Zamansız Dergi artık Android uygulamasında.

Google Play’den indir

1 Kasım 2026ISSN 3150-0757

Zamansız’ın seçtiği kitaplar satışta Kitap Mağazası

MORUN POETİKASI:İMGE, BELLEK VE DİRENÇ – AYDIN BİÇEN İLE SÖYLEŞİ

1987 yılında Batman’da doğan sanatçı, 2012 yılında Dicle Üniversitesi Resim Öğretmenliği Bölümünden mezun oldu. Sanat pratiğinin kuramsal arka planı, 2023 yılında tamamladığı Savaş Mağduru Çocukların Resim Sanatına Konu Olması Üzerine Bir Değerlendirme‖ başlıklı yüksek lisans teziyle şekillendi. Aydın Biçen, Diyarbakır Sanat İnisiyatifi’nin kurucu üyelerindendir ve bağımsız çağdaş sanat üretiminin gelişimine katkı sunmaktadır. Sanatçı, üretimini Diyarbakır’daki atölyesinde sürdürmektedir.

1. Sanatçı kimliğinizi ve bugüne uzanan üretim yolculuğunuzu nasıl tanımlarsınız? Sanat eğitiminize ve bugünkü üretim pratiğinize uzanan yolculuğunuzda sizi biçimlendiren temel deneyimler neler oldu? Sanatla kurduğunuz ilişkiyi belirgin biçimde dönüştüren bir karşılaşmadan söz edebilir misiniz?

Çocukluğumdan beri resim yapıyorum. Tam olarak ne zaman resim çizmeye başladığımı hatırlamıyorum. Lise yıllarıma kadar hiç resim öğretmenim olmadı. Ortaokul yıllarında müzik öğretmenim, resme olan yeteneğimi tesadüfen fark etti ve kendimi tanımama yardımcı oldu. Sanatla ilişkim o yıllarda şekillenmeye başladı ve zamanla hayatımın vazgeçilmez bir parçası hâline geldi.

Üniversitede resim eğitimi aldım, ardından öğretmenliğe başladım. Bir yandan mesleğimi sürdürürken diğer yandan resim yapmaya devam ettim. Ancak yüksek lisans süreci benim için yeni bir sayfa açtı. Tez hocam İsmail Ateş ile tanışmam, sanat hayatımda yeniden bir başlangıç yapmama ve kendime farklı bir gözle bakmama vesile oldu. Bu süreçte üretimime, ele aldığım konulara ve resim aracılığıyla ne anlatmak istediğime dair daha derin bir sorgulama içine girdim. Kendime özgü bir anlatım dili ve teknik geliştirme arayışım da bu dönemde belirginleşti.

Bugün resimlerimde çocukları merkeze alarak savaşları, iktidarı, kapitalizmi ve toplumsal çelişkileri ele alıyorum. Çocukları yalnızca masumiyetin simgesi olarak değil, dünyada olup bitenlere tanıklık eden, sorgulayan ve gerektiğinde karşı duran özneler olarak görüyorum. Benim için resim yapmak, düşündüklerimi tuvale aktarmanın ötesinde, yaşadığımız dünyaya dair sorular sormak ve izleyiciyi de bu sorgulamanın bir parçası hâline getirmek demek.

Aydın BİÇEN, Gravity (Yerçekimi), 150×150 cm, Tuval Üzerine Akrilik Boya, 2026.

2. Yüksek lisans çalışmanızda savaş mağduru çocukların resim sanatındaki temsilini ele aldınız. Akademik araştırmanız ile sanatsal üretiminiz arasındaki ilişki nasıl şekillendi? Bir meseleyi kuramsal olarak incelemekle onu resim aracılığıyla görünür kılmak arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?

Yüksek lisans tezimi hazırlarken savaş mağduru çocukların sanat tarihinde nasıl ele alındığını araştırdım. Bu çalışma, zaten üzerinde düşündüğüm bir meseleyi daha derinlemesine incelememi sağladı. Ama akademik araştırmayla resim yapmak benim için aynı şey değil. Araştırırken kaynaklara, sanatçıların yaklaşımlarına ve çocukların nasıl temsil edildiğine bakıyorsunuz. Resim yaparken ise kendi düşüncenizi, itirazınızı ve dünyaya bakışınızı ortaya koyuyorsunuz.

Benim açımdan asıl mesele, savaşın çocuklar üzerindeki etkisini tekrar tekrar göstermekten ibaret değil. Çünkü çocukları yalnızca acı çeken, yardıma muhtaç insanlar olarak göstermek de onları belli bir kalıba hapsetmek anlamına gelebilir. Ben resimlerimde çocukları sorgulayan, tanıklık eden ve gerektiğinde karşı duran figürler olarak ele alıyorum. Savaşın sorumlularını, güç ilişkilerini ve bu düzenin çelişkilerini görünür kılmaya çalışıyorum. Akademik çalışma bu konudaki düşüncelerimi derinleştirdi; resim ise o düşünceleri kendi dilimle ifade edebileceğim bir alan açtı. İkisi birbirini besliyor ama resim yaparken akademik bir metin yazmıyorum. Kendi sözümü, kendi imgelerimle resmetmeye çalışıyorum.

Aydın BİÇEN, Ball, 150×150 cm, Tuval Üzerine Akrilik Boya, 2026.

3. Eserlerinizde tekrarlanan mor figürler, çalışmalarınıza güçlü bir görsel bütünlük kazandırıyor. Belirli bir kimliğe veya coğrafyaya doğrudan bağlanmayan bu figürler, kendilerine özgü bir anlatı dünyası kuruyor. Moru seçmenizin ardındaki düşünce nedir? Bu rengin zamanla görsel dilinizin ayırt edici bir unsuruna dönüşmesi, figürlerinizin anlamını nasıl etkiliyor?

Mor rengini seçmemin arkasında, biraz da tarihe ve iktidara duyduğum itiraz var. Geçmişte mor boya, Akdeniz’de yaşayan bir tür deniz salyangozunun salgısından elde edilen, üretimi oldukça zahmetli ve pahalı bir renkti. Bu nedenle mor, özellikle Roma döneminde imparatorluk ve güçle özdeşleşmiş, kullanımı da belirli kesimlerle sınırlandırılmıştı. Papa ve imparator gibi dinî ve siyasi otoritelerin bu rengi kullanması, yönetme yetkisinin Tanrı tarafından kendilerine verildiği düşüncesiyle ilişkilendiriliyordu. Yani mor, yalnızca bir renk değil, aynı zamanda iktidarın ve ayrıcalığın bir göstergesiydi.

Beni düşündüren de bir rengin bile tarih boyunca iktidarın kontrolüne girmiş olması. Gücü ve yönetme hakkını kendinde gören bu anlayışın yarattığı eşitsizlikler, adaletsizlikler, yoksulluk ve zulüm, farklı biçimlerde günümüzde de varlığını sürdürüyor. Ben de bir zamanlar iktidarın ayrıcalığını temsil eden bu rengi, bugün iktidarı sorgulayan çocukların teninde kullanıyorum. Bir anlamda rengin tarihsel yükünü tersine çeviriyorum. Geçmişte gücün ve otoritenin simgesi olan mor, resimlerimde artık sorgulamanın, itirazın ve özgürleşme arayışının bir parçası.

Bu tercihimde sanat tarihinde morun figürlerin ten rengi olarak yaygın biçimde kullanılmamasının da etkisi var. Figürlerimin belirli bir millete, ırka ya da coğrafyaya ait görünmesini istemiyorum. Mor, onları alışılmış kimlik tanımlarının dışına çıkararak daha evrensel bir anlatının parçası hâline getiriyor. Zamanla bu renk, görsel dilimin ayırt edici unsurlarından birine dönüştü. Ancak benim için asıl önemli olan, morun yalnızca biçimsel bir tercih ya da görsel bir imza olarak kalmaması. Geçmişten taşıdığı iktidar ve ayrıcalık anlamıyla, bugün resimlerimde dile getirdiğim itirazın aynı noktada buluşması.

Aydın BİÇEN, The War Bankuet(Savaş Ziyafeti), 150X150 cm, Tuval Üzerine Akrilik Boya, 2025.

4. Pantomime serinizde beden ve jest, sözün yetersiz kaldığı durumlarda bir ifade alanı oluşturuyor. Çocuk figürlerinin tarihsel mekânlar ve endüstriyel unsurlarla karşılaşması, anlatınızda nasıl bir anlam kazanıyor? Bedenin bu resimlerdeki işlevini nasıl tanımlarsınız?

Pandomim üç resimden oluşan bir seri. Pandomim serisinde bedeni, sözcüklerin ötesine geçen evrensel bir anlatım dili olarak ele alıyorum. Çünkü bazen söylenen sözler gerçeği anlatmaya yetmez; bedenin duruşu, jestleri ve hareketleri çok daha güçlü bir ifade alanı oluşturabilir. Bu seride çocuk figürlerini tarihsel mekânlar ve endüstriyel unsurlarla karşı karşıya getirerek geçmişle bugün, insanla sistem ve bireyle iktidar arasındaki ilişkileri sorguluyorum. Çocuklar burada edilgen figürler değil; bulundukları mekânı sorgulayan, ona müdahale eden ve kendi bedenleriyle bir düşünce ortaya koyan öznelerdir. Pandomim benim için yalnızca bir tiyatro biçimi değil, aynı zamanda konuşmadan itiraz etmenin, görünmeyeni görünür kılmanın bir yoludur. Beden ise bu anlatıda hem düşüncenin taşıyıcısı hem de bir karşı koyma aracıdır.

Aydın BİÇEN, Pantomime-2, 150×150 cm, Tuval Üzerine Akrilik Boya, 2026.

Aydın BİÇEN, Pantomime-3, 150×150 cm, Tuval Üzerine Akrilik Boya, 2026.

5. Scapegoat (Günah Keçisi) eserinizde keçiler, çocuklar ve kurumuş bir zeytin bahçesi üzerinden suçun kime yüklendiği meselesi gündeme geliyor. Monument (Anıt) eserinizde ise çocukların birbirine uzanan elleri, dayanışma ve yeniden inşa düşüncesini çağrıştırıyor. Bu iki çalışma arasında suç, sorumluluk ve dayanışma bakımından nasıl bir düşünsel bağ kuruyorsunuz? Resim, toplumsal hafızada yerleşmiş anlatılara itiraz edebilir mi?

Günah Keçisi ve Anıt, farklı anlatılara sahip olsalar da benim için aynı düşünsel zeminde buluşuyor: İnsanlığın ürettiği sorunlar karşısında sorumluluğun kimlere yüklendiği ve bu sorumluluğa kimin itiraz ettiği. Günah Keçisi’nde tarih boyunca suçun ve sorumluluğun başkalarına aktarılmasını, kurumuş bir zeytin bahçesi ve keçiler üzerinden sorguluyorum. Burada çocukların keçileri bulundukları durumdan kurtarması, yalnızca bir merhamet eylemi değil, toplumun sorgulamadan kabul ettiği suçlama mekanizmasına karşı bir itirazdır. Anıt’ta ise bu itiraz, dayanışma ve birlikte yeniden inşa etme düşüncesine dönüşüyor.

Bana göre toplumsal hafıza değişmez değildir. Bazen tarih boyunca doğru kabul edilen anlatılar, sorgulanmadıkları için varlıklarını sürdürür. Resim sanatı tam da bu noktada devreye girebilir. Yeni bir gerçeklik dayatmaktan ziyade, yerleşmiş kabulleri sorgulatabilir, izleyiciyi kendi sorumluluğuyla yüzleştirebilir. Ben resimlerimde izleyiciye hazır cevaplar sunmak yerine, alışılmış düşünce biçimlerini yeniden değerlendirebileceği bir alan açmayı önemsiyorum.

Aydın BİÇEN, Scapegoat(Günah Keçisi), 150×150 cm, Tuval Üzerine Akrilik Boya, 2026.

Aydın BİÇEN, Monument(Anıt), 150×150 cm, Tuval Üzerine Akrilik Boya, 2026.

6. Masumiyet 2 eserinizde kanatlı heykelsi bir figürün çevresinde üretim yapan ve ona müdahale eden insanları görüyoruz. Tarihsel heykel, kutsallık ve masumiyet çağrışımları çağdaş insan figürleriyle aynı yüzeyde karşılaşıyor. Bu karşılaşmada geçmişin mirasını yeniden yorumlamak ile idealize edilmiş masumiyet fikrini sorgulamak arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Tarihsel imgelerle kurduğunuz ilişkiyi nasıl tanımlarsınız?

Masumiyet 2 eserinde melek figürünü, yalnızca dini veya tarihsel bir sembol olarak değil; doğum, yaşam, annelik ve yeniden var olma düşünceleriyle ilişkilendiriyorum. Atölyede iki kadının bir melek heykeli üzerinde çalışması ve başka bir kadının heykeli mor renkle boyaması, insanın kendi elleriyle bir anlam ve varlık oluşturma gücüne işaret ediyor. Mor renkle yapılan müdahalenin ardından heykelin dizleri üzerine doğrulmuş, kanatlarını açmış bir biçimde tasvir edilmesi, sanki cansız bir nesne olmaktan çıkıp hayata katılacakmış hissi yaratıyor.

Arka planda avuç içinde yeni doğmuş bebek, kadınlar, çocuklar, hamile kadınlar ve tamamlanmış heykeller ise bu anlatıyı genişletiyor. Ben burada kadını yalnızca doğuran değil, aynı zamanda üreten, biçimlendiren ve yeni bir yaşamın imkânını yaratan özne olarak ele alıyorum. Tarihsel imgeleri kullanırken amacım onları geçmişteki anlamlarına hapsetmek değil, bugünün düşünceleriyle yeniden buluşturmak. Masumiyet 2’de de melek imgesi üzerinden yaşamın yaratılması, korunması ve yeniden canlanması üzerine bir anlatı kuruyorum.

Aydın BİÇEN, Innocence -2(Masumiyet-2), 150×150 cm, Tuval Üzerine Akrilik Boya, 2026.

7. Resimlerinizde müze salonları, çerçeveler, anıtlar ve tarihsel mimari önemli bir yer tutuyor. Bu mekânlar, geçmişin nasıl temsil edildiği ve hangi anlatıların korunduğu üzerine düşünmeye imkân veriyor. Sanat kurumlarının kolektif hafızanın oluşumundaki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Resimleriniz aracılığıyla resmî tarih anlatılarını veya kültürel belleğin yerleşik biçimlerini sorgulamayı amaçlıyor musunuz?

Resimlerimde müze salonlarına, anıtlara, çerçevelere ve tarihsel mimariye yer vermemin temel nedenlerinden biri, tarihin nasıl yazıldığı ve nasıl hatırlandığı üzerine düşünmemdir. Tarih kitaplarında, anıtlarda ve müzelerde çoğunlukla savaşların kahramanlıkları, kazanılan zaferler, fetihler ve iktidarların başarıları anlatılır. Ancak aynı savaşlarda hayatını kaybeden yoksullar, yerinden edilen insanlar, göç etmek zorunda kalan aileler ve geride kalanların yaşadığı kayıplar çoğu zaman bu anlatıların dışında bırakılır. Benim eleştirim tam da bu seçici hafıza anlayışına yöneliktir. Tarih, yalnızca kazananların ve iktidar sahiplerinin hikâyesi değildir; aynı zamanda bedel ödeyenlerin, sesi duyulmayanların ve kayıt altına alınmayanların da tarihidir. Sanat kurumlarının kolektif hafızanın oluşmasında önemli bir gücü olduğunu düşünüyorum.

 Çünkü bir eserin müzede sergilenmesi, bir kişinin anıtlaştırılması ya da bir olayın tarih kitaplarına girmesi, toplumun neyi hatırlayacağını da etkiler. Ben resimlerimde bu yerleşik hafızaya başka bir pencereden bakmaya çalışıyorum. Amacım geçmişi yeniden anlatmaktan çok, anlatılmayanları görünür kılmak ve izleyiciyi şu soruyla karşı karşıya bırakmak: Bir zaferin hikâyesini anlatırken o zaferin bedelini ödeyenleri neden unuturuz?

Aydın BİÇEN, Museum Of Shame(Utanç Müzesi), 150×150 cm, Tuval Üzerine Akrilik Boya, 2025.

8. Tuval üzerine doğrudan boya dökerek çalışmanız, figüratif anlatı ile boyanın yüzeydeki hareketi arasında belirgin bir gerilim yaratıyor. Bu yöntemde rastlantı, sanatçının iradesi ve kompozisyon arasındaki sınır nasıl kuruluyor? Boyanın kendi hareketine alan açmak, resmin anlamını üretme sürecinizin bir parçası mı?

Tuval üzerine doğrudan boya dökmek, benim için yalnızca teknik bir tercih değil, resmin oluşum sürecine dâhil ettiğim bir ifade biçimi. Boyanın yüzeyde kendi hareketiyle oluşturduğu akışlara, dağılmalara ve lekesel ilişkilere alan açıyorum. Bu süreçte rastlantı önemli bir rol oynasa da resmin bütününü rastlantıya bırakmıyorum. Çünkü benim için sanatçının iradesi, tam da bu rastlantısal oluşumları seçme, yönlendirme ve anlamlı bir kompozisyon içerisinde değerlendirme aşamasında ortaya çıkıyor.

 Bazen boya, önceden tasarlamadığım biçimler ve ilişkiler ortaya çıkarıyor; ben de bu oluşumları resmin anlatısına dâhil ediyorum. Figüratif unsurlarla serbest boya hareketlerini bir araya getirmem, kontrollü olanla kontrol dışı olanın karşılaşmasını sağlıyor. Bu karşılaşma, resimlerimde hem görsel hem de düşünsel bir gerilim oluşturuyor. Dolayısıyla boyanın kendi hareketine alan açmak, benim için yalnızca biçimsel bir arayış değil; resmin anlamının üretildiği sürecin de önemli bir parçası.

Aydın BİÇEN, Hula Hoop, 150×150 cm, Tuval Üzerine Akrilik Boya, 2026.

9. Eserlerinizde kadınlar ve çocuklar çoğu zaman savaşın, toplumsal baskının veya tarihsel çatışmaların izlerini taşıyor; ancak figürlerinizi yalnızca mağduriyet üzerinden okumak yeterli görünmüyor. Acıyı estetik bir imgeye dönüştürürken, temsil ettiğiniz insanların deneyimlerini görsel anlatının malzemesine indirgememek sizin için ne ifade ediyor? Sanatçının tanıklık ile temsil arasındaki etik sorumluluğunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle eserlerimi acının estetik bir imgeye dönüştürülmesi üzerinden değerlendirmiyorum ve acının estetik bir unsur olarak gösterilmesine de karşı olduğumu belirtmek isterim. Benim için önemli olan, acıyı görsel açıdan etkileyici bir malzeme hâline getirmek değil, o acıyı ortaya çıkaran toplumsal, siyasal ve tarihsel koşullara dikkat çekmek. Resimlerimde kadınlar ve çocuklar yalnızca savaşın, baskının veya çatışmaların mağdurları olarak yer almıyor. Onları aynı zamanda düşünen, sorgulayan, itiraz eden, dayanışma kuran ve kendi varlığıyla söz söyleyen özneler olarak ele alıyorum.

Bir insanın yaşadığı acıyı temsil etmekle onu bir mağduriyet imgesine hapsetmek arasında önemli bir fark var. Ben bu ayrımı gözetmeye çalışıyorum. Sanatçının etik sorumluluğunu da tam burada görüyorum: Temsil ettiği insanların onurunu ve özne olma hâlini korumak, onları yalnızca izleyicide duygu uyandıracak figürlere indirgememek. Benim resimlerimde asıl sorgulanması gereken, acı çeken insanların kendileri değil, o acıyı üreten ve çoğu zaman görünmez kalan sistemlerdir.

Aydın BİÇEN, To run with the hare and hunt with the hounds(Tavşana Kaç Tazıya Tut), 150×150 cm, Tuval Üzerine Akrilik Boya, 2026.

10. Çağdaş sanatta politik ve toplumsal meseleleri ele alan eserler, zaman zaman düşünsel mesajlarının görsel dilin önüne geçmesi riskiyle karşılaşıyor. Sizce bir resmin düşünsel gücü ile estetik özerkliği arasındaki denge nasıl kurulabilir? İzleyicinin eserden belirli bir sonuç çıkarmasını mı beklersiniz, yoksa birbiriyle çelişebilen farklı yorumlara açık kalmasını mı önemsersiniz?

Ben resimlerimde düşünsel anlatının plastik öğelerin önüne geçtiğini düşünmüyorum. Aksine, sanat alanında yetkin kişilerin ve sanat eleştirmenlerinin değerlendirmelerinde de karşılık bulan görüşüm, resimlerimde plastik değerlerin öncelikle kendilerini ortaya koyduğu yönünde. Renk, leke, kompozisyon, biçim, doku ve figürler arasındaki ilişkiler ilk karşılaşmada izleyicinin görsel algısına hitap ediyor. Ardından bu görsel karşılaşma, izleyiciyi eserin düşünsel ve anlamsal katmanlarına doğru yönlendiriyor. Benim için plastik dil, anlatının önünde bir engel değil; anlamın keşfedilmesini sağlayan bir kapı ve yol gösterici unsurdur. Bu dengeyi korumak için üretim sürecinde özel bir çaba gösteriyorum. Çünkü yalnızca mesajını ileten ama resim olarak kendi varlığını ortaya koyamayan bir çalışmanın eksik kalacağını düşünüyorum.

İzleyicinin eserden ne anlaması gerektiği konusunda da belirli bir yaklaşımım var. Ben anlamı tamamen kapalı, yalnızca belirli bir entelektüel birikime sahip insanların çözebileceği gizemli resimler üretmeye çalışmıyorum ve bir gizem yaratmaya da çalışmıyorum. Resimlerimi öncelikle halkla, toplumla buluşturmak istiyorum. Bu nedenle anlatımımın anlaşılır ve doğrudan olmasını önemsiyorum. Bir izleyicinin eser karşısında uzun açıklamalara veya özel bir bilgi birikimine ihtiyaç duymadan, resmin temel meselesini kavrayabilmesini istiyorum. Elbette herkes kendi yaşam deneyimleri, birikimi ve duygularıyla esere farklı derinlikler katabilir. Ancak benim için önemli olan, izleyicilerin öncelikle resmin temel anlatısında buluşabilmesidir. Sonrasında bu anlatıyı kendi hayatlarıyla ilişkilendirmelerini, düşüncelerine ve duygularına taşımalarını bekliyorum. Çünkü bir resmin yalnızca gözle görülmesini değil, insanın zihninde ve kalbinde yaşamaya devam etmesini önemsiyorum.

Benim için sanatın gücü, anlaşılmaz olmakta değil; anlaşılır bir anlatıyla insanı derin düşüncelere sevk edebilmekte yatıyor.

Aydın BİÇEN, Hope(Umut), 150×150 cm, Tuval Üzerine Akrilik Boya, 2026.

11. İz–Bellek–Direnç sergisi, üretiminizde öne çıkan kavramları ortak bir düşünsel çerçevede buluşturuyor. Bugüne kadarki çalışmalarınızı geriye dönüp değerlendirdiğinizde, sanatınızın henüz yanıtlamadığını düşündüğünüz sorular neler? Bundan sonraki üretiminizde mevcut görsel dilinizi derinleştirmeyi mi, yoksa sizi farklı bir ifade alanına yöneltecek yeni arayışlara açılmayı mı düşünüyorsunuz?

Bu sorunun aslında birbirinden bağımsız iki konuyu ve iki ayrı soruyu içerdiğini düşünüyorum. İlk olarak, sanatımın henüz yanıtlamadığını düşündüğüm meselelerden söz edecek olursam; dünya siyaseti, toplumsal ilişkiler ve insanlığın karşı karşıya kaldığı sorunlar sürekli değişiyor. Tarih boyunca olduğu gibi bugün de her gün yeni çatışmalar, adaletsizlikler, güç mücadeleleri ve insani sorunlar ortaya çıkıyor.

Dolayısıyla sanat aracılığıyla ele alınabilecek, üzerinde düşünülebilecek ve henüz değinmediğim çok sayıda konu var. Bu nedenle üretimimi tamamlanmış bir düşünce bütünü olarak görmüyorum. İkinci olarak, bundan sonraki sanatsal yönelimime ilişkin şunu söyleyebilirim: Bir sanatçının kendi gelişimini tamamladığını düşünmesi ve bir noktada “Ben oldum.” demesi bana göre doğru değil. Çünkü sanatçı da yaşamın içinde sürekli değişiyor, gelişiyor, öğreniyor ve dönüşüyor. Gelecekte mevcut görsel dilimi ne ölçüde derinleştireceğime ya da beni farklı ifade alanlarına yöneltecek yeni arayışlara girip girmeyeceğime bugünden kesin bir cevap vermek istemem. Buna zaman içerisinde yaşadıklarım, gözlemlerim, duygularım ve dünyayla kurduğum ilişki karar verecek. Benim için önemli olan, önceden belirlenmiş bir sanat anlayışına bağlı kalmak değil, üretmeye, sorgulamaya ve öğrenmeye devam etmek. Çünkü sanatın canlılığını korumasını sağlayan en önemli unsurlardan birinin de bu sürekli arayış ve değişim olduğuna inanıyorum.

Aydın BİÇEN, Identity-2(Kimlik-2), 150×150 cm, Tuval Üzerine Akrilik Boya, 2026.

12. Son olarak, değişen dünyada bireyselliğin ve kişisel ifade arayışının öne çıktığı, sanat piyasasının ve ticari kaygıların üretim süreçlerini giderek daha fazla etkilediği bir dönemde, sanat ile toplum arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce sanat, toplumsal meselelerden uzaklaşarak bireysel bir ifade alanına mı dönüşüyor, yoksa tüm bu dönüşümlere rağmen toplumla bağ kurmanın yeni yollarını mı arıyor?

Bence sanat ile toplum arasındaki ilişki hiçbir zaman birbirinden bağımsız düşünülemez. Sanatçı, içinde yaşadığı toplumdan, tanıklık ettiği olaylardan ve dünyanın geçirdiği dönüşümlerden bağımsız değildir. Ben sanatçının yalnızca kendi iç dünyasına kapanan, bireysel ifade alanıyla sınırlı kalan bir üretim anlayışına sahip olmasını yeterli bulmuyorum. Elbette kişisel ifade sanatın önemli bir parçasıdır; ancak benim sanat anlayışımın merkezinde insan, toplum ve insani duyarlılık yer alıyor. Dünyada yaşanan savaşlara, adaletsizliklere, eşitsizliklere, çocukların ve kadınların karşı karşıya kaldığı sorunlara kayıtsız kalan bir sanat anlayışını kendi üretim pratiğimle bağdaştıramıyorum.

Kendi adıma ticari kaygılarla, kişisel beklentilerle ya da herhangi bir yönetimin veya çevrenin beklentilerine göre resim yapmıyorum. Birilerinin beğenisine, isteğine veya yönlendirmesine göre üretimimi şekillendirmeyi tercih etmiyorum. Resimlerimi kendi düşüncelerim, doğrularım ve insani duyarlılıklarım doğrultusunda üretiyorum. Gerektiğinde alışılmış kabullere, yerleşik düşüncelere ve güçlü yapıların oluşturduğu anlayışlara karşı radikal bir duruş sergilemekten çekinmiyorum. Çünkü sanatçının özgürlüğünün, yalnızca istediği konuyu seçebilmesinde değil, düşüncelerini herhangi bir baskı veya beklenti altında kalmadan ifade edebilmesinde yattığına inanıyorum. Sanat piyasasının ticari dinamikleri elbette varlığını sürdürecektir; ancak bunların sanatçının neyi, nasıl ve neden üreteceğini belirleyen temel ölçütlere dönüşmesine karşıyım.

Diğer taraftan sanatçının topluma karşı bir sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Bu sorumluluk yalnızca toplumsal sorunları resmetmekten ibaret değildir.

 Aynı zamanda sanatı toplumun farklı kesimleriyle buluşturmak, sınıfsal ve kültürel ayrımları aşarak daha geniş bir izleyici kitlesine ulaşmak için çaba göstermek de bu sorumluluğun bir parçasıdır. Sanatın yalnızca belirli bir ekonomik güce, eğitim düzeyine veya kültürel çevreye sahip insanların erişebildiği bir alan olarak kalmasını doğru bulmuyorum. Bir sanatçı, eserlerini farklı toplumsal kesimlerden insanların da anlayabileceği, kendileriyle ilişkilendirebileceği ve üzerine düşünebileceği bir anlatım dili geliştirmek için gayret göstermelidir. Ben de resimlerimde anlaşılır bir görsel dil kurmaya, izleyicinin eserle doğrudan ilişki kurabilmesine özellikle önem veriyorum.

Sanatın toplumla bağını koruması için sanatçıların da bu bağı kurma konusunda istekli ve sorumluluk sahibi olması gerektiğine inanıyorum. Çünkü sanat yalnızca sergi salonlarında var olan, kendi çevresi içerisinde dolaşan bir üretim alanı değildir. Sokakta, gündelik yaşamda, insanların hafızasında ve düşüncelerinde de karşılık bulabilmelidir. Benim için bir resmin değeri, yalnızca sanat çevrelerinde nasıl değerlendirildiğiyle sınırlı değildir; farklı toplumsal kesimlerden insanların o resimle karşılaşması, düşünmesi ve kendi yaşamıyla bir ilişki kurabilmesi de önemlidir.

Sonuç olarak ben sanatı bireysel bir ifade alanına hapsetmek yerine, insanla ve toplumla sürekli ilişki içerisinde olan bir düşünce ve ifade alanı olarak görüyorum. Sanatçının yaşadığı dünyaya karşı duyarlı olması, gördüklerini sorgulaması ve gerektiğinde itiraz edebilmesi gerektiğini düşünüyorum. Benim için sanat, yalnızca kendini ifade etmenin değil, başkalarının da sesini, yaşadıklarını ve görünmeyen gerçekliklerini görünür kılmanın bir yoludur. Bu nedenle üretimlerimde toplumsal meselelerden uzaklaşmayı değil, onlarla yüzleşmeyi ve izleyiciyi de bu yüzleşmeye davet etmeyi önemsiyorum.

Aydın BİÇEN, Cocktail, 150×150 cm, Tuval Üzerine Akrilik Boya, 2026.

Zamansız Dergi uygulaması

Google Play’den indir

Yazar

Gamze Kartal

Gamze Kartal, Dicle Üniversitesi Resim-İş Öğretmenliği Bölümü mezunu, Londra merkezli görsel sanatçıdır. Resim, kolaj, fotoğraf ve dijital manipülasyon alanlarında çalışan sanatçı, üretimlerinde beden, hafıza, kimlik ve algı arasındaki ilişkileri araştırır. El imgesini temel bir ifade aracı olarak kullandığı çalışmalarında kişisel ve kolektif hafızanın izlerini, temsil…

Tüm yazıları (14) →

Gamze Kartal’ın diğer yazıları

Son eklenenler

Yorum yazın

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

Zamansız Dergi artık Android uygulamasında.

Google Play’den indir