Ana Sayfa Edebiyat Eleştiri Zamanın Öte Yakası

Zamanın Öte Yakası

Zaman mefhumunun muhayyilemizde bıraktığı izleri takip ederek gerçeğe ve geleceğe ilerliyoruz. O “zaman” ki, tasavvur âlemimizin yegâne demirbaşı. Bir çınar gölgesinde bulduğumuz huzur ve göz açıp kapayıncaya kadar geçip giden hayatlar. Zamanın behrinde yankılanan bir mûsikî kulağımızda ansızın…

Geçmişi asırlar öncesine uzanan kadim milletlerin, yazılı olmayan kuralları vardır. Sözlü kültür ürünü olarak kuşaktan kuşağa aktarılan ve içtimai hayatın belirleyicisi olan bu kurallar, bir milletin geleceğine ışık tutan önemli mihenk taşlarıdır. Yüzlerce yıllık tecrübenin ürünü olan değerler, bir deniz feneri misali topluma yol gösterir. Geçmişini bilen, anlayan ve doğru yorumlayan her millet, geleceğine emin adımlarla ilerler. Bu sebeple aydınlığa ulaşma yolunda genç nesillere “dil ve tarih” şuurunun aşılanması elzemdir. Burada kastedilen “tarih şuuru” yalnızca savaş ve fetihlerden ibaret değildir. Bir medeniyetin sahip olduğu edebî, ahlâkî, mimarî, askerî, siyasî… değerlerin bütünüdür. Yârin zülfünü aklımıza düşüren bir gazel sesinde, sabahın seherinde yaprak sesinde, dervişin üflediği neyin sesinde ve daha nicesinde geçmişin izlerini görmek, kendimizi bulmak mümkündür. O hâlde, nasıl yol almalı aydınlığa? Perdeleri aralamaya nereden başlamalı? Hangi bahçeden doldurmalı bu heybenin yükünü?

Ey dil ey dil niye bu rütbede pür-gamsın sen

Gerçi virâne isen genc-i mutalsamsın sen

Şeyh Galib aşikâr eyleyivermiş sırrı. Evvela kendinden başlamalı insan!

Cevher de insan, hazine de insan. Her şeyden evvel eşref-i mahlûkât insan. Daha çok okumalı, araştırmalı, öğrenmeli insan. Dilin kapısını aralayarak uçsuz bucaksız deryalara dalmalı, hem sonra öğretmeli, üretmeli, zekânın zekâtını vermeli insan. Böyle bir nesille yetişen ve böyle bir nesil yetiştirme gayesinde olan insan, ne güzel insan…

Tavan aralarına gizlenmiş tozlu kitapların büyük bir merakla incelendiği, gazete kuponlarıyla verilen ansiklopedilerin didik didik edildiği, soba başında ninelerden dedelerden eski hatıraların dinlendiği zamanlarda yaşadım çocukluğumun en güzel yıllarını. Bunun için kendimi gerçekten çok şanslı hissediyorum. Çünkü öğrenme ve öğretme arasında geçen süreç çevre ile başlıyor, büyük bir zahmet ve emek gerektiriyor. Öğrenirken akıttığınız alın teri, ulaştığınız bilgiyi katbekat daha değerli kılıyor. Tüm zorluklara göğüs gererek ilim sevdasına yollara düşmek için evvela “talep etmek” icap ediyor. Bu sebeple “öğrenci ve talebe” kavramları arasında ciddi bir fark olduğunu düşünüyorum. Şimdilerde bilgiye ulaşmak o kadar kolay ki… Etrafımız gerekli-gereksiz bilgi ağlarıyla sarılmış vaziyette. Tek tuşla istediğiniz şeye -hatta bunun yanında istemediklerinize- rahatça ulaşmak mümkün. Bilgiye ulaşmak adına talep etme ihtiyacı ortadan kalkmışa benziyor. İnsan, kolayca öğrenip kolayca unutuyor. Çünkü ulaşmak için uğrunda çaba gösterilmeyen her şeyin ömrü kısa ve geçici oluyor. Buna binaen bilgiye giden yolda kullanılan usul ve esaslar da günümüzde geçerliliğini yitirmiş durumda. Oysa bu usuller yalnızca bilgiye giden yolu gösteren değil aynı zamanda onun kullanımını ve kalıcılığını da arttıran temel ögeler. Ahval buna uymayınca, öğrenme ve öğretme arasındaki silsilenin parçaları kopuveriyor. Halkaları birbirine bağlı olan bu sürecin mevcudiyeti o kadar önemli ki… Bir nehrin yıllarca aktığı yataktan sapması, hızla giden trenin raydan çıkması gibi tehlikeli bir durum bu zincirin kopması. Bir milletin kültürünü baştan aşağı şekillendiren değerlerdir bu nehirle birlikte akan. Bir toplumun gelecek nesillere mirasıdır bu trende yüklü olan…

Öğrenme ve öğretme arasındaki sürecin sosyal ve kültürel kopuşlarının yanı sıra aktarım mecrasında bambaşka bir sorunu daha var. Günbegün değişen ve gelişen dünyada dilimiz de büyük bir evrilmenin eşiğinde. Gündelik hayatta kullandığımız dilin kelime haznesi giderek azalmakta, anlamsız ve uyduruk sözcüklerle dilimiz katledilmekte. Elbette dil canlı bir varlık. Süreç içerisinde değişim gösterecek, başka dillerden kelime alıp başka dillere kelime verecek. Zira Türk dili, kökeni yalnızca Türkçe kelimelerden müteşekkil sığ bir dil değil. Türkçe, Türk milletinin yazılı ve sözlü kaynaklarında kullanılan, umumî ve içtimaî çevrede iletişimi sağlayan, kültür aktarımı yoluyla günümüze kadar ulaşan dilin genel adıdır. Tarih ve kültürümüzle iç içe geçmiş, dilimizle özdeşleşmiş, asırlar boyu kullandığımız binlerce yabancı kökenli sözcük var Türkçemizde ve bunlar bizim dilimizin zenginliği. Teknoloji üretirsin, hastalıklara çare üretirsin, bilimsel bilgi üretirsin ve bunlardan faydalanmak isteyen dünyadaki tüm milletlere kendi dilinle ürününü ihraç edersin. Dileyen olduğu gibi, dileyen kendi dilinde karşılık bularak bu kelimeleri alır. Buraya kadar da gayet normal lakin can sıkıcı asıl hadise, Türkçede var olan kelimelerin yerini alan uyduruk, anlamsız, ipe sapa gelmez kelimeler: Toplantı set etmek, down olmak, update etmek, off gününde olmak… Gündelik hayatta bu tür kelimelerin kullanımı o kadar arttı ki, kendi kendimize icat ettiğimiz uyduruk kelimelerle Türkçemizi katlediyoruz. Sözlükteki yüz binlerce kelime bitti mi ki böyle bir gereksinim duyuyoruz? Gündelik dilde insanların kullandıkları kelime sayısı binlere varmazken yeni kelimeler üretme eğiliminin sebepleri, başlı başına sosyolojik bir araştırma konusu olur sanırım. Kendi kimliğini feza çağı ekseninde tarife uygun gören nesiller, Latin Edebiyatının ünlü ozanı Horatius’un “Od’lar I, xi ?” özdeyişini şiâr edinmişçesine “gününü gün ederek”, o ânın gerektirdiklerini yerine getirerek hayata tutunmaya çalışıyor. Mevzubahis ânın gereklilikleri ise diziler, internet ortamı ve sosyal medya aracılığıyla gençlere aşılanıyor. İnsanlar, gerçek hayattan giderek uzaklaşıp sanal bir dünyada yaşamaya başlıyor. İçinde bulunduğu doğal yaşamdan kendini soyutlayan ve etrafından bîhaber olan insan bir süre sonra çevresini göremez, gördüklerini tanıyamaz hâle geliyor. Ağaçların dallarına uçarak konan bir canlı gördüğü vakit “kuş kondu” diyor. Kuş mu kondu? Karga, güvercin, keklik, saka, kumru, atmaca… Bunlara ne oldu? Her gün önünden geçtiği parklarda, bahçelerde yetişen bitkilerden ne kadar da habersiz. Çiçek deyip geçiveriyor; sümbül, lale, menekşe, nergis, sardunya, karanfil… Nerede kaldı? O hâlde öz varlığımız gölgesinde filizlenen gençlerde farkındalık oluşturabilmenin ilk gerekliliği; gerçek hayatla olan bağlarını kuvvetlendirecek dil şuurunu onlara aşılamak, geçmişin hazinesiyle geleceği tasavvur edebilecekleri estetik zevklerle yoğrulmuş bir fikir ortamını oluşturmaktır.

Nasıl ki mimarîde, musikîde estetik bir kaygı güderiz, dildeki estetiğin ölçüsünü de elbette Tanpınar’da aramak lazım gelir. Ahmet Hamdi Tanpınar; ilmî bakış açısı, zarif üslubu, etkileyici anlatımıyla Türkçemizin yüz akıdır. Onu anlamak, geçmişle bir bağ kurup günümüzle yüzleşmektir. Tanpınar, yalnızca geçmiş ya da gelecekten bir olguyu bize anlatmaz. Eserlerinde kullandığı kelimeler âdeta kendi aralarında hasbihâl eden insanlar gibidir. Sayfalar çevrildikçe, gırnata ezgileriyle muhayyilede raks eden bir çenginin humârlığına gark eder insanı, alıp götürür uzaklara. Bununla birlikte eserlerinin bambaşka bir tılsımı daha vardır ki onu ancak yaşayarak idrak edebilirsiniz. “Tanpınar, bahar gibidir; ömrün her baharı aynı kıymette değildir.” Gerçekten de her yaşta farklı hazlar yaşatır insana Tanpınar. Genç iken yaşanılan baharların kıymetini olgunlaştıkça anlar insan. Kim bilir yaşlılıkta daha nice baharları anıyordur insan…

İmkânların dahlin sınırlarını zorladığı şu zamanlarda hem yolunu hem yönünü yitiren, -dahası- bunları ararken kendini kaybeden insanların var olduğu bir çölde durup dinlenmelik, oturup düşünmelik bir vaha gibidir Tanpınar. Onu okurken hem yüzüp hem de içebileceğiniz berrak su ile dolu bir havuzun içerisine dalarsınız. Dizelerle hemhal olup hülyalara yol alırsınız. Dede Efendi’yle sohbet edip Itrî’yi anlarsınız. Zamansız Bursa’da dolanırken Antik Yunan’a uğrarsınız, çocuklarını yiyen Kronos’u tanırsınız. Bir bakmışsınız ki Bakî’de Valery’i, İstanbul’da Paris’i görmeye başlamış; Proust’a yoldaş olmuşsunuzdur. İşte bu sebeptendir ki Kerem’in Aslı’ya hasreti, göğün toprağa rahmeti, annenin yavrusuna şefkati ne ifade ediyorsa, Tanpınar için de “dil” odur. Mücevherin kıymetini sarraf bilir ancak, ne bilir kalaycı demirden bakırdan başka. Susuz topraktır yağmuru filizlerle karşılayan, ne bilir ki vuslatta tutuşup da yanmayan. Gündüzü geceye sormak lazım mîrim, o değil midir dur durak bilmeden peşinden koşan… Ne şanslıyız ki bize geçmişimizi hatırlatacak ve bizi yeniden gökkuşağının renklerine boyayacak bir dile ve o lisanı ince işçilikle sanata dönüştüren büyük yazarlara sahibiz. Ne zaman ki derin bir nefes çeksem güneşli günden içime, gökyüzüne bakıp Tanpınar’ı anıyorum ben. Ne zaman ki Tanpınar’ı alsam elime, aynada özümle yüzleşiyorum ben…

Önceki İçerikKırılgan Kitap “Güncel Sanat Üzerine Yazılar”
Sonraki İçerikBalığı Güldüren Masallar
Gökhan Özbek
1989 yazında Ankara’da açtı gözlerini dünyaya. Ayazında büyüdü, yokuşlarında serpildi yitik kentin. Çuvallara saklanan yasaklı kitapları bulduğu gün bıraktı çatı katında oyunlar oynamayı. Yanık kâğıt kokusunda sevdi halkçı şiirler okumayı ve meyletti Evkaf Apartmanı’nın gölgesinde öyküler yazmaya. Gün geldi, düştü ‘eski’miş denilen ‘edebiyat’ın peşinden yollara. Sivas-Bilecik-Eskişehir seyrüseferinde lisans, yüksek lisans ve doktora serüvenleriyle yoğruldu. Hamdı pişti; yanmak derdine düştü. Özünde harlanan köz, kaleminde söz oldu. O gün bu gündür var; kendini bulana kadar okur, kendini kaybedene kadar yazar.

2 YORUMLAR

  1. Son zamanlarda okuduğum en kıymetli eleştiri sanırım. O kadar güzel anlatılmış ki her gün bu gerçeklerle yüzleştiğimizi ve aslında hiç fark etmeden geçip gittiğimizi anladım. Hiç bitmemesini dileyerek getirdim yazının sonunu. Tavsiyelerinixden yola çıkarak birçok not aldım,öğretmen arkadaşlarımla paylaşıp en azından kendi okulumda bir farkındalık yaratabilirim diye düşünüyorum ve daha çok yazmanızı diliyorum.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz