<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Uncategorized &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<atom:link href="https://zamansizdergi.com/uncategorized/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<description>Herkes İçin Edebiyat</description>
	<lastBuildDate>Thu, 19 Jun 2025 05:13:28 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.5</generator>

<image>
	<url>https://zamansizdergi.com/wp-content/uploads/2019/03/cropped-zamansiz_editor_100x100-1-32x32.jpg</url>
	<title>Uncategorized &#8211; Zamansız Dergi</title>
	<link>https://zamansizdergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kadın ve Özgürlük üzerine Ontolojik Bir Yolculuk</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/kadin-ve-ozgurluk-uzerine-ontolojik-bir-yolculuk/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/kadin-ve-ozgurluk-uzerine-ontolojik-bir-yolculuk/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Vahap Aydoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Jun 2025 05:13:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11716</guid>

					<description><![CDATA[Kadın, eril düzenin dayattığı varlık biçimlerinin dışında, sessizliğin içinde kendi varoluşunun ağırlığını taşıdı…bu sessizlik, yokluk değil, varlığın kendisini yeniden tanımlayan radikal bir direnişti.” Kadın ve özgürlük ilişkisi, felsefenin varoluş sahnesinde yalnızca tarihsel bir mesele değil, aynı zamanda bitimsiz bir yeniden yazım sürecidir. Bu denklem, her çağda farklı bir yankı bulsa da, özü hep aynı stabil [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kadın, eril düzenin dayattığı varlık biçimlerinin dışında, sessizliğin içinde kendi varoluşunun ağırlığını taşıdı…bu sessizlik, yokluk değil, varlığın kendisini yeniden tanımlayan radikal bir direnişti.”</p><p>Kadın ve özgürlük ilişkisi, felsefenin varoluş sahnesinde yalnızca tarihsel bir mesele değil, aynı zamanda bitimsiz bir yeniden yazım sürecidir.</p><p>Bu denklem, her çağda farklı bir yankı bulsa da, özü hep aynı stabil kalır: Sınırların sorgulanması, kimliğin sabit bir zeminden koparılarak sürekli bir oluşa bırakılması….</p><p>Kadın burada sadece bir toplumsal figür değil; düşüncenin, sezginin, direnişin ve yaratımın radikal öznesidir.</p><p>Özgürlük, varoluşun en temel sorunsalıdır; varlık ve öznenin iç içe geçtiği, sürekli hareket eden bir düğüm olarak tarihsel sürecin temel unsuru olmuşlardır.</p><p>Kadın ise bu düğümün içinde, özgürlüğün sınandığı, tanımlandığı ve yeniden biçimlendiği bir ontolojik alandır.</p><p>Kadın özgürlüğü, yalnızca toplumsal ya da politik bir mesele olmaktan öte, varlığın kendisiyle kurduğu derin bir diyalog, varoluşun kendi içine attığı denklemli bir sorudur.</p><p>Kadın, eril düzenin ördüğü sınırların içinde, ötekinin sessizliğiyle karşılanmış; varlığını saklayan, kimi zaman görünmez kılınan bir varoluş katmanı olmuştur. </p><p>Özgürlük ise bu katmanların arasından yükselen bir direniştir; keskin bir hareket alanı değil, varlığın kendini aşması, kendi sınırlarını çözmesi ve yeniden yaratmasıdır. </p><p>Kadın, özgürlüğünde hem nesne hem özne, hem ahenk hem sessizliktir; kendi varoluşsal sınırlarını kurgulayan, sınırları aşan bir varlık halidir. Özgürlük ise  yoktan var etme değil, kendini aşma eylemidir aslında.</p><p>Kadın, toplumsal, kültürel ve kurgusal kalıpların ötesinde, kendi kendiliğini örerken, varlığını yüz örtüsünü aralar. Bu, görünür olmaktan çok, varoluşun içsel bir çağrısı haline gelir… İçe ve dışa açılan bir varlık gösterme haline …</p><p>Özgürlük aynı zamanda bir heybedeki yüke benzer, bir nevi sorumluluk olur.seçmek, reddetmek, yaratmak ve yıkmakla örülü bir ağırlık olur. </p><p>Kadın, bu yükü taşıdıkça, varoluşunun karmaşık dokusunda kendi sınırlarını ve olanaklarını sorgular; varoluşunu yeniden şekillendirirken, eski anlamların kırılmasına, yeni anlamların doğmasına aracılık eder…Sanat, bu dönüşümün en çıplak ve en yoğun dili olur bu süreçte.</p><p>Kadının özgürlüğü, sanatla metaforik bir genişlemeye dönüşür; görünmeyeni görünür kılar, varlığın sınırlarını aşındırır, sessizliğe ses verir. </p><p>Sanat, varoluşun bilinmeyen kıyılarına açılan bir kapı olur, kadın özgürlüğü, bu kapının ardındaki çağrıdır; kendini ve dünyayı dönüştüren, yeniden yazan bir varoluş manifestosudur.</p><p>Kadın ve özgürlük ilişkisi, felsefenin varoluş sahnesinde sürekli yenilenen, katman katman derinleşen bir metindir Bu metin, sınırların aşılması, özneliğin radikal yeniden keşfi ve varoluşun sonsuz sorgulanışıdır. Kadının özgürlüğü, bu sonsuz sorgulamanın kendisidir; varlığın en temel, en saf itirazıdır. </p><p>Bu itiraz, varoluşun sessiz çığlığı olur. karanlığı deler, ışığın biçimlerini yeniden yaratır.Aynı zamanda kırılgandır çünkü kadın bedeni ve kimliği yüzyıllar boyunca iktidarın, inançların ve toplumsal normların baskısıyla kuşatılmaya devam etmektedir. </p><p>Bu baskıya rağmen, her kuşakta yeniden doğan bir özne olarak kadın, kendini her seferinde yeni bir dille, yeni bir bakışla kurmuş kendi içsel dünyasında bir coğrafyanın habitatı olmaya çalışarak yeniden doğmuştur.</p><p>İşte tam da bu yüzden, kadın ve özgürlük arasındaki ilişki, varlığın merkezini işaret etmektedir. Hem acıya hem umuda, hem bastırılmışlığa hem yeniden doğuşa temas eder. Kadının sesi duyulduğunda, bu yalnızca bir toplumsal kimliğin kendini ifade etmesi değildir; insan varoluşunun en kadim arzusu yankılanır: Çünkü kadın, yalnızca kendi adına değil, varoluşun tüm bastırılmış biçimleri adına konuşur. Onun özgürlük arayışı, insanın kendine dönme, kendini yeniden kurma arzusunun en saf biçimidir. Bu yüzden, kadının özgürlükle kurduğu bağ, geleceğe açılan bir imkân oluverir…Daha adil, daha hakiki bir varoluşun mümkünlüğünü her seferinde yeniden hatırlatan bir çağrıdır.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/kadin-ve-ozgurluk-uzerine-ontolojik-bir-yolculuk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>George Orwell&#8217;ın Kitaplarından Derlenen Alıntılar</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/george-orwellin-kitaplarindan-derlenen-alintilar/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/george-orwellin-kitaplarindan-derlenen-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Epifani Kitap Toplulugu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Apr 2025 20:03:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11644</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p></p><ul class="wp-block-list"><li><strong>&#8220;Özgürlük, insanların duymak istemediği şeyleri söyleyebilme hakkıdır.&#8221;</strong><br><br></li>

<li><strong>&#8220;Savaş barıştır. Özgürlük köleliktir. Cehalet güçtür.&#8221;</strong><br><br></li>

<li><strong>&#8220;Geleceği görebilmek, geçmişi hatırlamakla mümkündür.&#8221;</strong><br><br></li>

<li><strong>&#8220;Bütün hayvanlar eşittir ama bazıları daha eşittir.&#8221;</strong><br><br></li>

<li><strong>&#8220;Eğer bir insan, kendisini özgür hissetmeden özgürlüğü savunuyorsa, o kişi özgürlüğü anlamamıştır.</strong></li>

<li> </li>

<li><strong>&#8220;Totaliter rejimlerin asıl amacı, insanları düşünemez hale getirmektir.&#8221;</strong></li>

<li> </li>

<li><strong>&#8220;Bir yalan ne kadar çok tekrarlanırsa, o kadar inandırıcı olur.&#8221;</strong><br><br></li>

<li><strong>&#8220;En etkili yalanlar, yarı gerçek olanlardır.&#8221;</strong></li>

<li> </li>

<li><strong>&#8220;Bir halk gerçekleri artık söyleyemez hale geldiğinde, sessizlik bir yalan olur.&#8221;</strong></li>

<li> </li>

<li><strong>&#8220;Eğer geleceği görmek istiyorsan, bir insan yüzüne basan bir çizme hayal et — sonsuza dek.&#8221;</strong><br><br></li>

<li><strong>&#8220;Cehalet mutluluktur, çünkü bilgi tehlikelidir.&#8221;</strong><br><br></li>

<li><strong>&#8220;Kendini güçlü hissedenler için hakikat önemsizdir; yalnızca güç önemlidir.&#8221;</strong></li>

<li></li>

<li><strong>&#8220;Her kuşak kendi özgürlük mücadelesini vermek zorundadır.&#8221;</strong></li>

<li></li>

<li><strong>&#8220;Gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir.&#8221;</strong><br><br></li></ul>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/george-orwellin-kitaplarindan-derlenen-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>YAŞAM</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/yasam/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/yasam/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arzu Tükenmez]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Apr 2025 07:29:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11639</guid>

					<description><![CDATA[Parmaklarım ürkek, yüreğim ıssız hasretteVarsın alem korkak desinBiliyorum gerçeğini bu dünyanınBu alem kayıp gidecek,Bir sen kalacaksın içimdeYavan geceye döktüm hüznümüŞimdi yaşamalıyım daha çokÖlmekten daha çok yaşamalıyımBaharları görmeli gözlerimÖyle çok bahar kiSevmekten nasibini alsın kuşlar çiçekleriSevdayla bağlansın bir mevsim diğer mevsimeYerim yurdum mutluluk olsun benimBiliyorum gerçeğini bu dünyanınBir sudur azalan ömrüm yabani gecedeBirileri şarkı söylesin banaÖlmekten [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Parmaklarım ürkek, yüreğim ıssız hasrette<br>Varsın alem korkak desin<br>Biliyorum gerçeğini bu dünyanın<br>Bu alem kayıp gidecek,<br>Bir sen kalacaksın içimde<br>Yavan geceye döktüm hüznümü<br>Şimdi yaşamalıyım daha çok<br>Ölmekten daha çok yaşamalıyım<br>Baharları görmeli gözlerim<br>Öyle çok bahar ki<br>Sevmekten nasibini alsın kuşlar çiçekleri<br>Sevdayla bağlansın bir mevsim diğer mevsime<br>Yerim yurdum mutluluk olsun benim<br>Biliyorum gerçeğini bu dünyanın<br>Bir sudur azalan ömrüm yabani gecede<br>Birileri şarkı söylesin bana<br>Ölmekten daha çok yaşamalıyım.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/yasam/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dicle Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi ve Mardin Artuklu Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin bir araya gelerek oluşturduğu bağımsız bir kolektif; &#8220;YARGI ve YAZGI&#8221; adlı sergiyi Mardin Müzesi Sanat Galeri&#8217;sinde açtı.</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/dicle-universitesi-sanat-ve-tasarim-fakultesi-ve-mardin-artuklu-guzel-sanatlar-fakultesi-ogrencilerinin-bir-araya-gelerek-olusturdugu-bagimsiz-bir-kolektif-yargi-ve-yazgi-adli-sergiyi-mardin-muze/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/dicle-universitesi-sanat-ve-tasarim-fakultesi-ve-mardin-artuklu-guzel-sanatlar-fakultesi-ogrencilerinin-bir-araya-gelerek-olusturdugu-bagimsiz-bir-kolektif-yargi-ve-yazgi-adli-sergiyi-mardin-muze/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zamansız Editör Kolektifi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Dec 2024 21:18:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11547</guid>

					<description><![CDATA[YAZI ve YARGI Sergisi için kollektif üyelerine sorular sorduk. Soruları kollektif adına Emre Samancı cevapladı. İyi okumalar dileriz. Merhabalar, Dicle Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi ve Mardin Artuklu Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin bir araya gelerek oluşturduğu bir kolektif olarak bir sergi açtınız. Kolektifin temel amacı ve misyonu nedir. Ve bu kolektifin katılımcıları kimler? Sergimiz, kolektif [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>YAZI ve YARGI Sergisi için kollektif üyelerine sorular sorduk. Soruları kollektif adına Emre Samancı cevapladı. İyi okumalar dileriz.</p><p><strong>Merhabalar, Dicle Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi ve Mardin Artuklu Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin bir araya gelerek oluşturduğu bir kolektif olarak bir sergi açtınız. Kolektifin temel amacı ve misyonu nedir. Ve bu kolektifin katılımcıları kimler?</strong></p><p>Sergimiz, kolektif bir ruhla hazırlanan ve bölgenin sanat ortamına katkıda bulunmayı amaçlayan bir hareketi organize eden kolektifin temel amacı, sanatsal ve kültürel çeşitliliği ortaya koyarak Diyarbakır ve Mardin gibi tarihi ve kültürel açıdan zengin bölgelerdeki sanat pratiklerini görünür kılmak. Bu kolektif, farklı disiplinlerden gelen genç sanatçıların seslerini bir araya getirerek bölgedeki çağdaş sanat üretimini güçlendirmeyi, yerel ve küresel bağlamda bir sanat platformu oluşturmayı hedefliyoruz</p><p><strong>Misyon:</strong>Bölgedeki kültürel mirası çağdaş sanat perspektifiyle ele alarak yeni anlamlar üretmek.Yerel meseleler, tarih, kimlik ve sosyal dinamikler üzerinden sanatsal bir diyalog kurmak.</p><p><strong>Katılımcılar:</strong></p><p>BERFİN ÇETİN</p><p>BERİVAN ASLAN</p><p>DAMLA YILDARI</p><p>DİYAR ACAR</p><p>ELA SAÇKIN</p><p>EMRE SAMANCI</p><p>EVİN KAYA</p><p>FERHAT CENGİZ</p><p>HASAN BASRİ ANKUT</p><p>OKAN ELTÜRK</p><p>YUSUF ERDOĞAN</p><p>ZEYNEP ŞEKER</p><p><strong>Sanat kolektifinizi kurmaya nasıl karar verdiniz? Bu süreç nasıl gelişti? Nasıl bir araya geldiniz?</strong></p><p>Sanat kolektifini kurmaya karar vermemiz, hem ortak bir yaratım alanı oluşturma ihtiyacımızdan hem de Diyarbakır ve Mardin gibi zengin bir kültürel geçmişe sahip şehirlerdeki sanat potansiyelini daha görünür kılma arzumuzdan doğdu. Bu kolektif, yalnızca bireysel sanat pratiklerini desteklemekle kalmıyor, aynı zamanda birlikte üretmenin ve paylaşmanın gücünü vurgulayan bir dayanışma modeli sunuyor.</p><p><strong>Sanat kolektifi olarak hangi tür sanat dallarına odaklanıyorsunuz?</strong></p><p>Sanat kolektifi olarak disiplinler arası bir yaklaşımı benimseyerek farklı sanat dallarını bir araya getirmeyi hedefledik. Bu çeşitlilik, hem bireysel yaratıcılığı destekliyor hem de bölgenin kültürel zenginliğini farklı bakış açılarıyla ele almamıza olanak tanıyor. Sergimiz de resim, enstalasyon, fotoğraf gibi bu çeşitlilik, ve  bireysel ifade alanlarını genişletmemizi hem de kolektif olarak daha güçlü bir sanatsal vizyon geliştirmemizi sağlıyor. Odaklandığımız dallar arasında sürekli bir diyalog oluşturarak disiplinler arası bir sinerji yaratıyoruz.</p><p><strong>Gelecekte düzenlemeyi düşündüğünüz projeler veya etkinlikler var mı?</strong></p><p>Evet, kolektif olarak gelecekte düzenlemeyi planladığımız projeler ve etkinlikler, sanatın farklı disiplinlerini bir araya getirerek sadece sanat üretmekle kalmayıp, aynı zamanda toplumsal farkındalığı artırmayı, bölgesel kültürleri daha geniş bir platformda görünür kılmayı hedefliyoruz.</p><p><strong>Toplumla veya diğer sanat kolektifleriyle iş birliği yapıyor musunuz?</strong></p><p>Evet, toplumla ve diğer sanat kolektifleriyle iş birliği yapmayı oldukça önemsiyoruz. Bu tür iş birlikleri, sanatın yalnızca bir ifade biçimi değil, aynı zamanda toplumsal dönüşüm aracı olduğunu gösteriyor.</p><p><strong>Kolektif üyeleri arasında ortak bir yaratıcı motivasyon var mı, yoksa her sanatçı kendi bireysel tarzını mı koruyor?</strong></p><p>Kolektifimizde hem ortak bir yaratıcı motivasyon hem de bireysel tarzların korunmasına yönelik bir denge bulunuyor. Genellikle ortak bir tema belirlenip. Her sanatçı bu temayı kendi tarzıyla ele alıyor. Bu yaklaşım, hem kolektif bir kimlik oluşturmayı hem de bireysel sanat pratiklerini görünür kılmayı mümkün kılıyor. Böylece, hem ortak bir vizyonu paylaşırken hem de bireysel yaratıcılığı destekleyen bir kolektif olmayı başarıyoruz</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/dicle-universitesi-sanat-ve-tasarim-fakultesi-ve-mardin-artuklu-guzel-sanatlar-fakultesi-ogrencilerinin-bir-araya-gelerek-olusturdugu-bagimsiz-bir-kolektif-yargi-ve-yazgi-adli-sergiyi-mardin-muze/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şin Kitabesi</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/sin-kitabesi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/sin-kitabesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet A. Başkurt]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Nov 2024 13:50:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[sevgili]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11523</guid>

					<description><![CDATA[Bu Kapısı Anlamak, hayatın gözleridir. Çünkü insan bir uyku halidir. Ve isminin sesi bir anlam dağıdır bende. Zihin, ruhun yoludur. Tanrının yorulduğu bu yolda; sağır bir kaya gibi bekledim seni. Gülüşün; ruhumun kaygıları, ümidin gördüğü dilek, neşeli bir övgü ve insanı insan eden aşk çağlayanı. Geçmiş, döllenmiş bir zaman. Ve şimdi şu an bir hiç, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p></p><p><strong>Bu Kapısı</strong>    </p><p>Anlamak, hayatın gözleridir. Çünkü insan bir uyku halidir. Ve isminin sesi bir anlam dağıdır bende.   </p><p>Zihin, ruhun yoludur. Tanrının yorulduğu bu yolda; sağır bir kaya gibi bekledim seni.   </p><p>Gülüşün; ruhumun kaygıları, ümidin gördüğü dilek, neşeli bir övgü ve insanı insan eden aşk çağlayanı.   </p><p>Geçmiş, döllenmiş bir zaman. Ve şimdi şu an bir hiç, orada kendi başına kalan mekan yada belki meyveli bir ağacın kokusu.</p><p>Gövde, toprak ve ruh arasındaki Su damlası. Ve sen yedi sonsuz vadinin üzerinde yükselen cennet dağının çiçeği.  </p><p>Sana sarılmak, hayatın elbisesini, sonsuzluğun kabuğunu giyinmek ve bu kitabeye gömülmektir.   </p><p>Söz, ruhun ve sesin birbirine karıştığı maden yatağı. Çünkü yalnızlık heybetlidir. Kudreti kendi başına insan dağıdır. 	</p><p><strong>Ra Kapısı</strong>  </p><p>Can, ruhun tanrısı. Çiy, bulutların gerçek hazinesi. Mekânlar, insanlar ve acılar zekânın gerçek kusuru.  </p><p>Şuur, An’ın hayat akışı ve toprağın ruhunu bilen tohumun mekânı. Tohum, zamanın uyuduğu evrenin külü.  </p><p>An, iyi gelen yağmurlar gibi, annemin resmine gömdüğüm yüzüm gibi, tenhada unuttuğum başak ve güneş gibi&#8230;  </p><p>Tesadüf, uyandığımız doğru zaman. İnsan, zamanın oyuncağı ve hayat, hilekar bir serap.  </p><p>Sen; deftere yazdığım iyilik öğüdü, güzel kadınların ağzındaki rica ve burnumda tüten kan şekeri.  </p><p>Sen; sabahı karşıladığım kış güneşi, gün içinde zamanın kırdığı küçük hikayeler ve sigaraya sardığım sözler.   </p><p>Sen; kulağımdaki güvercin küpesi, dünya telaşındaki ses ve bir şeylerin her sureti.  </p><p></p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/sin-kitabesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İhsan Oktay ANAR’ın Puslu Kıtalar Atlası kitabının EPİFANİ KİTAP TOPLULUĞU Tarafından Değerlendirilmesi</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/ihsan-oktay-anarin-puslu-kitalar-atlasi-kitabinin-epifani-kitap-toplulugu-tarafindan-degerlendirilmesi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/ihsan-oktay-anarin-puslu-kitalar-atlasi-kitabinin-epifani-kitap-toplulugu-tarafindan-degerlendirilmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Epifani Kitap Toplulugu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2024 16:40:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11510</guid>

					<description><![CDATA[İhsan Oktay Anar’ın 1995 yılında yayımlanan Puslu Kıtalar Atlası romanı, Türk edebiyatında özgün tarzı ve zengin kurgusuyla dikkat çeken bir eserdir. Tarih, felsefe, bilim, fantastik öğeler ve büyülü gerçekçilik unsurlarını ustaca birleştiren bu eser, okurlarını 17. yüzyıl İstanbul’unda geçen esrarengiz ve sürükleyici bir yolculuğa çıkarır. İşte romanın ana unsurları ve özellikleri: 1. Konu ve Olay [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p></p><p></p><p></p><p>       İhsan Oktay Anar’ın 1995 yılında yayımlanan Puslu Kıtalar Atlası romanı, Türk edebiyatında özgün tarzı ve zengin kurgusuyla dikkat çeken bir eserdir. Tarih, felsefe, bilim, fantastik öğeler ve büyülü gerçekçilik unsurlarını ustaca birleştiren bu eser, okurlarını 17. yüzyıl İstanbul’unda geçen esrarengiz ve sürükleyici bir yolculuğa çıkarır. İşte romanın ana unsurları ve özellikleri:</p><p>1. Konu ve Olay Örgüsü</p><p>Roman, birçok karakterin farklı zaman dilimlerinde yaşadıkları maceralar ve olaylar etrafında şekillenir. Başkahraman Uzun İhsan Efendi ve oğlu Bünyamin, romanın merkezinde yer alan iki karakterdir. Uzun İhsan Efendi’nin “Puslu Kıtalar Atlası” adlı kitabı yazması ve oğluna verdiği haritalar üzerinden macera başlar. Kitap boyunca, bürokrasinin iç yüzü, toplumsal düzenin çarkları, felsefi tartışmalar ve fantastik olaylar iç içe geçer. Bünyamin’in kendi kimliğini araması ve babasının sırrını çözmesi, romanın temel olay örgüsünü oluşturur.</p><p>2. Temalar</p><p>Puslu Kıtalar Atlası, pek çok tema içerir. Bunların en önemlileri şunlardır:	</p><p>•	Gerçeklik ve Düş: Roman boyunca, gerçek ve düş arasındaki çizgi belirsizleşir. Uzun İhsan Efendi’nin dünya üzerindeki bilgiyi rüyalar aracılığıyla araması, bu temayı sürekli canlı tutar. Karakterler hem fiziksel dünyada hem de düşsel yolculuklarda kaybolurlar.	</p><p>•	Felsefe ve Bilgi Arayışı: Roman, özellikle Descartes’ı temsil eden Rendekar karakteriyle birlikte felsefî sorulara derinlemesine dalar. “Düşünüyorum, öyleyse varım.” düşüncesi, eserin temel felsefî sorularından biridir. Roman; bireyin kimliği, dünya bilgisi ve varoluşu sorgulaması üzerine yoğunlaşır.	</p><p>•	Medeniyet ve Kaos: 17. yüzyıl Osmanlı İstanbul’unun kaotik yapısı, bireylerin kendi kaderleri üzerindeki kontrolsüzlük hissi ile birleşir. İmparatorluk bürokrasisi, güç oyunları ve sosyal düzenin kaotik yapısı, medeniyetin karanlık yüzünü gözler önüne serer.</p><p>3. Karakterler	</p><p>•	Uzun İhsan Efendi: Romanın ana karakterlerinden biri olan Uzun İhsan Efendi, bilim ve bilgiye düşkün, mistik bir figürdür. Haritalar ve rüyalar aracılığıyla dünyanın sırrını çözmeye çalışır. Felsefî arayışları, Descartes ve diğer filozoflara göndermeler içerir.	</p><p>•	Bünyamin: Uzun İhsan Efendi’nin oğlu olan Bünyamin, romanın gelişim sürecini takip eden bir karakterdir. Babasının gizemli yönlendirmeleriyle bir maceraya atılır. Bünyamin’in yaşadığı içsel yolculuk, varoluşsal bir arayışa dönüşür.	</p><p>•	Ebrehe: Kurgunun kötü karakteri olarak öne çıkan Ebrehe, entrikaları ve güce düşkünlüğüyle dikkat çeker. Osmanlı bürokrasisi içerisindeki güç savaşlarında aktif rol oynayan bir figürdür.	</p><p>•	Rendekar: Descartes’ı sembolize eden Rendekar karakteri, felsefî düşünceleri ve bilimsel yaklaşımıyla romandaki olaylara farklı bir bakış açısı kazandırır.</p><p>4. Anlatım Tarzı ve Dil      </p><p> İhsan Oktay Anar’ın dil kullanımı, romanın en dikkat çekici yönlerinden biridir. Eski Türkçe, Osmanlıca, halk dili ve felsefî terimler iç içe geçmiştir. Yazar, mizahî ve ironik bir üslupla karakterlerini ve olayları betimler. Özellikle bürokrasiyi ve sosyal yapıyı hicveden anlatımlarıyla okura eleştirel bir bakış sunar. Dilin zenginliği ve karmaşıklığı, okuyucunun dikkatini çeker ve ona edebî bir haz sunar.</p><p>5. Mekân ve Zaman       </p><p>Roman, 17. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda, özellikle İstanbul’da geçer. Bununla birlikte, fiziksel dünya ile düş dünyası iç içe geçer. Osmanlı dönemi İstanbul’unun karanlık sokakları, sarayları, kahvehaneleri, karanlık ve esrarengiz olaylarla birleşir. Zaman kavramı ise roman boyunca esnektir; geçmiş, gelecek ve rüyalar arasında gidip gelen bir anlatı sunar.</p><p>6. Büyülü Gerçekçilik    </p><p> Puslu Kıtalar Atlası, büyülü gerçekçilik türüne örnek gösterilen bir romandır. Gerçeklikle düşsel unsurlar arasında ince bir çizgi bulunur ve her iki alan da birbirine sızar. Fantastik olaylar, karakterlerin sıradan yaşamlarında doğal bir şekilde yer alır.</p><p>7. Felsefî ve Tarihî Referanslar       </p><p>Roman, sadece Descartes’a değil, aynı zamanda pek çok filozofa ve tarihteki bilim insanlarına göndermeler yapar. Eser; bilim, felsefe ve tarihin kesiştiği noktada durur. Osmanlı tarihinin belirli unsurları, romanın arka planını oluşturur ancak bunlar felsefî tartışmalar ve fantastik kurgularla birleşir.8. Sembolizm ve Alegori       Romanın pek çok karakteri ve olayı sembolik anlamlar taşır. İhsan Oktay Anar, tarihsel ve felsefî karakterleri alegorik bir dille ele alır. Özellikle Rendekar karakteri, Descartes’ın felsefi düşüncelerine dair alegorik bir temsil sunar. Diğer karakterler de farklı insan tiplerini ve dünya görüşlerini sembolize eder.</p><p>Sonuç   </p><p>    Puslu Kıtalar Atlası; tarih, felsefe, bilim ve büyülü gerçekçiliği harmanlayan, derin bir düşünsel zenginlik sunan bir romandır. İhsan Oktay Anar, karmaşık bir dil ve ustaca işlenmiş karakterlerle okuyucuyu sadece bir hikâyeye değil, aynı zamanda düşünsel bir yolculuğa davet eder. Roman, hem Osmanlı dönemini tarihsel bir zeminde ele alır hem de evrensel felsefî sorulara değinerek edebî değerini pekiştirir.(Kadir BİLGİÇ’in Yorumu) <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /></p><p>Hayal gücü, kurgu, üslup&#8230; Her şeyiyle övgüye layık bir eser.(Hicran DOYAN’ın yorumu) <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /></p><p>Bir iki anakronik hata dışında çok güzel bir dönem romanı. (Mehmet Ali BAŞKURT’un yorumu) <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" />     </p><p> Hadi çıkalım düşüncesinden benin&#8230; Ben; bir çok insanda, birçok yerde&#8230; Bir karanlığın boşlukta bıraktığı metal bir sesim, ben. Sesim, benden, bilmediğim bir zaman uzaklıkta&#8230; Bazı kaybedişlerle ya da bazı karşı çıkışlarla düşmüyor yaşam yakamızdan. Çıkıp bir ölümün çukurundan yenisini keşfediyorsun. Bilgi, döngüsel arama, sonu gelmeyen merak; hiçbir koşulda bırakmıyor gezginliği.. Kuzeye doğru bir yolculuk bu&#8230; Uzun İhsan Efendi’ye göz olun, kulak verin: “Macera büyük bir ibadettir. (&#8230;) Dünyadan ve onun binbir hâlinden korkma. (&#8230;) Adına Dünya dediğimiz kitabı oku.”(Meryem AŞKAR’ın yorumu) <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" />     </p><p>  “Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu Dünya’nın şahidi olmaktı.”(Mehmet Zeki DEMİR’in alıntısı) <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" />    </p><p>   “Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg’u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kafdağı’na varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı! Daha hayattayken bir taşı taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam Dünyanın kendisini hiç görebilir mi?”</p><p> (Zahide ALTIN’ın alıntısı) <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/16.0.1/72x72/2b06.png" alt="⬆" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /></p><p></p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/ihsan-oktay-anarin-puslu-kitalar-atlasi-kitabinin-epifani-kitap-toplulugu-tarafindan-degerlendirilmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aylak Adam, varoluşun, arayışın, bulamayışın, kaybedişin, tutunamayışın ve umudun kitabı.</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/aylak-adam-varolusun-arayisin-bulamayisin-kaybedisin-tutunamayisin-ve-umudun-kitabi/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/aylak-adam-varolusun-arayisin-bulamayisin-kaybedisin-tutunamayisin-ve-umudun-kitabi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Zeki Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2024 17:13:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11476</guid>

					<description><![CDATA[Bir rüyanın başlangıcını nasıl bilemiyor sadece kendimizi içinde bulduğumuzu idrak edebiliyorsak romana da tıpkı böyle bir girişle C.’nin zihninde başlıyoruz ve o andan itibaren Aylak Adamın arayışına şahitlik ediyoruz. Tesadüfler sonucu geldiğimiz hayata yine aynı tesadüfler yön veriyor ve C. de kendini tamamen bu rastlantısallığa bırakmış durumda sürdürüyor arayışını. Arayış bir sevgi arayışı bir yoldaş [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir rüyanın başlangıcını nasıl bilemiyor sadece kendimizi içinde bulduğumuzu idrak edebiliyorsak romana da tıpkı böyle bir girişle C.’nin zihninde başlıyoruz ve o andan itibaren Aylak Adamın arayışına şahitlik ediyoruz. Tesadüfler sonucu geldiğimiz hayata yine aynı tesadüfler yön veriyor ve C. de kendini tamamen bu rastlantısallığa bırakmış durumda sürdürüyor arayışını. Arayış bir sevgi arayışı bir yoldaş arayışı… “Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!” sözleriyle de zaten dile getiriyor derdini C. O bir aykırı belki ayrıksı ama kendi deyimiyle tam bir aylak. Arayışı hiç bitmeyecek, bulacağına inanıyor ve karşısına çıkan her kadında B.’yi arıyor. Tesadüfler onları birbirlerine teğet geçirirken C. uğrunda kendinden ve her şeyden vazgeçebileceği tek kadını başka kadınlarda ve her yerinde aramaktadır yaşadığı şehrin. Annesi yoktur, onun yerine Zehra teyzesi vardır ve kahramanımızın çocukluğundaki bu Oidipal imgelemle açıklanabilecek psikanalitik durum neticesinde hayatına giren tüm kadınlara karşı mesafeli ve onlara bağlanmakta güçlük çekiyor olması teyzesine olan bu karmaşık duygularından ileri gelmektedir. Çocukken dizlerine yattığı teyzesi ona doğru eğildiğinde, kendisi daha büyük şeylerin gerçekleşeceğini umarken burnunun ucuna konan bir öpücükle hüsrana uğramış ve travmatik hallerle örselenmiş, hayal kırıklığına uğramış ruh, kendisini tamamlayacak ruhu arayışa koyulmuştur. C.’nin hayatına pek çok kadın girer ve hepsi yüzeyselliğin sığlığında boğulup giderler. C. için birer serap birer yanılsamadırlar. Teyzesine benzettiği şaşı kadını evine götürüp dizlerine yattığında kendisinden ona “Reçel kıvamına gelince indirirsin” demesini istemesi C.’nin aslında aradığının ne olduğuna dair önemli bir mesajdır. </p><p>C. toplumdan ve onu saran çürümeden, yapaylığı ve sıradanlığından da kaçmaktadır. Bunu kitabın pek çok bölümünde insanlarla kurduğu aslında kurmadığı diyaloglardan anlayabiliyoruz. Arayışlarından biri de huzurdur. Modern insan gibi bulduğunu zannettiği huzuru değil iliklerine kadar hissedebileceği gerçek huzuru. Yusuf Atılgan anlatısında genel olarak günümüz insanının çektiği içsel sıkıntıyı ve onun toplumla ilişkisini yoğun olarak işlemiştir. “Yaman adamdı bu dilenci. İnsanların işten dönerken ucuza huzur satın aldıklarını biliyordu.” cümlesi ile kişilerin toplumla ilişkileri hakkında varoluşsal sorgulamalar ve toplumsal bir eleştiri yapmakta. İşe yetişme telaşındaki insanları şu ifadelerle tasvir etmektedir “Pencerenin ötesindeki puslu yoldan geçen taşıtları tıklım tıklım dolduranlar, çelik takırtısının insan sesini boğduğu fabrikalara, derin, karanlık maden kuyularına gidiyor gibiydiler. Tıkanıktılar. Bezgindiler.” ve ardından C.’nin bir afişte gördüğü “Boş yere azap çekmeyin. Bir DERMAN için&#8221; cümlesi… Bu iki alıntı kitaptaki toplumsal eleştiriyi anlamamız adına önemlidir. Modern hayatın bireyleri nasıl birer makine dişlisi haline getirdiğini ve buna karşılık afişte yer alan DERMAN ifadesi bireyin içinde sıkıştığı hayata karşı dış dünyadan gelen bir slogan veya motivasyon gibi görünmesine rağmen romanın özündeki derin varoluşsal boşluk, sıkışmışlık ve huzursuzluk temalarına yönelik güçlü bir gönderme olarak öne çıkıyor. C. ve onun gibiler için hayatın anlamı ve huzur böyle basit reçetelerde bulunamaz ve bundan medet ummazlar. Onlara göre bunlar modern dünyanın insanları kandırabilmek ve sömürebilmek için uyguladığı basit numaralardır. Modern bir anlatım tekniğiyle aynı ifadenin kitapta birkaç kez tekrarlanması da imgelemi derinleştiriyor ve felsefi anlam bütünlüğünü tamamlıyor. </p><p>C. toplumun yapısına ve ilişkilerine karşı duyduğu derin memnuniyetsizlikle yalnızlığı tercih ederken, toplumun yapay hoşgörüsü ve yüzeysel birlikteliğini eleştiriyor. Kişilerin sürdürdüğü birlikteliklerin çıkarlarına uygun düşen, bir arada olma durumundan ibaret olduğunu söylüyor bize. Bu yapay ve zoraki ilişkilere karşı ideal ilişkiyi “sevişen iki kişinin kurduğu toplum” olarak savunuyor C. Çünkü ilişkiler kendi dünyalarında toplumsal hiçbir dayatma olmadan yaşandığında saf ve anlamlı kalabiliyor. Toplumun sözde, şartlara bağlı, sınırlı hoşgörüsü ve sınıra ulaştığı noktada başlayan ahlaki dayatmalar C.’nin toplumdan ve bireylerden kaçışının en büyük nedeni olabilir. </p><p>Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanında zaman ve mekân, C.&#8217;nin psikolojik durumu ile derin bir bağ içinde şekillenir. Romanın dört mevsime bölünmesi, C.&#8217;nin varoluşsal arayışındaki ruhsal değişimlerin simgesel bir yansımasıdır; mevsimlerin geçişi, onun içsel döngüsünde sıkışıp kalmışlığını gösterir. Zaman, lineer bir ilerleyişten ziyade, C.&#8217;nin sürekli aynı çıkmazda debelenen arayışını temsil eder. Mekânlar da, C.&#8217;nin topluma yabancılaşmasını ve yalnızlık hissini pekiştirir. Şehirde dolaştığı sokaklar, kafeler ve parklar, onun insanlarla dolu bir dünyada yalnız kalma durumunu somutlaştırır. C. için hiçbir yer gerçek bir sığınak olamaz, tıpkı hayali yerler gibi. Hem zaman hem de mekân, C.&#8217;nin içsel karmaşası ve tutunamayışını dışavurur; topluma uyum sağlamakta zorlanan C. bu dünyada kaybolmuş gibidir ve hiçbir zaman huzur bulamaz. </p><p>Tıpkı Sisifos&#8217;un sonsuz bir döngüde kayayı dağın tepesine taşıyıp her seferinde tekrar aşağı yuvarlanmasına rağmen bunu sürdürmesi gibi, C. de hayatta sürekli bir anlam arayışındadır, fakat asla aradığı şeye ulaşamaz. Bu arayış, bir yandan C.’yi yıpratıp umutsuzluğa sürüklese de, Sisifos’un kendi kaderine isyan etmeden yoluna devam etmesi gibi, C. de aramaktan vazgeçmez. Sisifos&#8217;un taşını her seferinde yukarı taşıması gibi, C.&#8217;nin arayışı da yaşamın anlamsızlığı içinde devam eder ve bu onun trajik ama dirençli varoluşunun temelini oluşturur.</p><p>Aylak Adam, Yusuf Atılgan’ın muhteşem bir şekilde uyguladığı bilinç akışı ve iç monologlarla, modern anlatım teknikleriyle, kurgusu ve karakterlerinin psikolojik derinliğiyle Modern Türk Edebiyatının mihenk taşı olmuş son derece özgün, üzerine söylenecek yazılacak çok fazla şeyin olduğu derin bir metin. Epifani Kitap Topluluğunda bu kitabı yeniden okumak bana çok farklı bir deneyim kazandırdı. </p><p>Aylak Adam’da James JOYCE’a dair yapılan bazı saptamalar,</p><p>Yusuf Atılgan – Aylak Adam&#8221;, Yaman adamdı bu dilenci. İnsanların işten dönerken ucuza huzur satın aldıklarını biliyordu.”</p><p>James Joyce &#8211; Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi (İletişim &#8211; Çev. Murat Belge)&#8221;En fazla, kutsamasından kaçtıği dilenciye vereceği sadakayla kendine bir çeşit lütfu yorgunca kazanmayı umabilirdi.&#8221; </p><p>Bu cümle, Joyce&#8217;un eserindeki estetik ve dışsal sorgulamaları yansıtan bir örnek. Hem Joyce&#8217;un hem de Atılgan&#8217;ın eserlerinde, karakterlerin toplumsal normlar ve kişisel tatmin arasındaki çatışmasıyla ilgili derin gözlemler görüyoruz. Joyce&#8217;un cümlesinde dilenciye verilen sadaka, kişinin kendine yönelik bir &#8220;lütfu&#8221; olarak görülüyor toplumu nasıl algıladığıyla ilgili bir eleştiri sunuyor. Bu durum, Joyce&#8217;un sanat ve estetik arayışını sorgulayan perspektifiyle uyumludur. Atılgan&#8217;ın cümlesindeki &#8220;ucuza huzur satın alma” temasıyla karşılaştırıldığında, her iki alıntı da elde edilecek içsel ve toplumsal huzuru arama motivasyonlarını inceliyor.</p><p>Yusuf Atılgan – Aylak Adam“</p><p>Boş yere azap çekmeyin. Bir DERMAN için&#8221;</p><p>James Joyce – Ulysses (Norgunk – Çev. Armağan Ekici)</p><p>&#8220;Plumtree marka ezme et girmeyen ev nedir? Eksiktir.&#8221;</p><p>Aylak Adam&#8217;daki &#8220;Boşuna azap çekmeyin. Bir DERMAN için&#8221; sözünün, Joyce&#8217;un Ulysses&#8217;inde Leopold Bloom&#8217;un zihninde sürekli tekrarlayan &#8220;Plumtree marka ezme et girmeyen ev nedir? Eksiktir.&#8221; reklam sloganına çok benzer bir işlevi gördüğü çok açıktır. Her iki durumdaki reklam afişi, yüzeyde basit bir ticari mesaj gibi görünse de aslında karakterlerin varoluşsal sıkışmışlıklarına daha derin bir anlam katıyor. Ulysses&#8217;te &#8221; Plumtree marka ezme et girmeyen ev nedir? Eksiktir.&#8221; sloganı, tüketim kültürünün ve modern hayatın yüzeyselliğini vurgularken, Bloom&#8217;un kişisel deneyimleriyle iç içe ironik bir şekilde tekrar eder. Yusuf Atılgan&#8217;ın da benzer bir şekilde Aylak Adam&#8217;da &#8220;DERMAN&#8221; sloganını kullanarak, modern dünyanın bireylerin içsel dünyalarına getirdiği geçici ve yüzeysel çözümlerin eleştirildiğini gözlemlemek mümkündür. İki yazar da bu tür sloganlarla, toplumun bireylere sunduğu yüzeysel rahatlamaları ironiyle sorgular ve romanın genişliğini arttırır.</p><p>Yusuf Atılgan&#8217;ın Joyce gibi bir modernist yazardan etkilenmiş olabileceğini gösteren bu benzerlikler, iki yazarın da insanın doğası ve toplumsal paylaşımlar üzerine benzer sorular sorduğunu ve romanlarında modern bireyin içsel yolculuğuna dair derin analizler ortaya koyduğunu gösteriyor.</p><p>Okuduğunuz için teşekkürler…</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/aylak-adam-varolusun-arayisin-bulamayisin-kaybedisin-tutunamayisin-ve-umudun-kitabi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tetris</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/tetris/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/tetris/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berşan Koca]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Sep 2024 08:30:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11446</guid>

					<description><![CDATA[&#160;Babam öfkeyle kapıyı çarptı. Ayakkabılarını dolaba fırlattı. Açık olan kapıdan odaya göz ucuyla uzunca baktı. Annemi yanına çağırmasının bakışıydı bu baktığı. Anlamıştık. Koltukta kalan eteğini düzeltip terliğine basan annem ağır ve temkinli adımlarla salondan çıkmak üzereyken yaşanan şeyin ağırlığı altında ezilmeye başlamıştık bile. Çünkü ablam… &#160;Ablam ağlarken biliyor muydu içimdeki korkuyu? Bunu anlayamadan geçip gittiydi [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>&nbsp;Babam öfkeyle kapıyı çarptı. Ayakkabılarını dolaba fırlattı. Açık olan kapıdan odaya göz ucuyla uzunca baktı. Annemi yanına çağırmasının bakışıydı bu baktığı. Anlamıştık. Koltukta kalan eteğini düzeltip terliğine basan annem ağır ve temkinli adımlarla salondan çıkmak üzereyken yaşanan şeyin ağırlığı altında ezilmeye başlamıştık bile. Çünkü ablam…</p><p>&nbsp;Ablam ağlarken biliyor muydu içimdeki korkuyu? Bunu anlayamadan geçip gittiydi günler. Canım benim! Okul forması kirlenmesin diyedir çıkarmıştı atletini aşağıdan… Burnuna sürmüştü salyası ve sümüğü gitsin için! Ne ağır bir şey bu; insan kendisini ücra zannediyor bundan böyle. Sırf ablası ağladığı için&#8230; Çünkü babam…</p><p>&nbsp;Babam bütün gücüyle bağırıyordu anneme. Eminim dişlerinin arasından çıkan tükürük bunu öğretmiştir bizlere. Bir:</p><p>“Senin bu kızının yaptığı iş midir Hatice, ha!”</p><p>İki:</p><p>“Napmış kız Osman, yine niye delleniyorsun güpegündüz?”</p><p>Üç:</p><p>“Çağırdılar. Yirmi numaradaki… Aysel Hanım şikâyet etmiş bizi. Siktir çekip koyacaklar kapının önüne!”</p><p>Dört:</p><p>“Napmış Osman, napmış! Desene. Ne istiyorlar şu kadarcık kızdan?”</p><p>Beş:</p><p>“Senin şu kadarcık kızın bu kadarcık aklıyla ne bok yemiş biliyor musun sen!”</p><p>Altı:</p><p>“…”</p><p>Yedi:</p><p>“Gitmiş kadının çocuğunun bir şeyini çalmış… Oyuncak! ‘Hırsız bu, hırsız!’ diye ortalığı ayağa kaldırıyor. Şimdi onun bokunun yüzünden siktiri çekip koya…”</p><p>Sekiz:</p><p>“Çocuk bunlar! O söyledi diye biz neden hırsız oluyo…”</p><p>Dokuz:</p><p>“!..”</p><p>On:</p><p>“Olayın aslı astarını bilmeden ne diye kızını hırsız ilan edersin! Bir yanlışlık vardır. Ben şimdi çıkar konuşurum kadın kadına! Lütfen bağırma çocuklara Osman… Tamam mı?”</p><p>On bir:</p><p>“Kes sesini! Siktir git önümden! Yemek getir&#8230; Allah hepinizin!..”</p><p>On iki:</p><p>“…”</p><p>&nbsp;Yemeği tabaklara pay eden annem, yemeği tek başına yiyen babamın başucunda ve daima ayakta bir biçimde başı önüne eğik bir cariye gibi poz vermektedir. Onu yatıştırmanın tek yolu bu. Nasırlı ve kötü kokan terli ayaklarını sandalyenin bacaklarına geçirmiş, su bardağındaki suya ve yemek tabağındaki yemeğe göz gezdirirken; ha bir de kesilmiş dilim ekmeğe yapışan elleriyle onu parçalayıp çorbaya katık eden dişleri sapsarı dururken… Bunların bütünüyle babamı sakinleştirebileceğini bilmeliydi annem. Amancak Hatice buna inanmıyor. Erkeğini sakinleştirmek onun bir görevi olsa gerek diye yirmi bir yaşına bastığımda utanç içerisinde düşünmüş olmamın nedeni bu yanlış inançtan gelir. Ardından çok sakallı bir tövbe çekmiştim de nafile! Niçin kadınlar da erkek olamasın! Yanlış bir anoloji diye değil. Bazen eşitlik en eşitsiz tahayyülüyle insan zihnine sokulabilir diye.</p><p>&nbsp;Bu sayede babam suyunu içebiliyor çok şükür. Çizgili kahverengi gömleğinden kurtulan birkaç göğüs kılı, iri ellerinin arasında tuttuğu seyrek saçlı kafası, geniş alnından aşağı inen ter ve ölüden hallice sarılığı… Tedirgin olmuş, açlıktan ölmeyi göze alamayan iki çocuklu ve ilkokul mezunu bir baba. Cebinde yüz seksen altı lira var sadece. Kola ve yeşil soğan alacaktı akşama, aklından uçmuş. Şimdi sadece titreyen diziyle masadaki muşambanın desenlerini inceliyor. Korkmak olmuş, korkuyor. Kaşıktan dökülen yağın desenlerin kıvrımından süzülüşüne odaklanıyor vesaire… Katladı sırf bunun için muşambayı. Peçete buruşana kadar oyalandı silmek yalanıyla. Halbuki o da biliyor içten içe; Hatice’nin görevlerinden birinin de Osman’ın yemek yerken muşambanın üzerinde döktüğü yağ ve tabak artıklarını temizlemek olduğunu. Hatice’de biliyor ya ne tuhaf! Bakma…</p><p>&nbsp;Bakma çünkü babam şu an “çıt” çıkarsa masayı ikiye bölebilir. Hafsalası almıyor, acı içinde kıvranıyor. Annemin yüzüne dahi bakmadan bir küllük buyuruyor. Küllük yeni yıkanmış olduğundan içine peçete basan annemin elleri arasından sıyrılıp yere düşüyor. Babamın gözleri açılıyor. Yerdeki cam parçalarına eğilen annemin bileklerine bakıyor. Bu kadını bunca yıl bu evde bu adamın yanında bu çöle mahkûm eden kim? Elbette babam bunu düşünmüyor. İnce dudaklarının arasından kopan kalın küfür… Kalkıyor babam sandalyeden. Geyiriyor belki. Alnındaki teri siliyor. Elindeki kömürün izi alnına geçiyor. Pencerenin pervazında duran sigara paketinden bir dal aldıktan sonra pencereyi açıyor. Annemin yaralı eline basmadan yanından kıvrılıp tezgâhtan bir çay bardağı kapıyor. Musluğu açıp bardağın az birazını dolduruyor. Niyeti sandalyede oturup sigarayı içmek olsa da, “senin kafana sı…” diyerek annemi lanetliyor ve salona gelmek için adımlarını hızlandırıyor. Kapının koluna bütün gücüyle bastırıp…</p><p>&nbsp;Şimdi kendisine tahsis edilmiş olan tek kişilik koltukta tekdüze bir pozisyonda ve çay bardağını sehpaya koymuş durumda gürlemeyi bekliyor babam. Ya! Ablam sümüğünü son kez silmiş atletine ve babamdan taraf bakmamak için çırpınıyor gibi. Ne güzel dünya! Ben babamın solmuş, eskici kumaş pantolonuna ve suratındaki morga hayretle bakarken ablam…</p><p>&nbsp;Hayretle bakarken ablam babama bugün sınavdan yüz aldığını söylesin için yüreğim bir zıplayıp iki iniyor. Ne bencillik! Babam gömlek cebinden çıkardığı ucuz çakmakla yakıyor sigarasını. Mutfaktaki açık pencerenin dumanı yutabileceğini düşündüğünden olsa gerek aldırmıyor üzerimize çöken buluta. Bacaklarıyla sarıyor koltuğun dibini. Habire terliyor, soluyor ve solutuyor sigarasını. Sarı dişlerine akan izmarit kararıyor her çekişte. Kalp! Babam ölecekse eğer bir gün, yanı umduğumuz üzre ölümsüz değilse, kalpten gidecek kesinkes. Kalıtım bir hakikat. Ah babam! Ne de bulanık bakıyor ağlak ablamın kızarmış suratına! Aldırmamak gerek. Ablam bir kere bile düşmüyor tuzağa. Bir kere bile göz göze gelemiyorlar babamla. Derince sessizlik beni de yutabilir mi, ha! Orada bir ailenin en karanlık ülkesi var. Rabbim! Beni bir gün şose uzvu ırmaklarla karşı karşıya getir. Onlara babamın ne biçim baktığını anlatacağım. Kapının deliğinden süzdüğümü, gölgesinin bile kendisiyle alıp veremediği şeyleri, çatık şeyleri…</p><p>&nbsp;Yarılanmaya başlıyor sigarası babamın. Ablam hala çevirmiyor kafasını. Okul giysisi üzerinde dizini kırmış, ense kökünden çıkan huzursuz sesle önüne bakıyor. Bu sefer desenleri, çizgileri, gülleri ve çay lekelerini sayan o! Halıyı ezberledi alimallah! Gülümsüyorum içimde. Koyvermiyorum kendimi. Ağlamak için henüz… Neyim? Annesini salonun açık kapısından izleyen biri miyim? Çocuk! Evet sekiz yaşında bir karaşın bir..</p><p>&nbsp;Bir pencereye bir sigarasına bir çay bardağında sızlayan küle bakıp duran babam sıkıcı gelmeye başlıyor artık. Duvardaki saatin yelkovanı kulağımı acıtıyor. Saniyede bir! Saniyede bir acıyan kulağım dakikada altmış… Nerede peki! Annemin bunca yıl aradığı o gül nerede şimdi? “Halının üzerinde” desem ve sonra…</p><p>&nbsp;Sonra annem parçalanmış camlar tarafından ısırılan elini kan geçmiş bandaja sararak geliyor salona. Buna iyice dikkat ediyorum işte. Çocuğum ama… Babam bir kere olsun bakınmıyor Hatice’nin elindeki yarığa. Çok dokunuyor bu bana, çok. Girişte, elini tutarak iç geçiriyor. Osman çocuklarına ses yükseltmesin için kaşlarını çatıyor. Faydasız. On üç:</p><p>“Kızım” diyor babam, “ben seni böyle mi yetiştirdim!”</p><p>On dört:</p><p>“Bağırma kızıma!&#8230;”</p><p>On beş:</p><p>Sesi titriyor babamın, oralı olmuyor. “Ha benim güzelim! Böyle mi yetiştirdim seni ben?”</p><p>On altı:</p><p>Babama yanaşıyor annem. Yüzü yalvarır. “Osman lütfen dedim..!”</p><p>On yedi:</p><p>Hatice’yi önünden çeker. “Cevap versene güzel kızım, söylesene hadi!”</p><p>On sekiz:</p><p>Annem ablama döner. “Kızım çık odadan, mutfağa git şimdi!”</p><p>On dokuz:</p><p>“Durma öyle konuş dedim sana!”</p><p>Yirmi:</p><p>Olacakları daha fazla engelleyemez. “Bağırma Osman, komşular duyuyor, duyacak!”</p><p>Yirmi bir:</p><p>Babam ablamın metanetini görünce çilesinden çıkıverir. Gürültü. Ayaklanış ve annem tarafından bastırılması gereken bir isyan daha. Halbuki kan damlıyor annemin elinden. Halıdaki gülün rengi tazeleniyor.</p><p>“Bana bak! Bak bana, bak! Ne bok yediysen şimdi yukarı çıkıp…!”</p><p>Yirmi iki:</p><p>Ablam bu öfkenin ve bol küfürlü tümcenin acısını yüreğinden damıtarak ilk defa bakar babama. Göz bebeklerinden başlayıp akını kıpkırmızı eden çizgiler ve üflesen boşanacak yaşıyla bir kız çocuğundan daha çok uyumsuz bir çite benziyordu ablam. Nedense ben eşyaların tabiatına meftun bir serseri oldum çıktım ya… Mesele değil. Nitekim o hızlıca akıp biten gözyaşı damlası,</p><p>Yirmi üç:</p><p>“Özür dilerim baba… Ben çalmadım.”</p><p>&nbsp;Bir süre ayakta kalır Osman. Diz kapaklarına geçirilmiş bir balta yığmıştır babamı. Yüzü düşerken gölgesi de benim yüzüme ve bitişiğimdeki duvara… Çıkmadı bu lanet leke! Çıkmadı yaşım geçti artık ben niçin hala… Hala babamın; bir devletin gerçekçe yıkılışı gibi ya da bir çınarın gövdesinden kopup yavaşça başlayan devrilişi… Bunu hala niçin anımsarım! Ablam ağlamıştı için bakmadı bir daha yüzüne hiçbir aynada o günden mütevellit! Ruhum.</p><p>&nbsp;Ayaktaydı ve sigarasının bitip parmaklarının arasından yere düşmesine dek de ayakta kaldı. Kendine gelemedi kat’a. Hatice’ye ve onun kanayan eline döndü. Gömleği ağırlaşmıştı. Çıktı salondan. Çıktı evden de. Kazanın katında durdu ve kendini tokatladı. Zaman çok geçmemişti. Annem. Yirmi dört:</p><p>&nbsp;“Sen yapmadın kızım! Bir şey yok, ağlama artık. Benimle gel de çıkıp konuşalım.”</p><p>Yirmi beş:</p><p>&nbsp;Ablam annemin hala kanamakta ısrar eden elini fark ettirmeye çalışarak, “olur anne!” dedi.</p><p>Yirmi altı:</p><p>“Cam battı bir şey değil! Bana bak kızım. Yanlış anlaşılma olmuş belli! Tatlıya bağlarız olur biter, tamam mı?”</p><p>Yirmi yedi:</p><p>Ayaklanmış. Son kez atletiyle yüzünü silmiş. Hatice’nin emriyle mutfaktaki lavabodan yüzüne su çarpmış. Annesi önde o arkada yürümüş. “olur anne!”</p><p>Yirmi sekiz:</p><p>“Aldırma babana!&#8230; O hepimiz için korkuyor. Onun korkusu bizim ona duyduğumuz korkudan büyük!”</p><p>&nbsp;Başka olan şey bu. Merdivenler çıkılırken ikisi beni fark etmesin için peşlerine takıldıysam sebebi açık. Bir trajediyi kovalamak için; için ona yakalanmamak da. Cağnım! Bacakları çarparaktan döndürüyor merdivenleri. Rapt rapt rapt. Ve birdenbire yirmi sayısı: altın sarısı bir işleme, etrafında noel ağaçları.</p><p>Yirmi dokuz:</p><p>“Korkma kızım!”</p><p>Hayat, inandığımız ne varsa bir anlığına hepsini yerle bir edecek kadar uzun! Çalınan kapı buna delil oluşturabilir. Rabbimin beni ve ailemi cennetine alması dilenilecek tek muamma! Öylesi işimize geldiğinden mi bilmem. Fakat biz öyle bir aileyiz ki bizi boğan sıkıntılarımızdan ve acılarımızdan hatta arabesk olanları dahil; kaçınmak yerine peşi sıra düşen türdeniz. Sözgelimi rabbimin nimet diyesine kullarına yağdırdıklarını biz kanırta kanırta almaktayız. Öyle bir ünlem. Yirmi numaradaki kadının kapısının tokmağına vurdukça dökülen incilerimiz istiridyeden “ah!” sancısylan çıkmaktadır. Otuz:</p><p>“Buyurun!..”</p><p>Otuz bir:</p><p>Saygıyla, el pençe duran Hatice; kızının omzuna elini atmış, yirmi numaradaki kadının meymenetsizliğiyle yüzleşmektedir. Kızı yaman bir şey söylemesin için eliyle kurduğu baskıya ne hacet!</p><p>“Kusura bakmayın Aysel Hanım! Bir yanlış anlaşılma olmuş belli ki. Size rahatsızlık vermişiz. İsterim ki biz bu yanlış anlaşılmayı düzeltelim.”</p><p>Otuz iki:</p><p>Halbuki kadının bu yanlış anlaşılmadan haberi yok. Anlamsız bakmaktadır. Minnacık açık tuttuğu kapıyla sanki sarayını ve mahremini bu yoksul şırpıntılardan gizlemektedir.</p><p>“Bir de yanlış anlaşılma diyorsunuz Hatice Hanım! Allah aşkına dalga mı geçiyorsunuz siz!.. Ne yanlış anlaşılması? Kızın düpedüz hırsızlık yapıyor, sen yanlış anlaşılma olmuş diyorsun!”</p><p>Otuz üç:</p><p>“Bakı…”</p><p>Otuz dört:</p><p>Öfkeyle keser annemin sözünü. O konuşurken lafının bölünmesi, üstelik bu had bilmezliği bir kapıcı karısının yapması mürted isnadı değil de nedir?</p><p>“Kesin! Bu terbiyesizliğin savunmasını yapmayın lütfen bana. Utanıp özür dileyeceğiniz yerde kalkmış karşıma gelmiş, kızınızı savunuyorsunuz! Böyle mi çocuk yetiştiriyorsunuz siz Hatice Hanım, ha, böyle mi! Yazıklar olsun!..”</p><p>Otuz beş:</p><p>Merdiven boşluğundan kulaklarımı kabarttığım bu işkence annem için ne anlam ifade ediyor acaba? Emin değilim. Ablamın öldürmek arzusuyla dolup taşan kalbinin korku ve öfkeyle çarpışının yankısını hissedebiliyorum. Yıllar geçtikçe çocukluğuma dair hatırladığım kâbus bu! Sürüklüyor beni… Ablam da muhtemeldir sürüklenmemek için kurtardı kendisini annemden.</p><p>&nbsp;“Bak abla! Bağırma anneme tamam mı! (Sümüğünü çekiştirdi) Asıl terbiyesiz olan sensin! Ben bir şey çalmadım tamam mı! Yalan söylem…”</p><p>&nbsp;Hele şu hırsızın söylediklerine! Arsız bu kız! Kesinlikle iyi bir aile terbiyesi görmemiş, cahil, çocuksa da masum değil ve eline geçse hanım olan Aysel’i bir kaşık suda boğabilir! Bir de çocuklarımızı bunlara arkadaş belliyoruz. Akran değil akbaba bu, akbaba! Aysel ne de bokça girişiyor imdada. Vur kahpeye Aysel, vur!</p><p>Otuz altı:</p><p>&nbsp;“Defol! Pis hırsız seni… Utanmaz ahlaksızlar defolup gidin dedim! Herkes görsün de bilsin hırsız olduğunuzu!..”</p><p>Ciyaklayan bu karı korkutuyor annemi. Kızına kızsa da yerin dibine geçmekten kurtulmak istiyor. Anlaşılan olmayacak böyle. Kesilmeyecek ciyaklaması yirmi numaradakinin. Ne yazık, Hatice mağlup! Kızının kolunu çimdikleye çimdikleye sürüklüyor aşağı. Ben de kayboluyorum ortadan. Böylece birkaç kat inilince bırakıyor annem ablamı. Rezil olduğumuzu söyleyip duruyor. Ablam dingin! Bir köpek gibi soluyor sakinleşmek için. Ve o gün anlıyor ben, ablasının dilindeki kekeme kuşu.</p><p>Otuz yedi:</p><p>“Noldu, ne dedi Aysel!”</p><p>Otuz sekiz:</p><p>“Nolacak! Böyle, böyle, böyle…”</p><p>Otuz dokuz:</p><p>“Anlaşıldı.”</p><p>Osman “anlaşıldı” dediyse tamam. Son çare. Kovulup da köye gerisin geri gitmemek için son çare. Babam içeri kaçan ablama sesleniyor sakince. Nedenini bilmiyorum ama “ben bağışladım kızım seni!” der gibi. Bir köpek gibi solumuş ve öylece sakinleşmişçe! Belki de annemin “böyle, böyle, böylesine” duyulan iman! Kızının bu hale gelmesinde, hırsız kalmasında suçu kendi yoksulluğunda arayan Osman, bir futbol kulübü batmasın için kafasına sıkan hemşerisi gibi göğüslüyor sorumluluğu. Ne melun bir fanatik!</p><p>Çıkıyor ablam kapıdan. Babama bakıyor kirişte. Babamın yüzü kırışmış. Haritaya benziyor, Türkiye ülkesine. Ben benzettim diye değil, sahiden kalıtım bir acı bizi daha da ülkesel kılıyor diye. Ağır ağır çıkılıyor merdivenden. Bu sefer babamın nasırlı elleri altında kalan ablamın omzu, ezilmekten ziyade yükseliyor gibi. Koruyan, kollayan… Devlet babadan ayrılan tek yanı; “güven kızım!” diyor. Burası istisna!</p><p>Kırk:</p><p>Yirmi numaralı kapı hiç kapanmamış. Komşulara dil döküp ablamın ve bizim nasıl bir vatan haini olduğumuzu anlatıyor. Gerekirse imza toplanmalı, bizden kurtulmalılarmış. Tekrardan merdiven boşluğunda konuşlanan ben, söylenen her söze yekpare şahidim.</p><p>“Aysel abla. Lafı çok uzatmayacağım. Konuşmayacağım da. Sen söyle ablam; bizim bir eksikliğimizi gördün mü bugüne kadar?”</p><p>Kırk bir:</p><p>Komşular toplaşıp gitti birdenbire. Dağıldılar. Benim merdiven boşluğunda konuşlandığım gibi kapı dürbünlerine yığıldılar. Bir “of!” çekip minnacık açıklığın önünde toparlandı ses. Güm.</p><p>“Osman Bey. Bak sen! Eksiklik falan mesele değil. Elini vicdanına koy da öyle konuş. Ben niye iftira atayım size? Ne kazancım var benim. Ben olanı söylüyorum. Gözlerimle gördüm yahu! Senin kızın elinde gördüm. Benim oğlanı dövüp almış. Oğlan söyledi ya bana! Kusura bakma ama fazlasını da sordum. Bana inanmıyorsan, bana itimat etmiyorsan getirim oğlanı da ona sor. Her gün harçlık veriyorum ben oğlana Osman Bey, her gün! Ne bileyim senin kızın benim oğlanı dövüp de parasını almadığını, ha! Allah aşkına elini vicdanına koy… Senin kızını biri dövs…”</p><p>Ya rabbi sülfür! Asla bakmıyor ablamdan yana. Çünkü ablamdan korkuyor Aysel. Çünkü ablam onun sırat köprüsü. Çünkü ablama bakarsa ateşe düşer, yanar. Bu nutku onun istediği üzre kapanmaz. Rabbim! Annem için ne menem bir duygu! O da benim alt katıma konuşlanmış. Duyar sahibi komşularımız niçin çıkıp da “ne zırvalıyor bu karı!” diyemiyor. Osman’ın dili sökük, ablamın hummasına yemin edebilirim. Biri yardım etse de kurtulsak! Uçurumdan atlayıp da tanrı tarafından kurtarılacağına inanan kimse yok mu? Lanet olsun… O günden sonra o gün her aklıma geldiğinde daha sıkı bağlarla bağlanırım rabbime. İçim ürperir. Metafizik.</p><p>Yazık! Bir kere bile bölmüyor babam, araya girmiyor. Sözüne sadık. Konuşsun, öfkesini kussun istiyor.</p><p>“Sizin için ben yardım topladım be yardım! Anlıyor musunuz Osman Bey… Kursağınızdan sıcak bir şey geçsin, çocuklarının üzerinde güzel kıyafetler olsun diye bütün apartmanda tek tek dolaştım ben. Erzak topladım, elbise topladım. Eline daha fazla para geçsin, maaşın artsın diye her ay daha fazla aidat verdim ben biliyorsun değil mi! Bu mu mükafatı Osman Bey! Ama bize müstahak! İyilik yapıp denize atmayacaksın bu devirde! (Bu cümle esnasında sağa sola çevrilen kafatası komşular da duysun içindir.) Anlaşılan her iyiliği yüzünüze kakmalı sizin! Ancak o zaman anlarsınız! İyilik nedir bilmeye insa…”</p><p>Kırk iki:</p><p>Babamın beli terden sırılsıklam olmuştu. Biraz daha terlese gömleği aşınacaktı. Titriyordu. Ya da sallanıyordu… Bilmiyorum. Düşse babam… Filmde olur; erkekler yaşlanınca kalbini tutar. Tutmasın. Babam ölürse! Babam ölürse ne olur? Kötü kokudan midemiz bulanmasın için onu gömeriz. Ya da güzel koksun için… Bir gülün tohumunu toprağın altına saklar gibi… Çiçek açsın için babam; onu gömeriz.</p><p>Baktı babam, güç. Zorlanıyordu. Kafasını kaldıracak güç boynunda yoktu.</p><p>“Oğlan içeride mi Aysel abl..”</p><p>Daha çok bir öksürüğe benziyordu. Aysel hanım anlam veremedi. “Ya rabbi sabır!” çekti. İçeriye, oğluna seslendikten sonra babama sitem etti, gürledi.</p><p>Kırk üç:</p><p>“Dur. Söyle yavrum, bu kız mı çaldı senin oyuncağını?”</p><p>Kırk dört:</p><p>“…”</p><p>“Gördünüz mü işte!” dercesine gövdesini kabarttı. Haklı çıkmıştı ya… Yalanın mahiyetine göre ablam hırsızdı, Osman ve Hatice vatana ve millete hayırlı evlat yetiştiremezlerdi. Biraz da vatan ve millet Osman’la Hatice’ye hayırlı olabilsinlerdi. Şimdi diyorum ya… O zaman diyemezdim. Annem ve Babam beni vatana ve millete hayırlı bir evlat sanıp mutlu olsunlar için her gece ev ödevinden kalkıp bütün binanın çöpünü dökerdim. Hayat. Annemin pırıl pırıl ettiği merdivenlere damlayan kanın “şıp” sesi ile babamın birbirine çarpan dişleri… Uzunca konuşmak için çabaladı babam. Elindeki ter ablamın omzuna da akmıştı. Suskusunu bozdu. Aysel’in arkasındaki kapı tokmağının süsüne bakarak yalvardı.</p><p>Kırk beş:</p><p>“Ben… Ne diyeceğimi… Haklısınız! Kızım için… Hatice de… Ben özür diliyorum Aysel abla. Bir daha olmayacak. Affedin. Büyüklük sizde kalsın. Ne olursu!&#8230;”</p><p>Diye devam etti ve devamında babamın ağzından çıkan tükürüklü dilenmeleri şimdi kendime tekrardan dinletmek istemiyorum. Ablam için de aynı şeyi söyleyebilirim. Bir daha konusu açılmadı. Hatta Aysel ablayla kimi zaman aramızda şakaların da süregeldiğini hatırlıyorum. Bir bayatlık vardı fakat sanki yalnızca zihinlerimizde… Açığa asla çıkmayacak yerlerimizdeydi. Aldırmadık. Babamın özür dilediği o an hafızamızdan çıksın diye hiçbir şey yapmadık. Hayat. Olağan karşıladık. Buna kendimizi inandırmak için…</p><p>Kırk altı:</p><p>“Estağfurullah Osman bey, olur mu!</p><p>&nbsp;Şu kadarcık işte. Özür dileyince halloluyormuş. Ağır ağır çıkılan merdiven daha ağır inildi bu sefer. Babam omzunu bırakmıştı ablamın. Trabzanlardan güç alıyordu. Kaybolmadım ortadan. Gözünün içine baktım babamın. Dönüp de bakmadı bile suratıma. Ablamı ve beni geride bıraktı. Olduğumuz yerde onun silinişini izliyorduk. Hayret. Hatice’ye de bir şey demedi. “Beni mi dinliyordunuz diye çıkışmadı. Biz de yakalanmamış farz edip bozuntuya vermiyorduk. İndi ve bitirdi merdivenleri babam. Eve girdi. Mutfağa geçti. Musluğu açtı. Ensesini, yüzünü, saçlarını ve boynunu ıslattı… Ellerinin arasına başını aldı. Aynı yerde, aynı biçimde…</p><p>&nbsp;Ayağına batan cam parçasının acısını duyumsadı. Hiçbir şey olmamış gibiydi; sakince ayağını kaldırdı ve çoraptan söktü cam kırığını. Sandalyeden doğrulmuştu. Pencereden dışarı baktı Osman. Osman benim babam. Pencereden gördükleri de dümdüz arabalar ve asfalttı. Kapıcının bir kutuya açılan deliklere benzeyen pencereleri. İsyan etmedi. Paketten bir dal sigara daha aldı. Hızlıca yaktı. Bir dumanı bütün gücüyle içine çektikten sonra vazgeçti. Musluğu tekrardan açtı. Sigarayı söndürdü. Biz artık içerideydik. Ablam çocuk odasına geçti. Çok sonra bir ses işittik. Ben oraya yöneldim. Kapıyı açtım. Duvara baktım, duvarın bitişiğine de. Tetris paramparçaydı.</p><p><strong>BERŞAN KOCA</strong></p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/tetris/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Toprağı Toprakla Pişirirler</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/topragi-toprakla-pisirirler/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/topragi-toprakla-pisirirler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mert ATAL]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Oct 2023 09:40:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11240</guid>

					<description><![CDATA[Şimdi akının yasına durduğum yaştayım. Yasımın yaşımı kemirdiği demde. Gül eskimiş bir fiil olarak uyuyor kundağında. Derler, doğduğun vahaya tükenişin ilk sayıklanışı olduğunu; yürüdüğün yola, başladığın yere döneceğini. Şimdi sandıklar içine konulmuş sandıkların kilidiyim. İçimden içeriye hapsettiğim yığınların ebeliğini yapmamı istiyorlar. Çığlıklar içinde kıydığımın kendim olmasını. Toprağı toprak içinde tutunca da kıydığı kendi olurmuş insanın. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şimdi akının yasına durduğum yaştayım. Yasımın yaşımı kemirdiği demde. Gül eskimiş bir fiil olarak uyuyor kundağında. Derler, doğduğun vahaya tükenişin ilk sayıklanışı olduğunu; yürüdüğün yola, başladığın yere döneceğini.</p><p>Şimdi sandıklar içine konulmuş sandıkların kilidiyim. İçimden içeriye hapsettiğim yığınların ebeliğini yapmamı istiyorlar. Çığlıklar içinde kıydığımın kendim olmasını. Toprağı toprak içinde tutunca da kıydığı kendi olurmuş insanın.</p><p>Şimdi ayazında bir tutam buz kesiyor ellerimi. Suyun öğüdünü unutan sesin öğüttüğü kalbimin yamasına kurşun döküyorum. Kötü ruhlar def, def, def&#8230; Oturup ağlıyorum gidişini çağırışıma.</p><p>Biraz önce vurdular Hiroşima’yı, bir eşkıya şehirde vurulmuş,&nbsp; çocuklar öfkenin fotoğrafıyla baharın yükünü çocukça sırtlanmış, anam yalvar yakar ellerindeki nasırları Allah’a gösteriyor, çiçekçiler büsbütün katillermiş; bir gazetenin üçüncü sayfa haberinde, yerde yatan karanfilleri görünce öğrenmiş oldum.</p><p>Şimdi boşluğun tufanında teslim oluyorum Musa’ya. Asayla bölünen kalbimi öpüyorum. Kaç Kızıl Deniz yutar bu boşluk bilmem, yetmez matematiğim zaten.</p><p>Zaten ben çocukken de üşengeç bir çocuktum, matematik işlemlerini babamın antenli telefonundan hesaplardım. Bu yüzdendir eksileni canım acıyınca fark edişim. Bu yüzdendir hiçe yutuluşum, kendimi boşluğun tufanında buluşum.</p><p>Şimdi oturup ağlamak için akımın yasına durduğum yaşı bekleyişimin sebebini bildin mi Asiye? Ya yüreğimde bölündükçe çoğalan kurtçuklara nasıl yenildiğimi?</p><p>Ömrümün kederinin, yaşımın yasını defalarca kez dövdüğü bu kavgada yiten de yenilen de bölünen de giden de benmişim.</p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/topragi-toprakla-pisirirler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Had/siz</title>
		<link>https://zamansizdergi.com/had-siz/</link>
					<comments>https://zamansizdergi.com/had-siz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Handan Kılıç]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Mar 2023 11:54:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://zamansizdergi.com/?p=11121</guid>

					<description><![CDATA[“Bu yaştan sonra” diye başladı cümlesine, gerisini dinlemedim. Oysa bir beş yıl önce ateşli tartışmalara girerdim. Her zaman kazanamazdım. Hatta karşımdaki bir laf cambazı ise zayıf noktamdan yakalayıp realist olduğum konulardan mevzuya girerek görünen çerçevemin sınırlarını hatırlatınca yumuşar, haklılığını kabul ettiğim bile olurdu. Fikri sabit biri olmadım hiç. Diretmem, aklıma yatarsa ikna olurum. Ama haddini [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p> “Bu yaştan sonra” diye başladı cümlesine, gerisini dinlemedim. Oysa bir beş yıl önce ateşli tartışmalara girerdim. Her zaman kazanamazdım. Hatta karşımdaki bir laf cambazı ise zayıf noktamdan yakalayıp realist olduğum konulardan mevzuya girerek görünen çerçevemin sınırlarını hatırlatınca yumuşar, haklılığını kabul ettiğim bile olurdu. Fikri sabit biri olmadım hiç. Diretmem, aklıma yatarsa ikna olurum. Ama haddini bilmek önemli bir konudur. “Bu yaştan sonra” diye akıl vermek haddini aşmanın resmi ifadesidir. Artık bu hadsizlere pabuç bırakmıyorum. Dalgalanmalarım olmuyor değil. Yıllarca “Çerçevelenip duvara asılmış bir hayatın yansıması” olarak yaşadıktan sonra çılgınlık yapmak kolay mı? İnsan, hayatı ıskaladığını ancak gün gelip çerçevenin kenarına oturduğunda, ayaklarını sallayarak olan biteni izlerken fark ediyor. Ve bir anda “Hadsizlerin söyledikleri doğru mu? diye korkuya kapılıyor. Dedik ya, kolay değil çerçeveden sıyrılmak!  Sudan çıkmadan balık bilir mi karayı? Kim hayat sandığı o normalden dışarı kolay kolay adım atar? Hangi balık kavağa tırmanmaya kalkar?  </p><p>Çerçeveler rengarenktir. Dışarıdan bakınca hepsi işlevsel ve yerinde güzeldir. </p><p>Yangın Talimatnamesi ile bir mandala, yılların emeği diplomayla yağlı boya bir tablo aynı çerçeveyle sergilenmez duvarda. Yine de hepsinin bir çerçevesi vardır ve amacı etrafını çevirdiği nesneyi en iyi şekilde görünür kılmaktır. Tabi bu kadar çeşit gösterilecek meta varken genel geçer kurallar belirlemek gerekir. Normal/olur/vasat sınırları işte böyle çizilir. Sonrası mahalledeki çerçevecilerin işidir. Onlar da en normalinden birkaç alternatif sunarlar. “Bu böyledir” der nokta koyarlar. Her şeyi bilir çerçeveciler, hadsizce sınır çizer.</p><p> “Bırak dağınık kalsın” dersin bazen. “Bitmemiş bu, eksik” derler: “Bir çerçeve olsaydı!” </p><p>Ağzı olan konuşur, fikrini merak ettiğin susar da sevmediğin ot misali hemen yanında bitiverenler, başlar önerilere, niyet okumalara.</p><p> Sordum mu? </p><p>Hayır!  Söylediklerinin bir önemi var mı? Hayır!  </p><p>Bak, bu kulağımdan girdi, birkaç takla atıp güldürdü beni, sonra tekmeyi yedi. Hop diğer kulaktan dışarı. </p><p>“Bu yaştan sonraymış!”  </p><p>Ayna dağıtmalı herkese, konuşurken bakması için. Özellikle de hadsizlerin krallarına. Kraliçeler sık sık bakarlar aynaya, içlerine, kalplerine, kurtlarla koşarken birbirlerine de. Bazen görürler içlerindeki kız çocuğunu, maskelerden soyunup yüzleştiklerinde. </p><p>Krallarınsa işi zor. Yolda buldukları ilk taşın üzerinde kala kalırlar çoğu zaman. Yorgunluk, zamansızlık bahanedir iç/dış yolculuklarına. Yine de aklı/izanı yerinde olanların şansı vardır, aynaya bakınca. İşte onlar “Kral çıplak!” diyen çocuğu duyarlar aynada. Doğru zamanda karşılaşırlarsa içlerindeki çocukla, kendilerine gelebilirler.  İnsanoğlu zamanla anlar ki, iyinin içinde kötü, kötünün içinde iyi gizlidir. Kimse siyah ya da beyaz kalamaz. Uslu çocuklar akıllı, yaramazlarsa boş beleş değildir. Ve vaatler hep yalandır. Şirinler bile. İyi bir çocuk olunca değil özgür bir çocuk olunca görünür güzellikler. Hem zaten ormanda beyaz iç donla gezen mavi küçük adamları görmek için çerçevelere sıkışmaya gerek yok. </p><p>Yaşsızdır aslında hayat! Yaşansın diyedir. Gelecek gelir mi bilinmez. Geçmiş geridedir, değişmez. Öyleyse her anı kıymetlidir, çerçeveletip asmak için değildir. Uslu bir çocuk yetiştirmek marifet mi? Üç yaşındayken koca koca adamlar/ kadınlar gibi konuşmak, davranmak ideal mi? Bunları olgunluk diye tarif etmek o çocuğu öldürdüm demektir. Zaten ölüler kalıplara, tabutlara daha kolay girer. Saçlarına kurdeleler bağlayıp kırmızı ayakkabılar giydirince de ses etmezler. Yatırınca gözleri kapanan porselen bebekler gibi güzeldirler. Vitrine koy, seyret, dokunma, dokundurma. Çerçevelerler hepimizi küçükten, gururla asarlar duvara. Ara sıra tozumuzu alır, yerimizi değiştirir, okşar, bazen konuşur ama yine yerine asarlar. Belli aralıklarla da yenilerler, konsepte uydururlar. “Büyüdün artık, eskisi gibi olmaz, çocuk değilsin, bu sana yakışmaz, daha iyisi olmalı, en moderni seç, hayır artık yeni gelinsin, süslü bir şeyler al, hiç anneye bu yakışır mı, evlat dediğin böyle olur” diye diye yeni çerçeveler sunarlar insana. Bu değişimler sadece çerçevecilerin işine yarar. Asana da asılana da hep zarar.  Öyleyse unutma! Cümleye “Bu yaştan sonra” ile başlıyorlarsa rengini solduracaklardır, sinsice kurulmuş tuzaklarla. Gül ve geç. Yoksa yerin hevesliler mezarlığı bu topraklarda. Hala konuşuyorlarsa ve kenarından bin bir emekle genişlettiğin çerçevende kalmalarını istemiyorsan “Hadsiz, haddi aşma” diyerek tekmeyi salla.  </p>]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://zamansizdergi.com/had-siz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
