Deneme

Yazım Alanında Bilinç Akışı Tekniği – (Bölüm 5)

Homo türümüzün temel ihtiyaçlarının beslenme, hayatta kalma ve türünü (libido) devam ettirme derdi/ ihtiyacı olduğunu varsayarsak ki öyle olmalı… Bu durumda homo cinsimizin çevresini tanıma/merak etme ve ihtiyaç giderme silsilesiyle ilgili öncelikli olanın inanç değil sanat olması gerektiği varsayımını başa almalıyız. Henüz dil yok iken veya disiplinsiz uğultular/sesler düzeyinde iken ihtiyaçlar ve doğaya, doğanın içindeki tehlikelere karşı zorunlu komünal hayat için semboller ve resimler en az söz dizimi kadar önemli ve gerekliydi türümüzün hayatında. Önce bunlara ihtiyaç duyuldu. Elli bin yıl öncesine kadar yaşadığı varsayılan mağara insanı olan Neandertallerin vücutlarını çeşitli tüylerle kapattığını, kemiklere çizgiler/şekiller çizdiğini biliyoruz artık; yani sanat… Tabii ki zaman on bin, yüz bin yıllarca yaşandıkça, yaşlandıkça, aslında aktıkça, yol aldıkça, yok oldukça destanlar/söylenceler/masallar/halk hikâyeleri/şiirler/öyküler/romanlar can bulmaya başladı. Bu arada masalın roman yolculuğuna çıkması; masalın kendini mitlerden kurtarmaya çalışmasıyla başlamıştır, tabii önce öyküye gebe kalarak… Bu cümleyi şu yüzden kurdum: Konumuz edebiyat, yazar ve roman. İleride bilinç akışı anlatım tekniği ile çakışma ihtimali olan “iç monolog, iç çözümleme,” yazım tekniklerinden de bahsetmemiz gerekir.

Yazarlar yazdıkları kitaplarında ölümsüz bir uykuya dalarlar! Kitaplar okunmuyorsa veya bilinmiyorsa yazar aslında ölmüştür! Bilinçaltı, anarşizan akan bir hafıza deryasıdır ve hiçbir otoriteyi takmaz doğalında çünkü kendisi bizzat otoritedir ama darmadağın bir otorite… Bilinç akışı anlatım/yazım tekniğinin çıkış noktası/kökeni psikanalizin babası sayılan S. Freud’un geliştirdiği, “Serbest/özgür çağrışım” yöntemidir. Freud, sağlıklı bir veri tabanını oluşturmak için terapiye aldığı hastasından/ danışanından hiçbir kural tanımadan, hiçbir uygunluk ve bağlantı takmadan dışarıdan gelebilecek uyaranlardan etkilenmeden hastasının içinden geldiği gibi konuşmasını/anlatmasını istiyordu. Yani bir yazar için bir anlamda bilinç akışı tekniği… Freud, istiyordu ki terapiye alınan hasta/yazar kendi bilinçaltısal iç dünyası dışında hiçbir yerden/odaktan etkilenmesin; yani geleni gizleme! Doğan hikâyeyi sansüre uğratma! Doğuma saygı duy!

Bence, iyi/işini bilen yazar; okuru ile karşılaştığı anda onu eserinin çeperlerine/derinliklerine çekip beraber dalmaya ikna edebilen yazardır. Özellikle feodal (inancın çok güçlü olduğu ve yığınları yönetmek/sömürmek vs. için ölüm korkusu/ödül umudu oyunlarının sürekli pompalandığı zaman ve mekânlar…) kalmış toplumlarda yazar istediği kadar iyi yazsın, istediği kadar güçlü yazsın; yazarın yaşam tarzı/duruşu siyaset dünyasının pusuya yatmış hesapları yüzünden okurun ve siyasetin merceği altındadır. Çünkü okur ölümsüzlük hayalini ölümsüz bir eserde/yazarda/liderde bulmak ister ve o yüzden yazarın her şeyi okuru ilgilendiriyordur çünkü siyaset dünyası çok iyi bilir ki yazar/düşünür tayfası isterse kurulan her pusudan toplumu/yığını haberdar edebilir; belki de o yüzdendi İskender’in Diyojen’in kapısına/fıçısına gitmesi…  

Sonuçta ölümsüzlük/iz bırakma ihtiyacı/isteği ilgili insanları pik noktası seviyesinde yazmaya teşvik ediyor. Bu nokta dışındaki yazar olma hesaplarını veya isteme derdini/dertlerini önceki bölümlerde izah etmeye çalışmıştım. Yalnızlık ve güvensizlik çağında beyni aktif bir insan kapasitesi yettiğince tabii ki kaleme/sanata belki de gaipten gelecek seslere/kurallara sarılır. On binlerce yıl önce henüz yerleşik hayata geçen insan da bunu yapmıştı, gündüz avlanır/çalışırdı, akşam da yatana kadar mitler/masallar/halk hikâyeleri anlatırdı; yaşadıklarını, hayal ettiklerini… İnsanoğlunun bu özelliği halen yaşıyor.

William Faulkner’dan bilinç akışlı bir örnek verip yazımıza devam edelim, “Söyle babana olmaz olur ben babamın yaratıcısıyım ben icat ettim onu ben yarattım onu kendim için söyle ona o iş olmayacak çünkü ben öyle değildim diyecek ve sonra sen ve ben çünkü bu yaratıkları seviyoruz” – Ses ve Öfke (çev. Rasih Güran, YKY) 

Jose Saramago’dan da bir örnek verelim, “Daha şimdiden arabalarından fırlayan birçok sürücü, arızalı arabayı trafiği aksatmayacak bir yere kadar itmeye hazır, arabanın kapalı camlarına vuruyorlar, içerideki adam başını onlara çeviriyor, önce bir yana, sonra öteki yana, bağırarak bir şeyler söylediğini görüyorlar ve ağız hareketlerinden, bir sözcüğü durmadan yinelediği anlaşılıyor, hayır, bir değil, iki sözcüğü, evet, bunu zaten, bunu zaten içlerinden biri kapıyı açmayı başardığında anlayacaklar, Kör oldum.” – Körlük (çev. Aykut Derman, Can) “Kör oldum.” ile öncesi arasında görünürde bir çağrışım yok.

Dikkat ettiyseniz ilk örnekte hiç noktalama işareti yok, yani anarşizan bir yazım tavrıdır. Kabullenelim veya yadsıyalım ama bilinç akışı yazım tekniğinin karakteri ve genetiği de budur. Sür git ve ne çıkarsa, yani çokça postmodern ve belki de ötesi…

İsmi geçen yazarların/düşünürlerin ezici çoğunluğu içki ve çapkınlık düşkünüydü ve ego/libido/megalo paradoksuyla ilgili,  “Neden?” diye sorarsak eğer; sanırım cevap belki de haklı olarak bilgi/bilme yükünde takılıp kalır; yazar/düşünür ve inanç tüccarlarıyla ilgili… Bilginin/davranışın evrenselliği/doğruluğu da tartışmalı olduğu için konumuz dışıdır. Yükünü taşıyamayan veya beyninde taşıdığı cevheri yerinde kullanmayı beceremeyen her kim olursa olsun karşı cinsine dadanıyor veya karşıt siyasetçisine ki siyaset ve siyasetçi sanat ve edebiyatın belki de görünmez gerçek katilleridirler asıl! Tabii ki bu durumlar tercihtir ve tercih bir haktır; başkasının haklarını gasp etmediği sürece patolojik olsa bile hak budur. Fakat bu durumlarda da erkek dişiye, dişi de erkeğe bir dert ve sorun olmuştur çoğu zaman. Maalesef ki kitlelerin/yığınların inanç ve zaaflarına/ihtiyaçlarına karşı inanç tüccarları az bir zekâ ile çok başarılı oldukları için (en azından içinde yaşadığımız coğrafya açısından!) biraz da teslimiyet kokan bir tercih/kabulleniş durumu dolayısı ile bu konu/durum da konumuz dışıdır, çünkü bu durum daha derin bilimsel/sosyolojik/psikanalitik araştırmalar/tecrübeler gerektirir. Ama şunu iddia edebilirim; normalde ‘megalomani’ tıp biliminde ruhsal bir hastalıktır fakat ne yazdığını bilen zeki bir yazarda bu huy varsa bu huyun/davranışın tıbbi bir hastalık olmayabileceğini, koşulların/okurun/bireyin duyarsızlığı ve kıymetbilmezliği yüzünden bir çeşit kendini değerinde tutma/stratejik bir öz savunma olabileceğini varsaymak istiyorum.

“Herkes önce kendi ölüsüne ağlar.” Kürt atasözüne binaen sözüm önce üzerinde yaşadığımız coğrafyanın yazar/düşünür ve siyasetçisinedir. Utanmaya, sıkılmaya, kızmaya, darılmaya hiç gerek yok; reel gerçekliklerimizle yüzleşmeyi göze alabilmeliyiz. Bizler bilmek istemesek de dünya biliyor ki Ortadoğu’da insanlar ezici çoğunluğu ile zengin olmak için siyasete girerler. Yine biliyoruz ki mesela batıda insanlar zengin olduktan/hayat tecrübesi kazandıktan sonra siyaset yapmak isterler. Zaten o yüzdendir ki elin siyasetçisi çoğunlukla bisiklet veya tek araba ile işine gidip yönetir ülkesini. Bizim coğrafyanın(Ortadoğu’nun) siyasetçileri ise zırhlı araç konvoyları ve koruma ordularıyla işine gider. Bir tavuk ölüsü için, bir emre itiraz edildiği için, ekili tarlaya kaçan bir inek için bir insanın yaşam hakkı ederinin bir kurşun olduğu zihniyet ve yaşam tarzımızda belki de birileri haklıdır! Ama gönül ister ki gerçekten haklı olsunlar çünkü bu kârlı döngünün devam etmesi için belki de çok derinlerde birileri satranç ve cirit oynuyordur sürekli ve oynarken derin/algısal oynuyorlardır. Bilince, bilinçaltına reklamlarda anlık slogan veya görsel hilelerle sesleniyorlardır ve seslendikleri kitlelere/okurlara bu sinsi oyunlardan bihaber olduklarına yemin billahlar ediyorlardır.

Ünlenmiş veya çok satan yazarların büyük bir kısmının bir danışman ve düzeltmen ordusuna sahip olduklarını belki de çoğu inkâr ediyordur. Aylar öncesinden röportajlar, programlar, kayırmalar, kıyaklar vs. Ne tuhaftır ki bu oyunları pazarlayanlar zaten razı da tuhaf olan alan/karşılayan da çoğunlukla memnun! Günümüzde edebiyat dünyasının en güçlü ve gerekli olan –eleştiri kültürü- yanı artık yerini -çok satmak için reklam- mantığına bıraktığı için eski tatlar, eski tatlı kavgalar çook gerilerde/dünde kaldı.

Bilinç akışı tekniği bu günden itibaren kuantum fiziği misali hayatın her alanına uyarlanabilir bir yazım/hitap tekniğidir, ayrıca aleyhimize rahatlıkla kullanılabilen tehlikeli bir alandır bilinçaltısal dünya! Aç iken bizi tok hissettiriyorlar, hiçbir şey bilmiyorken bizim bilge olduğumuzu zannettiriyorlar, bizi en ön saflarda savaşlara sürüklüyorlar ve bizlere bunca oyunları hak görenler bizi köleleştirdiklerini çözmeye/bilmeye çalışmamıza bile razı olmuyorlar; zalim olan biziz aslında! Aklımızdan, öz hayallerimizden, haklarımızdan vazgeçip direnmeyi değil de dilenmeyi kabullenmişiz. Yakın zamanda uyanacağız ama pisi pisine uyanacağız; yapay zekânın tanrısı iken bedenimizi, ruhumuzu, yaşam olanaklarımızı işgal edecek bu zekânın itaat kulu olarak uyanacağız, dilencilik haklarımız da elden gidecek ve bu sonucu sabırsızlıkla bekliyoruz/istiyoruz! Çünkü kaşınıyoruz ve kendimizi kaşıyan biz değiliz ve maalesef ki bu çeşit kaşıntıya da çoktan razıyız gibi…

Bizim coğrafyada bilim kurgu edebiyatı neden ölüdür/cılızdır veya yok denecek kadar azdır, hiç düşündünüz mü? Bilinç akışı yazım tekniğindeki yaratıcı olma koşulu bilim kurgu edebiyatının vazgeçilmezidir. Evet, bizim olan doğunun tarafında yazarlarımızı bu gerçekliklerden soyutlarsak veya arındırmaya çalışırsak önce kendimizi yanıltmış oluruz. Dünyamızın doğusu ve batısı temelinde edebiyat/düşün alanında bir kıyaslamaya/ortaklaşmaya gitmeye cüret etmek epey zorlu/zorlama bir girişim olur çünkü böyle bir çıkış zannımca ‘beş benzemezleri’ doğurur.  Mesela Beyrut’ta doğup kitaplarını Fransızca yazan (Fransa’da yaşayan) Amin Maalouf konumundaki bir yazarı ortak bir nokta varsayarsak Sadık Hidayet’in, “Kör Baykuş”una toslarız ya da Yaşar Kemal’in, “İnce Memed”ine…  Her bir tarafın farklı özellikleri, farklı güzellikleri vardır. Kaldı ki, “Doğunun Limanları” kitabının yazarı olan Maalouf batıda yaşadığı halde ve belki de batı mantığına sahip olduğu halde dönüp kendi genetik kodlarıyla kitaplar yazdı. Ama meseleyi ego/libido/megalo noktalarında ele alırsak ki aldık :)) sanırım meselenin doğusu veya batısı kalmaz. Bu arada Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülünü almış olması bu gerçekleri değiştirmez. Zaten günümüzün insanı/bireyi/okuru aslında bilinç akışı yazım tekniği ile uyumlu bir şekilde yaşıyor. Birey, aldığı veya saldırısına uğradığı dış uyaranları (obezite, güzellik, geçim/koltuk/şöhret derdi, adalet ihtiyacı, özgürlük hayalleri, fantezileri, kurtulmaya çalıştığı tabuları, gelecek kaygısı vs.) sayesinde çoğu zaman çaresizliğinden bilinçaltına sığınıyor/yöneliyor veya kendini tümden zamanın akışına bırakıyor, bu durum yazan/yazmayan herkes için geçerli. Ama birey/bireyimiz algı oyunlarına hâlâ balıklama atlıyor/inanıyor maalesef ve bu algı oyunlarında hâlâ tavşan çıkıyor/çıkacak…

Bilinçaltımın etekleri bana şöyle fısıldıyor; yakın zamanda libido daha çok plastik sex araçlarına dönüşecek, ego da mafyatik faşizan bir yapıya -belki de çoktan gelmiştir bile- Dert ve tercihin geleceği ise kocaman bir soru işareti! Şimdi ego/megalomani ve libido ile ilgili daha geriye, en geriye; mitolojik çağa gidelim çünkü yarına gidersek biz de duygudan arındırılmış yarı insan, yarı robotik (teknik parçacı/toplama) bir çağın duvarına toslayabiliriz. Duvarlara toslamamak için tecrübeye başvuralım! Kökeni Cilalı Taş Devrine kadar ve belki de daha da geriye giden Yunan mitolojisindeki dişi titan Kybele (Rhea)  çağına gidelim -ki bugünkü Urfa’nın tarihi isimlerindendir Ruha… -Onuruna her yıl mart ayının yirmi ikisinde yapılan şenliklerde ancak penisini (libido) kesenler tapınağa rahip adayı olarak kabul ediliyordu. Roma tahtına geçen İulianus’un toprak tanrıçası Kybele için yazdığı bir ilahide şöyle bir dize geçer, “Yüce Dionysos’un yavuklusu ey!” Dionysos, medeni değerleri destekleyen bir şarap tanrısıdır. İçki meselesi ile ilgili bir bağlantı yakaladık sanırım.- Hemingway ve Dionysos… Ki çoğu inançlarda hâlâ geçerli olan temel bir tercih ve ihtiyaç olan… Bu durumda geriye libido ve megalo meselesi kaldı; onu da tanrıların tanrısı, gökyüzü tanrısı olan Zeus ile örneklendirelim. Aslında ego/megalo meselesini de Zeus ile pekiştirebiliriz. Şöyle dediği rivayet edilir Zeus’un, “…Tanrılardan ve insanlardan üstünüm ben böylesine…” Fakat şöyle de bir fark var; Zeus, güç gösterdi, yaratıcı yazarlar/düşünürler ise, “bilme ve üretme” ayrıcalığını gösterdi. Hesiodos’a göre Zeus’un en az yedi karısı vardı, “Bilge tanrıça Metis, adalet ve düzen tanrıçası Themis, okyanus yaratıcısı Eurynome, bellek tanrıçası Mnemosyne, bereketin simgesi Demeter ki bu evlilikten yeraltı dünyası; ölüler ülkesinin tanrıçası Persephone doğar. Leto’dan tanrısal ikizler Apollon ve Artemis doğar; vs. vs.” Yani aslında tanrısal/düşünsel güç ve üretimin yolu ego ve libido ile kesişiyor çoğu zaman. Bu arada Zeus, bazen şekil değiştirerek yeryüzüne iner; mesela bir boğaya dönüşür Fenike Karalı Agenor’un güzel kızı Europa’yı sırtına alıp kaçırmak için. (Derman Bayladı’nın “Tanrıların Öyküsü” kitabından faydalanılmıştır. 4. Baskı: Say Yayınları, 2002)

Yani güç/akıl ve libidonun açlık oyunları… Adorno, “Egonun kendine verdiği değer aşkı soğutur.” diyor. Nietsche’nin sevgilisi Solome’nin Nietsche’yi terk etme sebebi Nietsche’nin bu huyları/düşünceleri//davranışları olabilir mi acaba? Ego ve libido her çağın vebasıydı, birileri için de nimeti tabii.

Toplumların en özgür bireyleri yazarlardır, yazarlar olmalıdır ve çoğu gerçek/özgür yazar bu yüzden hesap kitap yapmadan, hiçbir odağı/gücü takmadan yazmışlar/yaşamışlar/yaşatmışlar. Yazarları eleştiriyoruz da yaşam tarzlarıyla ilgili klasik bir atasözü de var hani, “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz!” Yazarlar/düşünürler zaten fikren ve zikren ateş ruhludurlar. Sen bu ateşin kıvılcımı, dumanı ve külü olmayı kabullenmişsen, tercih etmişsen bırakalım da kaotik ve paradoksik dünyalarında rahat yaşasınlar/uyusunlar.

Yazarları bu şekilde teraziye koyarken aslında biraz da karşıtları olan siyasetçileri tabii ki es geçmememiz gerekir. Çünkü siyaset de bir çeşit düşünce biçimidir. Siyasetçiler bu durumlarını inanç ve ideolojik tacirler kisvesi altında daha çok gizli bir şekilde yaşamak isterler çünkü kitlelere/gruplara şirin ve ikna edici görünmek isterler; belki de daha rahat sömürmek için bu gizliliğe ihtiyaç duyarlar. Şimdi geldik başka zorlu/çetrefilli sorumuza; yazar mı, siyasetçi mi? Ortadoğu tarlalarında tabii ki yazar çünkü yazar; istediğinde ortalığa mertçe sıçar, her bedeli göze alarak mertçe haykırır, itiraf eder, kabullenir… Siyasetçi mi? Sıçtığını göstermemek, kitlelere karşı deşifre olmamak için yedirip yutturmak için yırtılmış kıçını başkalarının elleriyle dikmeye çalışır. Tekrar hatırlatmak isterim; bu yazı dizimizin konusu bilinç akışı tekniğidir. O yüzden konular, paragraflar, geçişler birbirini beslemeyebilir ama konular, paragraflar, disiplinler birbirine fısıldıyor, fısıldamalı. “Konu nereden siyasetçiye geldi?” derseniz, “Bütün taraflar sahaya ve sahadakilere oynuyor,” derim. Buna tabii ki yazarlar ve siyasetçiler de dâhildir. Mesele binlerce yıl önce Asurluların aşk ve cinsellik tanrıçası İştar yani libido merkezinin en güçlü kadını/tapınağı, Bilge kral Gılgameş (siyasetçi/iktidar) ve Tapınak rahipleri yani din tacirleri halkın sırtından, bira eşliğinde sevişe sevişe, zenginleşe zenginleşe sefalarını sürmüşlerdir. Bugün süreç ve işleyiş çok da farklı işlemiyor.

Yüzyıllar, belki de bin yıllar boyunca yazar/düşünür tek kişilik bireysel cumhuriyetini ilan edip yaşamayı seçmeseydi belki de yazarların/düşünürlerin biyopsikososyal olarak ürettiğini siyasetçiler tüketemeyecekti. “Neden/ne alaka politikacılar/siyasetçiler?” diye bir sorunun karşılığı şu cevap olabilir mi? Yazarlar/düşünürler kendi dip kuyularına inmeye çalışırlar ama politikacılar düşünürlerin ürettikleri eserler/sözler sayesinde okurların/kitlelerin bilinçaltlarına sülük gibi yapışmaya çalışırlar. Belki de Diyojen’nin, ayağına gelen Büyük İskender’e demesi gereken söz şu olmalıydı, “Gölge etme, başka ihsan istemez yerine; zulüm etme, öldürme, öldürtme artık.” Ve belki de böylesi olası bir cevap işe yarayacaktı ama sonuçta edebiyat kişisel bir tecrübedir ve bu yüzden her yazar kendisinin okuludur. Tayin edici ise olası kusurlarıyla beraber yazar ve okurudur ya da siyasetçi ve taraftarı… Yazar/düşünür ne yapsın ki toplumun/yığınların politikacının güzellemerini/yalanlarını sevdiği yer ve zamanda?

Mesele düşün ve edebiyat dünyası olunca tabiatı gereği konu ister istemez çok katmanlı ve çok boyutlu oluyor. Yazım ve düşün dünyasında tavan yapmış bir ego; hayatı anlatan/yorumlayan/yön vermeye çalışan yazarın ortalığı politikacıya bırakması demektir ve böylesi bir durum her zaman yıkımlarla sonuçlanmıştır. O yüzden hadi libidosal meseleye takılmayalım ama yazar/düşünür ego bataklığına saplanacağına –anlamadım- diyen sıradan insanın düzeyine de inme cesaretini ve erdemini gösterse/gösterebilse daha sağlıklı/mantıklı ve insani değil midir? Yoksa daha yüzyıllarca ortalama zekâlılar ortalama üstü zekâlıları/yaratıcıları ve bütün ahaliyi keyiflerince yönetip güdeceklerdir. Bu arada ender de olsa çıkan yürekli/dürüst ve ahlaki siyasetçileri tenzih ederim. Nietsche’nin dediğidir, “Yaratma! Acılardan ve yaşamın hafife alınmasından büyük kurtuluş budur. Fakat yaratıcı olmak için çok acı çekmek, çok değişmek gerekir. Siz yaratıcılar; yaşamınızda birçok acı ölmeler olmalı. Onun için her ölümlünün savunanı olmalısınız.”

Bir yazma makinesi olan felsefe ustası Bertrand Russell güne bir saat yürüyüşle başlardı. Böylece güne nasıl başlayacağının planlarını daha baştan yapardı, yani bilinçaltı dünyasıyla daha günün başında yüzleşiyordu, hazırlığını yapıyordu.

J.P. Sartre olgunlaşana kadar yılda ortalama üç yüz kitap okuyordu, genelde her türlü kitap okuyordu. Çirkindi, kendisinden daha uzun boylu bayanlardan hoşlanıyordu, öğretmendi, öğrencilerine ceza ve not vermezdi. Belki de bu tavrı yüzünden, “Birey kendisinden sorumludur,” demiştir. Bir keresinde Sartre bir sahnenin başoyuncusu iken sahneye o kadar sarhoş çıkmış ki sahneden indirilmiş. Sartre bilinçaltı dünyasının; bir anlamda yeraltı edebiyat dünyasının en elit yazarlarındandır; felsefe ve dramadan beslenmiştir. Sartre, Joyce’nin de takipçisiydi. Yakın olduğu kadınlarına sayısız mektuplar yazmıştır. Banyo yapmaktan nefret eden Sartre başlarda hiçbir siyasi görüşü takmamıştır. 1940 yılının 21 Haziran’ında Almanlara esir düşüp dokuz ay hapiste yatmıştır. Varoluşçuluğun (ekzistansiyalizm) babasıdır. Hapisten çıktıktan sonra emperyalist emellere karşı direniş saflarına katılmıştır. Sartre’ın sahneye zil zurna sarhoş çıkma sebebi ne olabilir? Anlaşılmamak mı, ego mu, beklenti mi, ürettiği/yarattığı yaşamsal enerjinin aktığı mecralarda tatmin edici sonuçlar alamaması mı? Belki de hepsi veya hiçbiri…

Sartre yazmak için oturduğunda saatlerce kalkmazdı, nadiren başını kâğıttan kaldırırdı. Muhtemelen bilinçaltının derinliklerinde bir şeyler ararken ya yolunu şaşırıyordu ya da bilinç ve altı labirentlerinde kayboluyordu: Tabii bizim yolumuzu da kaybettiriyordu; kendi başına var olmayı bir türlü beceremeyenleri Kafka’nınkinden olmayan bir böceğe dönüştürerek… Sartre bahsedilen diğerleri gibi eğlenceye düşkündü, Hemingway kadar olmazsa da yazarlarla kavga ederdi. İlişkileri en uzun süren asıl sevgilisi ve feminizmin öncülerinden olan Simone de Beauvoir’du. Beauvoir, Sartre’dan biraz daha uzundu :)) “Kadın doğulmaz, kadın olunur,” sözünün sahibidir Beauvoir. Yine rivayet edilir ki Camus’nun Sartre’dan yediği yumruğun sebebi Camus’nun yakışıklı olmasıydı çünkü Sartre oldukça çirkindi. Bir de Sartre gittikçe sola kayarken Camus bulunduğu zeminden zerre kıpırdamamıştı. İkisinin kavgası Tolstoy’un Turgenyev ile yaptığı atışmalara benziyordu. Sartre, kurucusu olduğu varoluşçuluk akımının gereğini yapmamıştır. Sartre istisnalar dışında bir eylem adamı/insanı olmamıştır. Fakat 1970 yılında solcu bir yayın organı olan, “La Cause Du Peuple” gazetesinin iki yayımcısı tutuklandığında gazetenin başına geçmiştir ve Paris sokaklarında bu gazeteyi bazı dostlarıyla beraber satmaya çalışmıştır. Gazeteyi, De Beauvoir ile beraber satmaya çalışırken tutuklanmıştır Sebep, 1968 yıllarındaki öğrenci eylemlerine katılmaktı belki de… Bir yazarın entelektüel dürüstlüğü ve cesareti en kıymetli hazinesidir. Bir edebiyatçı gözüyle bakıldığında sanırım Sartre’ın şu sözü Sartre’ı Sartre yapmaya yeter, “Her şeyimi edebiyata yatırdım… Edebiyatın dinin yerine geçecek bir vekil olduğunu fark ediyorum.”

Kelimeler/cümleler var olmuş birer canlı idi Sartre için. Ben de şu kanıya varmış durumdayım; politik dünyanın bütün tanrıları sahtedir; peygamberleri de birer üçkâğıtçı… Oysa edebiyat dünyasının bütün tanrı ve peygamberleri gerçektir çünkü varlar; yerler, içerler, hata yaparlar, tercihlerini yaşarlar, eserlerini sunarlar vs. Sartre uluslararası bir çapkındı, Fransa’da, İtalya’da, Yunanistan’da vs. sevgilileri vardı; yapacak veya diyecek çok bir şey yok, “İnsanların genelinin sözleri doğru, davranışları ise çirkindir,” demiş Pisagor. Fakat bu durum yaratılanı yaralayabilir ama yok edemez. Daha dünün çocukları algısal çıkışlarla, belki de iftiralarla; sofrada yer kapma beklentileriyle, yavuz hırsız misali kocaman çınarları susturabiliyorlar, küstürebiliyorlar. Maalesef böyledir hayat; kurt kapanı, ağaçkakan, tilki ve aslan! Her alanda… Ama zaman daima sonunda aslına döner, yani yalan/dolan/algı/çıkar oyunlarına oynayanlar eninde sonunda oynadıkları oyunun kaybedeni olacaklar.

Dokunmamatik bir yazar/siyasetçi/okur olmamalı… Hayatın her zerresine dokunmadığımız durumda insan kaybeder, doğa kaybeder… Düşman/karşıt bildiğimiz/bellediğimiz geri zekâlı yüzümüz/yanımız/komşumuz kaybeder. İnsanoğlu hırslanıp zıvanadan o kadar çıkmış ki yaratıp gökyüzüne çıkardığı tanrısını/tanrılarını yeniden gözden geçirip hepsini tekrar yeryüzüne indirip/inşa edip kendisinin yok oluşuna gün gün şahit olacaktır maalesef…

Yazar: Gani Türk

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunudur. 2001 yılında yayınlanmaya başlanan ve yayını iki yıl süren Ütopya Kültür Sanat Edebiyat Dergisi’nin kurucusudur. Daha önce Söylem, Damar, Ütopya, Roman Kahramanları gibi edebiyat dergilerinde şiir, deneme ve yazıları yayınlandı. Yayınlanmış “Cennetin Havarileri, Zamansız ve Hazan Kıyısında Aşk” isimli üç romanı mevcut.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir