4 Eylül 2026

Anı

Garip

Haydar amcamın, kangal cinsi köpek yavrusunu Sivas’tan getirdiği günü daha dün gibi hatırlıyorum. Haberi duyar duymaz kangal yavrusunu görmek için o gün köyde ne kadar çocuk varsa Haydar amcamgilin kapısının önüne toplanmıştık, Halbuki köyde köpek çoktu ancak söz konusu kangal…

Konyalı Kamil

İş arkadaşım Konyalı Kamil, dişlerini yaptırmak için aylardır fabrikadaki arkadaşlar arasında kulis yapıyordu. Bazen Alman kalitesi güzeldir. Alman dişçilerinde yaptıracağım arkadaş. Adamların her şeyi kaliteli bazen da fikrini değiştirerek “Yok arkadaş! En iyisi Türkiye´de yaptırmak, Atatürk boşuna ‘Beni Türk hekimlerine…

Ünzüle Teyze

Ünzüle teyzemi bundan tam 44 yıl önce daha 18 yasına bile basmadan seyyar satıcılık yapmaya başladığım günlerde gittiğim Buruncu adlı köylerinde tanıdım. Ünzüle teyze o zamanlar hatırladığım kadarıyla 50 yaşlarında ya var ya yoktu. Kendisi ufak tefek bir kadın ama…

Sandık

Sonunda buradayım. Avlu duvarı yerli yerinde duruyor. Babamın bir zamanlar hayvanlara kış yiyeceği olarak getirdiği bazen kangal, bazen ot yüklü at arabasının rahatlıkla geçtiği büyük tahta çatal kapı biraz yamulmuş, kanatlarından biri bir yerlere gitmişse de diğer kanat geçmişin bütün izleriyle öyle…

Babamın Cennetinde Bir Gün

Sıkılmadan, yorulmadan, yüzlerde eksik olmayan tebessümle sofraların yukarı çekilip akşam yemeklerinin damda yendiği, sıcak yemek buharlarının gökyüzüne bir bulut gibi karışıp oradan bereketini yeryüzüne yağdırdığı akşamlar. Elektriğin, araba seslerinin olmadığı; yemek sonrası, bir maestronun müziğe başlama işareti gibi bardaklara doldurulan…

Leçek

Her iki eli öpülesi bir adamdı babam. Çektiği tespihin kehribar kokusu işlerdi ellerine. Yanaklarından öpmüşlüğüm yoktur; biz eline eğilirken o başımızdan öperdi. Pek sarılmazdı, hatta hiç sarıldığını hatırlamıyorum… Ama uzun uzun bakardı bize tespihini çekerken, sevgi dolu merhamet dolu olurdu…

Bahar ve Libido

Bahar geliyor… Aylardan Nisan. Bu ay şakaya gelmez öyle, tüm kuzey yarım küre için tehlike sinyalleridir. Bahar geliyor kaçın! Şu insan vücudu nasıl bir şeydir arkadaş… Güneş ışığının çoğalmasıyla kış günlerinin bittiğine kanaat getiren beden içlik giymeyi, üzerine de iki…

Buğdayın Laneti

İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı. Yok yok! Öyle bir dinleme şekli kalmadı ya da benim için kalmadı. O Ses Türkiye yarışmasının jürileri misali koltuğa oturmuş, elim butonda, ilgimi çekecek seslere kulak kabartmış bekliyorum. – Abi, akşama bir tepsi baklavasına 10-11 halı saha maçı var. Geliyor musun? – Lan oğlum, bir saat top peşinde koşturup harcadığımız kalorinin daha fazlasını ödül olan baklavadan alacağız. Kârzarar hesabında zararlı çıkıyoruz. – Abi, okeye dördüncü lazım. Gelir misin? – Yürü git! Temel mantığı “Lazımsa al, değilse at.” olan bu salak oyunu oynamaktan vazgeçin artık. – Abi, akşama rakı balık yapalım mı arkadaşlarla? – Tövbe tövbe… Günah oğlum, hem karaciğer enzimlerim yüksek. – Abi, geçen bir kız gördüm süt gibi… Hani zeytin yutsa yutaktan mideye kadar takip edersin. – Len, sus! Ayıp! – Abi, ne olacak bu ülkenin hâli? “Belanı mı arıyorsun oğlum! Mahkemelik olacağız.” derken whatsapp’tan bir mesaj: Ev erzak listesi. İşte buna dönenemezlik yapamazsın. Bu hormonal bir şey.  Karşı koyamazsın, itiraz edemezsin, gerekçe sunamazsın. On kat yerin dibinde magmaya erişsen ya da fırlayıp termosferin dışına çıksan da dönüp dolaşıp varacağın yer, park sorunu olmayan bir marketin önüdür. O yufka,  maydanoz, tavuk, o bulaşık deterjanı alınacak. Athena grubunun solisti Gökhan gibi koltuğa yayılmışım; aniden yerimden kalkayım derken… “Anam anam anam!” diye feryad-ı figan edip elimi belime attım ağrıdan. “Hay atalarımın şarap çanağına!” diye bağırdım. Evet evet, atalarıma ana avrat düz gittim. “Bel ağrınla atalarının ne ilgisi var?” diyorsunuzdur içinizden. Anlatayım efendim: Bundan çok çok uzun zaman önce hatta on binlerce yıl önce, develere diken, insanı üzen yok iken, pirelerin henüz berber olmadığı bir dönemde, Türkiye-Batı İran Levant bölgesinde başladı her şey.  Geyiklerin peşinden koşan, meyve ağaçlarına tırmanan, o dağ senin bu dağ benim demeden bayır çayır dolaşan atalarımız aslanlar gibi geyiğini avlar, ateşini yakar ve avını pişirip afiyetle yerdi. “Yarına Allah kerim” der, bir güzel uyurdu. Stokçuluğun olmadığı biberin, patlıcanın, domatesin değil […]

Sıradanlığın Sıradışılığı

Sıradan olmaktan uzaklaşmak gibi bir gayretin içindeyiz, çoğumuz. Sıradanlıktan kaçarken çoğu defa sıradanca eğilimler, tutumlar ve davranışlar içinde debelenip dururuz. Her ne kadar algılar ve istekler sıradanlıktan üstünlüğe bir eğilim gösterse de, içinde hapsolduğumuz sıradanca davranış ve tutumların esaretindeyiz. Bunu fark etmem çok erken zamanlarda olan bir durumdu. Burada yanlış anlaşılmasın sıradanlıktan üstünlüğe terfi etmenin işareti değil, bilakis kendi sıradanlığımdan kurtulamayacağımı bilip haz almayı seçen biri olarak anekdotları zikredeceğim. Çoğunuzun gördüğü ama tanımlamadığı ve hepimizin çokça yaptığı sıradanlıkla buyurun bakalım! Orta son sınıftaydım, akıllı, efendi, çalışkan bir öğrenciydim, hem dersleri daha iyi dinlemek, hem de deniz hocanın parfüm kokusunu almak için ön sırada oturuyordum. Bir gün ders esnasında şu an hatırlamadığım bir yaramazlığı yapıp en arka sıraya postalanmıştım. İşte ne olduysa o gün o arka sıraya geçince oldu… En arkada oturunca kimseyi ensemde hissetmediğim o gün bir aydınlanma gelmişti. Görüş açım ile beraber düşünce sistemim de değişmişti. Herkesi her şeyi görüyordum, sınıf ineklerinin heyecanla parmak kaldırışlarını, birçok kişinin lacivert ceketleri omzunda saçlarından düşen kepeklerini. Herkesin ense tıraşını, ayağa kalkan kızlarının eteğinin buruşmuş hallerini. Teneffüste dışarıda o pileli etekler nasıl ütülü duruyordu anlamıyorum, o zaman nano teknoloji  de yoktu. Sanki bir padişahın halka karışması gibi çarşıya pazara inmesi gibi bir şeydi benimkisi, eğlenceliydi. Herkesin açığını görüyor tek başıma içten içe gülüyordum, üst üste platonik gülüşler serisi… Sınavlardan yüz puan almayı bırakmıştım, soruların tümünü bilmeme rağmen hepsini cevaplamıyor 85-90 arası puan alıyordum, 100 alıp dikkat çekmeye arkadaşlarımın haset ve nefretlerini almaya ne gerek vardı ki, satranç turnuvalarında birinci değil de ikinci olmayı seçiyordum bilerek yeniliyordum. İkinciyi kimse sallamıyor birinci göz önünde üçüncü sinirden çatlıyordu, üçüncü ikinciyi sallamıyor rakip olarak birinciyi görüyordu, birinci aslında ikincinin daha iyi olduğunu biliyordu, öğrenciler birinciden nefret edip, üçüncüye acıyorken ikinci yani  ben tüm bu olanları görüyor daha çok eğleniyordum. O gün yine anlamıştım ki gümüş altından daha […]