4 Eylül 2026

İzlenim

Samandağ Kitap Fuarı ve Hatay’da Yaşam

Şiirin, edebiyatın ve dayanışmanın buluştuğu Samandağ Kitap Fuarı’nda, 2025 Altın Defne Genç Şiir Ödülü’nü almanın onurunu yaşarken bu ödülü yalnızca şahsıma verilmiş bir edebiyat ödülü olarak değil, şiirin insanla, kentle ve hafızayla kurduğu ilişkiye dair olması inancındayım. Hatay’ın Samandağ ilçesinde…

Paulo FREİRE’nin Ezilenlerin Pedagojisi Kitabının EPİFANİ KİTAP TOPLULUĞU Tarafından Değerlendirilmesi

Ezilenlerin Pedagojisi Üzerine Birkaç Şey…          Damdan düşenin hâlinden kimin anladığını hepimiz gayet iyi biliyoruz. Empati ve farkındalığa vurgu yapan Türkçedeki bu söz kendimizi başkalarıyla ve onların dünyadaki durumuyla özdeşleştirmek istersek, sadece onların yaşadıklarının aynısını yaşarsak bunu anlayabileceğimizi öngören bir…

Söz ve Resim

Eğer benim gibi ilköğretim yıllarınızı 1980-90 lar döneminde tamamlamış ezberci öğretim müfredatına maruz kalmış bir bireyseniz nam-ı diğer Sosyal Bilgiler dersinin tarih kısmına giriş kısmına ait hafzlarınızda kalan bilgi muhtemelen aşağıdaki gibi olacaktır. Tarih öncesi dönem: Taş devri (Kaba Taş…

Göçer Kadınlar – Yazı ve Fotoğraflar

17 yıldır göçerlerin fotoğraflarını çekiyorum. Onlara misafir olduğum her seferinde yeni fotoğraflar çekiyorum, yeni şeyler öğreniyorum. Göçerlikle ilgili bana en ilginç gelen şey dağlarda kendilerine yetebiliyor olmaları ve doğa dilini ‘pusulu’ gibi kullanmaları…  Bu yazı, doğayla ‘pusulu’ konuşan ‘Göçer Kadınların’ günlük yaşamlarından bir kesittir, işte… *** Yaprakların solduğu, kuşların göçmeye başladığı, doğa ananın hepten kendini kış uykusuna hazırlamaya başladığı yılın son mevsimi… Göçmen kuşlar gibi onlar da yollara düşmüşlerdir şimdi. Yalnız bu mevsimde tek bir korkuları vardır, yollara erken düşen kar…   Kim bilir şu an çadırlarını hangi şehrin hangi kasabanın hangi köyün de kurmuşlardır. Belki de çadırlarını daha kurmamış, gecenin sessizliğinde bitmez, tükenmez dağ patikalarında yol yürüyorlardır. Gecenin müsait bir zamanında şehirlerden, kasabalardan, köylerden uzak, dağların kuytu bir yerinde sadece yıldızların ışıldadığı bir yere varıp konaklayacaklardır. Bu yer, mutlaka ya güneye bakan bir dağ yamacıdır, ya da poyrazın hüküm edemediği derin bir vadidir. Göçer kadınların gür sesi dağlarda yankı bulup gecenin sessizliği bozuluverdi mi, eşek ve katır yüklerinin urganlar çözülür, yere çadır kazıkları çakılır, tiftikten örülmüş “Konê Reş” dedikleri siyah kıl çadırların orta sütun direkleri yıldızlara doğru yükselir, yere çakılan kazıkların ipleri gerilir, kap kacak içeriye taşınır, döşek ve yorganlar çadırların içinde bir düzen içinde serilir. Bütün bunlar yapılırken göçer anaların sırtında bir yük vardır hep. Bir parçalarıymış gibi bu yük hiç mi hiç sırttan inmez. Göçer bir anne, mışıl mışıl uyuyan çocuğunu Kürtçe de “tûr” dedikleri sırt torbadan çıkartır, çocuk uyanır ve ağlamaya başlar.   Göçer anne, ay ışığında sütten sarkmış memelerini dışarıya çıkartarak ağlayan bebeğinin ağzına verir, ağlayan bebesini böylece susturur. Doymayacakmış gibi süt emen çocuk, ansızın gözlerini açar, annenin yüzüne bakar, doydum dercesine annesine şirince gülümser. Anne, binbir şirinlikle ona karşılık verir. Anne, onu sıkıca tutup sen benim her şeyimsin dercesine çocuğunu bağrına basar, pembe dudaklarıyla dünyanın en sıcak en uzun öpücüğü nar rengindeki yanaklarına kondurur. […]