4 Eylül 2026

VAHAP AYDOĞAN : Sürreal Biyografi, Hafıza ve Sükût Üzerine Söyleşi

1. Öncelikle sizi tanıyalım. Vahap Aydoğan kimdir? Kendinizi ve sanatçı kimliğinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

İnsanın kendisini tanımlayabilmesi, sanıldığı kadar kolay bir meziyet değildir aslında. Ben kendimi, sürreal düşünmekten alıkoyamayan, sanatın ruhunu yaşamla buluşturan ve ikisi arasındaki sınırları kaldıran biri olarak tanımlayabilirim. Sanatın hayatın dışında değil, tam da hayatın içinde olduğuna inanıyor; bu anlayışla sanatı yaşamaya ve üretmeye devam ediyorum.

2. Sanatla ilişkiniz nasıl başladı? Sizi sanat üretmeye yönelten temel motivasyon neydi ve bu motivasyon zaman içinde nasıl değişti?

Sanatla ilişkim, biraz zorunda kalınmış bir ilişki gibi başladı. Örgün eğitim hayatım boyunca sınıfın içinde olup da derse bir türlü dahil olamayan, anlatılanlarla arasına mesafe koyan ve bundan dolayı giderek daha fazla sıkılan bir öğrenciydim. Sayılar, formüller ve benim aramdaki mesafe büyüdükçe, gözümün gördüğü şeylere olan ilgim başka bir yöne evrildi. Belki de zihnim, kendisine ait olmayan bir dilden uzaklaşıp kendi dilini görsellerin içinde aramaya başladı.

Bir gün Keçiburcu’na yakın bir bankta otururken bir serginin açılışına denk geldim. Sergiyi gezdikten sonra resme, heykele ve plastik sanatlara olan ilgim orada başladı. Onaltı yaşındaydım o zamanlar….

 Ben, “çocukluğumdan beri resim yapıyorum” diye anlatabileceğim bir geçmişe sahip değilim. Aksine, formal eğitim hayatım boyunca bir resim öğretmenim bile olmadı.

Çocukluğuma dair bakıldığında, yağmurdan sonra biriken kilden bir şeyler yapar, zaman zaman karalamalar da yapardım. Ama bunu “küçüklüğümden beri büyük bir merakım vardı” diye anlatan biri de değilim.

Bu yüzden benim sanatla ilişkimi bir motivasyondan çok, hayatın beni sanatla karşı karşıya getirmesi olarak görüyorum. Sanki şartlar, farkında olmadan sanatla aramda bir bağ kurulsun diye beni o noktaya doğru itti. Sonrasında ise bu bağ, zamanla benim için bir tercihten çok bir yaşam biçimine dönüştü.

3. Çalışmalarınızın merkezinde insan, hafıza ve kimlik gibi kavramlar önemli bir yer tutuyor. Bu kavramların sanat pratiğinizdeki karşılığı nedir?

İnsan, hafıza ve kimlik benim sanat pratiğimde birbirinden ayrılmayan unsurlar. Çünkü yaptığım işlerin çıkış noktası çoğu zaman insanın kendisi ve onun yaşamla kurduğu ilişki. Bir insanı anlatırken yalnızca bugününe değil, hafızasında taşıdığı geçmişe, yaşadıklarına ve bütün bunların onda bıraktığı izlere bakıyorum. Kimlik de burada şekilleniyor; insanın kendisini nasıl gördüğüyle, hayatın onu nasıl biçimlendirdiği arasında.

Bu nedenle sanat benim için bunları anlatmaktan çok, insanın yaşadıklarının onda bıraktığı izleri görünür kılma meselesi. Sürreal Biyografi de biraz buradan besleniyor.

4. Uzun yıllardır üzerinde çalıştığınız “Sürreal Biyografi” kavramını nasıl tanımlıyorsunuz? Bu yaklaşımı geliştirme ihtiyacınız nasıl ortaya çıktı?

İnsan yaşamının, dar bir perspektiften bakıldığında görüldüğü kadar tek katmanlı olmadığına inanıyorum. Bizi biz yapan şey, yalnızca bugün yaşadıklarımız değil; geçmişten taşıdıklarımız, unuttuklarımız, kırıldığımız yerler ve zaman içinde değişen düşüncelerimiz. İnsan, kendi hayatının içinde üst üste binmiş katmanlarla var oluyor. Bugün sahip olduğumuz düşüncelerin, inançların ve bakış açılarının bile bu katmanların zaman zaman kırılmasıyla yeniden şekillendiğini düşünüyorum. Belki de insanı anlamak, görünenin altında biriken bu katmanlara bakabilmekten geçiyor.

İnsanları dinlemek, onların anlattıklarının içinde görünmeyen tarafları aramak ve dinlediklerimi imgelere dönüştürmek zamanla benim için doğal bir üretim biçimine dönüştü. Bir hikâyeyi olduğu gibi aktarmak yerine, o hikâyenin bende bıraktığı izlerden gerçeküstü kompozisyonlar kurmayı sevdim. Biyografi çizmemin temelinde de bu arayış var.

Her sanatçının, yıllar içinde kendi bakışı, birikimi ve sanat anlayışı doğrultusunda şekillenen bir dili olduğuna inanıyorum. Benim biyografi çizmem de dünden bugüne uzanan, en başından belirlenmiş bir yol değildi. 26 yıllık sanat serüvenimin içinde biriken deneyimlerin, arayışların ve insan yaşamına duyduğum merakın zamanla bir biçime kavuşmasıydı. Sürreal Biyografi, benim için hazır bir üslubun adı değil; insanı anlamaya çalışırken yıllar içinde oluşmuş bir sanat dilinin adı oldu.

5. Bir insanın yaşam öyküsünü sanatsal bir anlatıya dönüştürürken nasıl bir yöntem izliyorsunuz? Gerçek ile hayal, kişisel hikâye ile sanatçı yorumu arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

Benim işlerimin temeli, her şeyden önce güven duygusu üzerine kurulu. Biyografisini çizeceğim kişilerle daha önceden bir tanışıklığım olmadığı için, çalışmayı mümkün olduğunca steril bir alanda yürütüyorum. Aramızdaki iletişim yalnızca yazılı olarak ilerliyor. Bu mesafe, benim için bir eksiklik değil; aksine, kişinin hayatına kendi varsayımlarımla müdahale etmeden yaklaşabilmemi sağlayan bir alan.

İnsanın doğumundan bugüne uzanan ve hatta geleceğe dair düşüncelerini açığa çıkaran sorular soruyorum. Amacım hazır cevaplar toplamak değil; cevapların içindeki imgeleri keşfetmek. Bazen bir kelimenin, bazen çocukluktan kalmış bir anının, bazen de kişinin geleceğe dair kurduğu bir hayalin içinde bir imge saklı oluyor.

Bulduğum imgeleri, kişinin hayatının birer işaretine dönüştürerek sürreal bir dille yeniden kuruyorum. Bazen tuval üzerinde, bazen bir nesnenin üzerinde… Böylece ortaya çıkan şey yalnızca bir resim değil, bir insanın yaşamından süzülmüş imgelerin başka bir gerçeklikte yeniden karşılaşması oluyor.

Gerçek ile hayal arasındaki sınırı özellikle korumaya çalışmıyorum. Çünkü insanın hayatı zaten ikisinin birbirine karıştığı bir alan. Bana anlatılan kişisel hikâye, benim için işin gerçeğini oluşturuyor; sanatçı yorumu ise o gerçeğin içinde saklı olan imgeleri ortaya çıkardığım yerde başlıyor.

Kişinin hayatına sadık kalıyorum ama onu olduğu gibi aktarmıyorum. Gerçekliği değiştirmeden, onun bende karşılık bulan izlerini kendi sürreal dilimle yeniden kuruyorum. Sanırım denge de tam burada oluşuyor: Hikâyenin gerçeği kişiye ait kalırken, o gerçeğin sanat eserindeki karşılığını kurmak bana ait oluyor.

6. Çalışmalarınızda semboller, metaforlar ve farklı malzemeler önemli bir yer tutuyor. Bir eserin görsel dilini ve kullanacağınız sembolleri belirlerken nasıl bir süreç izliyorsunuz?

Çalışmalarımda imza olarak gördüğüm bazı unsurlar, semboller ve metaforlar var. Doğunun en kadim kentlerinden biri olan canım Mardin’de doğdum. Sanırım çatlamış, kurumuş, hatta yer yer dökülmüş bir evrenden masmavi bir aydınlığa uzanan o silüeti biraz da o coğrafyadan aldım. Mardin’in taşında, ışığında, sessizliğinde ve birbirine yaslanarak ayakta duran yapısında gördüğüm şeyler, zamanla kendi görsel dilimin bir parçasına dönüştü.

Bunun dışında kullandığım malzemeler ve metaforlar önceden belirlenmiş bir repertuvara bağlı değil. Biyografisini çizdiğim kişinin özellikleri, düş dünyası, yaşadıkları ve hayatındaki ayrıntılar neyi gerektiriyorsa malzeme ve imge de oradan çıkıyor. Bazen bir nesne, bazen kendi kullandığı bir meta, bazen de yalnızca bir biçim o kişinin hayatında karşılığını bulabiliyor. Benim için önemli olan, kullandığım her şeyin o biyografide bir karşılığının olması.

7. Resmin yanı sıra video art ve enstalasyon gibi farklı disiplinlerde de üretimler gerçekleştiriyorsunuz. Disiplinlerarası üretim sizin için nasıl bir ifade alanı oluşturuyor?

Arkaik sanattan modern sanata, oradan çağdaş sanat alanına geçtiğinizde, bir çağın başka bir çağı geride bıraktığı her dönemde disiplinlerin birbirinin içine geçtiğini görürsünüz. Picasso’nun kolajlarından Kurt Schwitters’ın Merz anlayışına, Duchamp’ın pisuvarından Piero Manzoni’nin “boktan konservelerine”, Rauschenberg’in resimle nesneyi aynı yüzeyde buluşturmasından Joseph Beuys’un gündelik nesnelere ve eyleme yüklediği anlama kadar sanat tarihi bunun örnekleriyle dolu.

Bu yüzden disiplinlerin birbirinden kesin sınırlarla ayrılabileceğine inanmıyorum. Sanat tarihi biraz da bu sınırların sürekli yeniden çizilmesinin tarihi. Video sanatının ortaya çıkışı, performansın bir ifade alanına dönüşmesi ya da bir nesnenin galeride sanat eserine dönüşmesi hep bu dönüşümün parçaları.

Benim üretimimde de resim, video, enstalasyon ve nesne birbirinden bağımsız alanlar değil. Bazen bir düşünce tuvalde karşılığını buluyor, bazen bir nesnede, bazen de hareketli görüntüde. Disiplinler birbirini besliyor ve ben bu geçişleri katı bir çizgi olarak değil, anlatının doğal akışı olarak görüyorum.

8. SÜKÛT projesi nasıl ortaya çıktı? Projenin temel çıkış noktası ve sizi bu projeyi üretmeye yönelten düşünce neydi?

Sükûtun, çağımızın en gürültülü döneminde verilebilecek en net cevap olduğunu düşünüyorum. Çünkü bugün her şey konuşuluyor, görüntüleniyor ve hızla tüketiliyor; fakat bütün bu gürültünün içinde asıl meselelerin ne kadarının gerçekten duyulduğu tartışılır.

Sükût sergisi, toplumsal hafızada iz bırakan her konuyla yüzleşme ve onu yeniden karşılama ihtiyacından doğdu. Benim için bu sergi, unutulanı yeniden hatırlatmaktan çok, hatırladığımız halde üzerine sessizlik çöken hayatların karşısında durma çabasıdır.

Benim işlerim biyografi üzerine kurulu bir alan. Zamanla bana anlatılanlardan, verilen cevaplardan sonra hep bir sessizliğe gömülmüş yaşamların olduğuna şahit oldum. Görmezden gelinen, duymazlıktan gelinen, konuşulup sıradanlaştırılan her şeyin bir sükût içinde kaybolduğunu gördüm.

Günümüzde ise Gülistan Doku, Mahsa Amini, Mattia Ahmet Minguzzi, Roji Kabaiş ve kızımız Arin gibi isimlerin toplumsal hafızada yeniden bir sükûtun içine bırakıldığına şahit olduk.

Beni Sükût sergisine iten iki temel parametre vardı. Birincisi, bireysel hikâyelerin zaman içerisinde sessizliğe terk edilmesi; ikincisi ise toplumsal hafızanın unutma biçimiydi.

9. SÜKÛT’ta farklı dönemlerden ve coğrafyalardan yirmi kadının biyografisine yer veriyorsunuz. Bu hikâyeleri bir araya getiren ortak hafıza nedir ve bu yaşamlarla nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Ben Göbeklitepe ve Karahantepe’deki bulgulardan yola çıkarak, 20 farklı coğrafyadan 20 kadın biyografisini seçerek bir yol izledim. Bu yolculukta, eril yaşam biçiminin en eski dönemlerden bugüne kadar varlığını sürdürdüğüne şahit oldum. Kadının coğrafya fark etmeksizin farklı dönemlerde benzer biçimlerde görünmezleştirildiğini, susturulduğunu ve kendi hikâyesinin öznesi olmaktan uzaklaştırıldığını gördüm.

Bir yerde savaşın, başka bir yerde geleneklerin, başka bir yerde dinin ya da toplumsal düzenin içinde kadının sesinin nasıl geri plana itildiğine tanıklık ettim. İsimler, coğrafyalar ve zamanlar değişse de hikâyelerin birbirine benzeyen tarafları vardı. Kadınların hayatları çoğu zaman kendi iradelerinden çok, içinde bulundukları toplumların onlara biçtiği roller üzerinden okunuyordu.

Bu nedenle 20 kadın biyografisi benim için yalnızca 20 ayrı hayat değil; farklı coğrafyalarda birbirine değen, birbirini tamamlayan 20 ayrı sessizlikti.

10. Projede ele aldığınız biyografileri seçerken hangi ölçütlerden hareket ettiniz? Bu kadınların hikâyelerinde sizi özellikle etkileyen veya ortaklaştıran noktalar nelerdi?

Benim için bu biyografileri seçmenin ilk koşulu, o hayatın kendi döneminin ve coğrafyasının ötesine geçen bir şey söylemesiydi. Bu yüzden yalnızca tanınmış ya da trajik hikâyelerin peşinden gitmedim. Sanatçıdan öğretmene, bilim insanından gazeteciye, aktivistten işçiye, çiftçiden hayat emekçisine kadar birbirinden farklı yaşamların izini sürdüm.

Çünkü bir kadının hikâyesini değerli kılan şey onun ne kadar tanındığı değil, yaşadığı hayatın bize ne söylediğidir. Kimi dünyayı üreterek değiştirmeye çalışmıştı, kimi öğreterek, kimi yazarak, kimi mücadele ederek; kimi ise sadece hayatını sürdürebilmek için her gün yeniden direnmişti.

Farklı coğrafyalara ve farklı yaşam biçimlerine baktıkça, aralarındaki ortaklığın aslında çok daha derinde olduğunu gördüm. Savaşın, yoksulluğun, geleneklerin, toplumsal baskının ya da eril düzenin biçimi değişiyordu ama kadının kendi hikâyesi üzerindeki söz hakkına müdahale eden yapı çoğu yerde varlığını koruyordu.

Beni asıl etkileyen de buydu. Birbirini hiç tanımayan, farklı yüzyıllarda ve farklı coğrafyalarda yaşamış kadınların hikâyelerinde aynı sessizliğin izlerini görmek. Bu nedenle bu 20 biyografi benim için 20 ayrı hikâyeden çok, farklı zaman ve coğrafyalarda birbirine eklenen 20 ayrı tanıklıktır.

11. Sergide koç başları ve aynalar gibi güçlü semboller kullanıyorsunuz. Bu sembollerin SÜKÛT içindeki anlamı nedir ve izleyicinin sergiyle kurduğu ilişkiyi nasıl etkiliyor?

Koç başları benim için yalnızca görsel bir unsur ya da serginin estetik dilini tamamlayan bir nesne değildi…. çok daha anlamlı bir karşılığı vardı.   Orada vermek istediğim temel düşünce, her gücün kendisini aşan başka bir kudretin ihtimaliyle sınırlı olduğuydu.

Koç başı, güç ve iktidar fikrini temsil ederken aynı zamanda o gücün mutlak olmadığını da söylüyordu. Hiçbir güç sınırsız değildir. Hiçbir iktidar, kendisini sonsuza kadar var edemez. Eril gücün de tarih boyunca kurduğu tahakkümün toplumsal hafızadaki yerinin sonsuz olmadığını düşünüyorum.

Bu nedenle koç başları sergide bir güç göstergesi olmaktan çok, gücün kendi sınırını hatırlatan bir işarete dönüştü. Güçlü görünenin karşısında, onun da bir gün hafızada sorgulanabileceğini ve yerini başka bir düşünceye bırakabileceğini hatırlatmak istedim.

12. SÜKÛT projesinden ve genel olarak sanat pratiğinizden geriye izleyicide ne kalmasını istiyorsunuz? Sanatınız aracılığıyla izleyiciye yöneltmek istediğiniz temel soru nedir?

Ben izleyicinin sergiden çıktığında bir cevapla değil, zihninde kalacak bir soruyla ayrılmasını isterim. Çünkü benim sanat pratiğimde amaç, izleyiciye ne düşüneceğini söylemek değil; onu kendi hafızasıyla yüzleştirmektir.

SÜKÛT’tan geriye bir görüntüden çok bir iz, bir rahatsızlık ve kolayca adlandırılamayan bir sessizlik kalsın isterim. İzleyici, gördüğü her biyografiyi kendi gündelik hayatının içinden yeniden okumaya başlasın; çünkü mesele yalnızca “onların” hikâyesi değil, aynı zamanda “bizim” bakışımızdır.

Sanatım aracılığıyla yöneltmek istediğim temel soru da aslında burada ortaya çıkıyor: Bir hayatı görünür kılan şey yaşanmış olması mı, yoksa onu hatırlamayı seçen bir hafızanın varlığı mı? Çünkü benim için biyografi, yalnızca geçmişi kaydetmek değil; kimin hatırlanacağına, kimin sessizliğe bırakılacağına dair kurulmuş hafızayı da sorgulamaktır.

Yazar

Zamansız Editör Kolektifi

Zamansız Editör Kolektifi - Z.E.K.

Tüm yazıları (16) →

Zamansız Editör Kolektifi’nin diğer yazıları

Son eklenenler

Yorum yazın

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.