online, Varlık, Sombahar, Düşler, Atika, Siyahi ve Monakl dergileri için edebiyat-sanat eleştiri, deneme ve şiir türlerinde yazılar kaleme aldı. Şiir türünde olan ilk kitabı Okaliptüs-Yeşim Ağacı, 1993 yılında yayımlandı. 1996 yılında, Varlık Yayınları tarafından düzenlenen “Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri” kapsamında, “Ölüm” isimli şiir dosyası ile “Dikkate Değer Genç Şair Ödülü”nü kazandı. Gazeteci-yazar Adnan Gerger ile birlikte kaleme aldığı ikinci kitabı Şimdi Gözlerini Kapa, postmodern deneme tarzında yazılmıştır. 1995 yılından bu yana çeşitli yayın kuruluşları ve firmalarda editörlük, yayın yönetmenliği ve proje yöneticiliği görevlerinde bulunmuştur. Yapıtları Şiir: Okaliptüs-Yeşim Ağacı (1993) Deneme: Şimdi Gözlerini Kapa (2001, Adnan Gerger ile birlikte)

1 Yorum

  1. İvmesi yüksek yazılardan oluşmuş bir dergi… Yazıları okudukça sanatçının özgünlüğünü hatta biraz mı, epey mi desem, aykırılığını gördüm. Evet, sanatçı aykırı adamdır. Herkesin söylediğini söyleyenin sanatçı olamayacağını gördüm, anladım. Cesur yazılar da var. Olmalıydı. Cesur ve aykırı olmayandan sanatçı olamaz. Dergi adıyla “zamansız” yani aykırı… Belalardan nefes alamadığımız bir dönemde “aykırı” olmak doğru hatta ışık olmaktır. Yazarları, yönetmen kadroyu kutluyorum.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz