
1. Ömer Eken kimdir, sanat pratiği nedir? Silvan’da başlayan çocukluğunuzdan Diyarbakır Güzel Sanatlar Lisesi’ne, oradan MSGSÜ’ye ve bugün Diyarbakır’daki atölyenize uzanan bir yol var. Bu yolculuğa geriye dönüp baktığınızda, yaşadığınız coğrafyaların, mekânların ve deneyimlerin sanatçı kimliğiniz ve üretim pratiğiniz üzerindeki en belirleyici etkileri neler oldu?
Ben, Silvan’da doğmuş ve çalışmalarını bugün Diyarbakır’daki atölyesinde sürdüren bir ressamım. Sanat pratiğimi yaşamın içinde karşılaştığım çelişkiler, birey ile toplum arasındaki gerilim, iktidar ilişkileri, insanın doğayla kurduğu sorunlu bağ ve bütün bunların yarattığı kırılmalar üzerinden oluşturuyorum.
Köyde yaşarken çamurdan yaptığım oyuncaklarla başladım bu yolculuğa. Okula başladıktan sonra resimle tanıştım. İlkokul döneminde dayımın kopya kâğıdı kullanarak yaptığı resimler bende büyük bir merak uyandırmıştı. O zaman bunun hayatımın merkezine yerleşeceğini bilmiyordum; fakat resim, dünyayı anlama ve anlamlandırma biçimim hâline geldi. Silvan’da büyümek, bana yalnızca belirli manzaralar ve imgeler kazandırmadı. Aynı zamanda insan ilişkilerini, devlet şiddetini, toplumsal baskıları, yasakları, direnişleri, dayanışmayı, çatışmayı, kaybı ve aidiyet duygusunu çok erken yaşlarda gözlemleme imkânı verdi.
Diyarbakır Güzel Sanatlar Lisesi’nde resimle kurduğum ilişki daha bilinçli bir yön kazandı. Ardından Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde önce Geleneksel Türk El Sanatları, daha sonra Resim Bölümü’nde eğitim gördüm. İstanbul, farklı sanat anlayışlarıyla karşılaşmamı ve üretimime düşünsel bir mesafeden bakmamı sağladı. Buna rağmen zihnimde her zaman Diyarbakır’a dönmek vardı. Buraya dönüşüm bir geri çekilme değil, bilinçli bir tercihti. Çünkü bir sanatçının yalnızca merkez olarak kabul edilen yerlerde var olabileceği düşüncesine inanmıyorum. Aksine merkezden uzak olmanın bir sanatçı için birçok açıdan daha avantajlı olduğunu düşünüyorum.
Yaşadığım coğrafyanın üretimimde güçlü bir karşılığı var; ancak resimlerimi yalnızca bölgesel bir anlatının içine kapatmak istemiyorum. Buradan yola çıkan bir duygunun ve deneyimin insanlığın ortak meselelerine ulaşabileceğine inanıyorum. Benim için yerel olanla evrensel olan birbirinin karşıtı değil; birbirine açılan iki alan. Diyarbakır’daki atölyem de geçmişimle, bugünkü hayatla ve dünyada yaşananlarla sürekli ilişki kurduğum bir düşünme alanı.

Dürtü 80×60 cm T.U.Y.B 2026
2. Erken dönem çalışmalarınızdan Arayış ve Zamanın İmgeleri sergilerinize, oradan 2025 tarihli Aporia ve Shadows çalışmalarınıza baktığımızda belirgin bir dönüşüm görüyoruz. Bu dönüşümü yalnızca biçimsel bir değişim olarak mı değerlendiriyorsunuz, yoksa dünyaya bakışınızın, kavramsal yaklaşımınızın ve sorduğunuz soruların dönüşümü mü söz konusu?
Bu dönüşümü yalnızca biçimsel bir değişim olarak görmüyorum. Biçimdeki değişiklik, dünyaya bakışımda ve sorularımla kurduğum ilişkide yaşanan dönüşümün görünür sonucudur.
Öğrencilik dönemimde yaptığım çalışmalar daha çok doğa ve insan ilişkisine dayanan, daha yalın ve biraz da romantik, doğrudan resimlerdi. Arayış ve Zamanın İmgeleri sergi eserlerinin oluşum dönemlerinde ise düşünsel ve toplumsal meseleler belirginleşmeye başladı. Ak ve Kara Diyalektiği, Erk ve Umut, Namus Bekçileri, Orta Doğu Tanrıçası, Adem’in Torunları gibi eserlerde karşıtlık, inanç, iktidar, cinsiyet, doğum ve varoluş meselelerini daha açık semboller ve birbirinden ayrışan figürler üzerinden ele alıyordum. Resimlerdeki alegorik yapı daha okunaklı, imgeler arasındaki karşılaşma daha doğrudandı.
Aporia ve Shadows, bu yaklaşımın daha sorgulayıcı bir alana taşındığı dönem oldu. Artık yalnızca bir toplumsal durumu göstermek değil, o durumun nasıl üretildiğini ve insanın düşüncesine nasıl yerleştiğini anlamaya çalışıyorum. Düşünce ve algı farklılıkları, gerçekliğin kendi içinde taşıdığı çelişkiler benim için daha fazla önem kazandı.
Dolayısıyla meselelerim tamamen değişmedi; derinleşti ve anlatım biçimim dönüştü. Önceleri “Sorun nedir?” diye sorarken bugün daha çok “Bu sorun insanın içine nasıl yerleşiyor, kuşaktan kuşağa nasıl aktarılıyor ve hep birlikte oluşturduğumuz bir yapıya nasıl dönüşüyor?” sorusuyla ilgileniyorum. Dönüşüm hem biçimsel hem kavramsal; fakat geçmişle bugün arasında kopuştan çok süreklilik var.

Gölgeler (shadows) 140×140 T.U.Y.B 2025
3. Üretiminizi “yaşamdaki karşıtlıkların çatışması” üzerine kurduğunuzu söylüyorsunuz. Karşıtlık kavramı sizin pratiğinizde nasıl bir düşünsel işlev görüyor? Birbirine zıt görünen unsurların zamanla birbirini var eden yapılara dönüşmesi, resimlerinizde nasıl karşılık buluyor?
Karşıtlık benim için iki zıt unsurun basitçe yan yana getirilmesi değildir. Birbirine karşıt görünen şeylerin zamanla birbirini ürettiği, beslediği ve hatta birbirinin içine dönüştüğü bir ilişki biçimidir.
İyi ile kötü, masumiyet ile şiddet, umut ile umutsuzluk, doğum ile ölüm, özgürlük ile iktidar arasında kesin ve değişmez sınırlar olduğuna inanmıyorum. Barış düşüncesi bir iktidar aracına dönüşebilir; güvenlik adına başlayan bir süreç baskı üretebilir; özgürlük isteyen birey güç kazandığında başkasının özgürlüğünü sınırlayabilir. Bazen kurban ile fail arasındaki sınır bile zaman içinde yer değiştirebilir. Bu, sorumluluğu ortadan kaldırmaz; iktidarın ne kadar kolay yeniden üretilebildiğini gösterir.
Resimlerimde de karşıtlıklar birbirini görünür kılar. Canlı ve çekici renklerin içinde rahatsız edici bir olay bulunabilir. Çocuksu ya da masum görünen bir imge, silahlarla veya yıkımla aynı yüzeyde yer alabilir. Yumurta yaşamın başlangıcını temsil ederken, kırıldığında boşa çıkan bir potansiyelin ve kaybın göstergesine dönüşebilir. Gül güzelliği ve aşkı taşırken dikeniyle birlikte tehlikeyi ve incinebilirliği de barındırır.
Bu nedenle karşıtlık benim için bir sonuç değil, düşünceyi hareket ettiren bir yöntemdir. Bir kavramı karşıtıyla birlikte ele aldığımda, onun gizlediği başka bir gerçeklik ortaya çıkıyor. Resmin anlamı da iki uçtan birini seçtiğimiz yerde değil, ikisinin arasında oluşan gerilimde beliriyor.

Soylenemeyenin Bicimi 60×60 cm T.U.Y.B 2026
4. Resimlerinizde absürt ile trajik, gündelik olan ile tekinsiz olanın aynı yüzeyde buluştuğu anlar var. Sizce resim gerçekliği yeniden mi kuruyor, yoksa gündelik hayatın içinde zaten var olan fakat görünmezleşen bu çelişkileri mi açığa çıkarıyor?
Bence resim her ikisini de yapıyor. İçinde yaşadığımız gerçeklikte zaten var olan fakat alışkanlık nedeniyle göremez olduğumuz çelişkileri açığa çıkarırken, onları yeni bir düzen içinde yeniden kuruyor.
Gündelik hayat çoğu zaman resimlerimdeki sahnelerden daha az absürt değildir. Şiddetle, kayıpla ve adaletsizlikle sürekli karşılaşıyoruz. Bir süre sonra en ağır olayları bile sıradan haberler gibi izlemeye başlıyoruz. Trajik olan gündelikleşiyor; olağanüstü olan normal kabul ediliyor. Görünmezlik biraz da bu alışma hâlinden doğuyor.
Ben gerçekliği olduğu gibi aktarmaya ya da yaşanan bir olayın belgesini oluşturmaya çalışmıyorum. Gerçeklikten aldığım parçaları birbirinden ayırıyor, dönüştürüyor ve beklenmedik ilişkiler içinde yeniden bir araya getiriyorum. Böylece tanıdık olan yabancılaşıyor. İzleyici ilk anda renkli, masalsı veya mizahi görünen bir sahneyle karşılaşırken, biraz daha baktığında resmin içindeki huzursuzluğu, şiddeti ya da güç ilişkisini fark ediyor.
Absürt olanı trajediyi hafifletmek için kullanmıyorum. Tam tersine, trajedinin nasıl normalleştiğini göstermek için kullanıyorum. Resim bana görünmeyeni doğrudan açıklamak yerine, görünür olanı yeniden düzenleyerek izleyicinin kendi görme alışkanlığından şüphe etmesini sağlayan bir alan sunuyor.

Eşik 60×60 cm T.U.Y.B 2026
5. Bireyin toplum normlarıyla çatışması, iktidar ilişkileri ve güç kazanan bireyin otoriterleşmesi üretiminizin önemli damarlarından biri. İktidarı yalnızca dışarıdan uygulanan bir güç olarak değil, bireyin içine yerleşen ve zamanla yeniden üretilen bir mekanizma olarak ele alıyorsunuz. Bu dönüşüm sizi neden bu kadar ilgilendiriyor?
Çünkü iktidar yalnızca devlet, kurum, yönetici ya da dışarıdan uygulanan açık bir güç değildir. Ailenin, toplumsal rollerin, geleneklerin, cinsiyet ilişkilerinin, gündelik dilin ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin içinde de çalışır. Zamanla bireyin davranışlarına ve düşünme biçimine yerleşir.
Beni ilgilendiren temel meselelerden biri, iktidara karşı çıkan insanın güç elde ettiğinde karşı çıktığı yapıya benzeyebilmesidir. Baskıya uğrayan kişi, başka biri üzerinde aynı baskıyı kurabilir. Özgürlük talep eden birey, kendi düşüncesini mutlaklaştırdığında başkasının varoluş alanını daraltabilir. Böylece iktidar yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen bir yapı olmaktan çıkar; insanlar tarafından gündelik hayatın içinde sürekli yeniden üretilir.
İktidarı yalnızca dışarıdaki bir düşman olarak göstermek bana eksik geliyor. Onun kendi içimizdeki karşılığını görmeden gerçek bir yüzleşme yaşayamayız. Resimlerim biraz da izleyiciyi bu rahatsız edici ihtimalle karşı karşıya bırakıyor: Eleştirdiğimiz yapının küçük bir parçasını biz de kendi davranışlarımızla sürdürüyor olabiliriz.

Bekleyenler 60×60 cm T.U.Y.B 2025
6. İktidarın aynı zamanda bir algı biçimi kurduğundan söz ediyorsunuz. Neyi göreceğimiz, neyi görmeyeceğimiz ve neyi gerçek kabul edeceğimiz üzerinde çalışan bu görünmez mekanizmalar, resminizin içinde nasıl görünür hâle geliyor?
İktidar yalnızca davranışlarımızı değil, bakışımızı da biçimlendiriyor. Neyi normal, neyi tehlikeli, kimi kahraman, kimi düşman olarak göreceğimizi belirliyor. Bunu her zaman açık bir emirle yapmıyor; imgeler, tekrarlar, korkular, kabuller ve gündelik dil üzerinden gerçekleştiriyor. Bir süre sonra bize öğretilen bakış biçimini kendi düşüncemiz sanmaya başlayabiliyoruz.
Resimlerimde bu mekanizmayı doğrudan temsil eden tek bir otorite figürü göstermek yerine, onun sonuçlarını görünür kılmaya çalışıyorum. Figürlerin aynı yöne bakması, belirli bir düşüncenin çevresinde toplanması, birbirine benzemesi veya tek bir toplumsal bedene dönüşmesi bu yapının parçalarıdır. Tekrar, yönlendirilmiş bakışlar, ölçü farklılıkları ve kimi figürlerin kalabalık içinde görünmezleşmesi de algının nasıl kurulduğuna işaret eder.
Boşluklar ve gölgeler de bu açıdan önemlidir. Gösterilmeyen şey bazen gösterilenden daha belirleyici olabilir. Gölgeyi yalnızca ışığın fiziksel sonucu olarak değil; bastırılanın, korkunun, görünmeyen şiddetin ve bireyin içinde büyüyen otoritenin karşılığı olarak düşünüyorum.
Resimde önce izleyicinin bakışını belirli bir noktaya çekiyor, ardından o ilk bakıştan şüphe duymasını istiyorum. Çünkü iktidarın kurduğu algıya karşı ilk adım, bize sunulan gerçekliğin tek ve değişmez gerçek olmadığını fark etmektir.

Hilgir/Taşiyici 100×100 cm T.U.Y.B 2026
7. Patriyarkal düzenin kadın ve doğa üzerindeki tahakkümünü aynı düşünsel zeminde ele alıyorsunuz. Kadının ve doğanın nesneleştirilmesi arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? İnsan-doğa ilişkisindeki kopuşu ekolojik bir kriz olmanın ötesinde, insanın kendi köklerinden ve kendisinden uzaklaşması olarak okumak mümkün mü?
Patriyarkal düşünce hem kadına hem de doğaya üzerinde hak kurulabilecek, denetlenebilecek ve ihtiyaç doğrultusunda kullanılabilecek bir varlık gibi yaklaşıyor. Kadının bedeni, emeği ve yaşamı üzerinde söz sahibi olmaya çalışan yapı ile doğayı sınırsız bir kaynak olarak gören anlayış aynı tahakküm dilinden besleniyor.
Burada kadın ile doğa arasında özcü ya da biyolojik bir özdeşlik kurmuyorum. Kadını doğayla eşitlemek de başka bir kalıba dönüşebilir. Benim ilgilendiğim, her ikisinin de benzer bir iktidar mantığı tarafından nesneleştirilmesi. Bu mantık yaşamı kendi başına bir değer olarak görmek yerine onu sahip olunacak, kontrol edilecek ve verim alınacak bir alana dönüştürüyor.
İnsan doğadan uzaklaştıkça yalnızca ekolojik bir kriz yaratmıyor; kendi varoluşunun dayandığı ilişki biçimlerini de kaybediyor. Toprakla, hayvanlarla, mevsimlerle ve diğer canlılarla bağını koparan insan, giderek kendisini bütün yaşamın merkezine yerleştiriyor. Bunun sonucunda hem doğaya hem de kendine yabancılaşıyor.

Yolculuk serisi – mola 100×100 cm T.U.Y.B 2025
8. Yumurta, kırık yumurta, gül, kuş, fare, ölmüş ağaç, çöl, kuru toprak ve gökyüzü boşluğu gibi imgeler üretiminizde tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Bu imgeler sizin için sabit anlamlar taşıyan bir sembol sistemi mi, yoksa her yapıtın bağlamında yeniden anlam kazanan yaşayan unsurlar mı? Bir nesneyi resmin içinde düşünsel bir imgeye dönüştüren şey nedir?
Bu imgelerin taşıdığı temel anlamlar var; fakat onları kapalı ve değişmez bir sembol sözlüğü olarak görmüyorum. Her imge, içinde bulunduğu resme ve çevresindeki diğer unsurlara göre yeniden anlam kazanıyor.
Yumurta benim için yaşamın özü, doğum, potansiyel ve yeni bir başlangıçtır. Ancak aynı zamanda son derece kırılgandır. Aporia’da yumurta, çıkmazın ve yorgunluğun ortasında korunmaya çalışılan belirsiz bir ihtimale dönüşüyor. Kırık yumurta ise yalnızca ölüm anlamına gelmiyor; gerçekleşemeyen bir ihtimali, boşa çıkan umudu ve yitirilen bütünlüğü de taşıyor.
Benzer biçimde gül hem güzelliği ve aşkı hem de incinebilirliği barındırıyor. Dökülen gül yaprağı zamanın geçişini ve solan hafızayı çağrıştırıyor. Kuş özgürlüğü temsil edebilirken, bulunduğu bağlama göre yaklaşan bir tehlikenin tanığına da dönüşebilir. Fareler bastırılan ve istenmeyen yanlarımızı görünür kılarken aynı zamanda yıkımın içinde yaşamayı sürdüren dirençli varlıklar olarak da okunabilir.
Bir nesneyi düşünsel bir imgeye dönüştüren şey yalnızca nesnenin kendisi değildir. Onun resimdeki yeri, ölçeği, başka imgelerle ilişkisi, tekrar edilme biçimi ve izleyicinin belleğinde uyandırdığı çağrışımlar bu dönüşümü yaratır. Ben imgelerime bir başlangıç anlamı veriyorum; fakat onların resimde yaşayabilmesi için yeni ilişkilere ve farklı yorumlara açık kalmaları gerektiğini düşünüyorum.

Yeniden insan 120×100 cm T.U.Y.B 2026
9. Aporia kavramı; çıkmazı, çözümsüzlüğü ve düşüncenin kendi sınırlarıyla karşılaşmasını çağrıştırıyor. Çatlaklar, boşluklar ve yıkıntılar üzerinden baktığınızda, kırılma sizin için bir son mu, yoksa yeni bir anlamın ortaya çıkabileceği bir eşik mi?
Kırılma benim için hem kaybı hem de yeni bir ihtimali içinde taşır. Her kırılmanın kendiliğinden iyileştirici veya dönüştürücü olduğunu düşünmüyorum. Bazı kırılmalar geri döndürülemeyen kayıplara yol açar. Bu nedenle acıyı romantikleştirmek istemem. Fakat kırılma, üzeri örtülen bir gerçeği görünür hâle getirebilir ve alışılmış düzenin aslında ne kadar kırılgan olduğunu açığa çıkarabilir.
Aporia kavramı benim için düşüncenin bir çıkış yolu bulamadığı, kendi sınırlarıyla karşılaştığı anı ifade ediyor. Resimdeki figürler birbirlerine tutunuyor fakat aynı zamanda birbirlerinin ağırlığını taşıyorlar. Ortadaki yumurta kesin bir kurtuluş vaadi değil; henüz gerçekleşmemiş, korunması gereken kırılgan bir olasılık. Çıkmazın içinde umudun bulunması, çıkmazın ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.
Çatlaklar, boşluklar ve yıkıntılar da benzer biçimde çalışıyor. Çatlak, bütünlüğün bozulduğunu gösterirken içeride kalmış başka bir katmanı da görünür kılabilir. Boşluk yalnızca yokluk değildir; yeni bir anlamın yerleşebileceği alan da olabilir. Yıkıntı geçmişte yaşananların izini taşırken geleceğin neyin üzerine kurulacağını sorgulatır.
Dolayısıyla kırılmayı ne yalnızca bir son ne de kolay bir yeniden doğuş olarak görüyorum. Benim için kırılma, yüzleşmenin başladığı bir eşiktir. Yeni bir anlamın ortaya çıkıp çıkmayacağını ise bu yüzleşmeyle ne yaptığımız belirler.

Aporia 170×140 cm T.U.Y.B 2025
10. Sanat pratiğinizde sizi besleyen sanatçılar, düşünürler, edebiyatçılar ya da sanat dışındaki alanlar var mı? İlham aldığınız isimlerden söz ederken, onların yalnızca estetik dillerinin değil, düşünme biçimlerinin de üretiminize temas ettiğini söyleyebilir miyiz? Bugün sizi yeni bir resme başlatan şey çoğu zaman bir görüntü mü, bir fikir mi, yoksa bir soru mu?
Elbette beni besleyen sanatçılar, yazarlar ve düşünürler var. Ancak etkilenme meselesini yalnızca isimlerden oluşan bir liste olarak görmüyorum. Bazen bir sanatçının biçimsel dilinden çok, dünyaya bakma biçimiyle ilişki kuruyorum. Bir yapıtın nasıl yapıldığından önce, neden yapıldığı ve hangi soruyu açık bıraktığı beni etkiliyor.
Resim tarihinin figür, ışık, alegori ve sembol kullanımıyla kurduğu uzun ilişki üretimimi besliyor. Mitolojik ve dinsel anlatılar da benim için hazır cevaplar sunan kaynaklar değil; insanın iktidar, suç, inanç, korku, doğum ve ölümle kurduğu ilişkinin tekrar tekrar okunabileceği kolektif hafıza alanları. Geleneksel Türk El Sanatları eğitiminin ise ayrıntı, yüzey, motif ve sabırla kurduğum ilişkide izleri olduğunu düşünüyorum.
Edebiyat, felsefe, tarih, toplumsal olaylar, doğa ve gündelik hayatta karşılaştığım sıradan nesneler de üretimimin parçası. Bazen bir haber, bazen çocukluktan kalan bir görüntü, bazen çölde tek başına duran kuru bir ağaç zihnimde uzun süre kalabiliyor.
Yeni bir resim çoğu zaman bir soruyla başlıyor. Görüntü daha sonra o sorunun etrafında oluşuyor. Fakat kimi zaman karşılaştığım bir görüntü de henüz adını koyamadığım bir soruyu ortaya çıkarabiliyor. Yani fikir ile görüntü arasında tek yönlü bir ilişki yok. Benim için önemli olan, başlangıçtaki sorunun resim tamamlandığında bütünüyle cevaplanmaması; başka sorulara açılabilmesi.

Piyonlar 20×20 cm T.U.Y.B 2023
11. Çalışmalarınızda bireysel hafıza ile kolektif hafıza arasında güçlü bir geçiş hissediliyor. Kişisel bir deneyimin, nasıl olup da başka insanların hafızasında karşılık bulabilecek ortak bir imgeye dönüştüğünü düşünüyorsunuz? İzleyicinin eserde kendi deneyimini bulması, sizin için yapıtın tamamlanması anlamına gelir mi?
Kişisel hafıza hiçbir zaman bütünüyle yalnızca bize ait değildir. Hatırladığımız şeyler ailemizle, yaşadığımız coğrafyayla, toplumsal olaylarla ve başkalarının anlatılarıyla iç içe geçer. Bu nedenle kişisel bir deneyimin içinde çoğu zaman kolektif hafızanın izleri bulunur.
Ben yaşadığım veya tanık olduğum bir olayı olduğu gibi resmetmeye çalışmıyorum. Onu zaman içinde zihnimde taşıyor, bazı ayrıntılarından uzaklaştırıyor ve başka imgelerle ilişkiye sokuyorum. Böylece belirli bir kişiye ya da olaya ait deneyim, başkalarının kendi hafızalarıyla ilişki kurabileceği daha açık bir yapıya dönüşüyor.
Silvan’a veya Diyarbakır’a ait bir görüntü benim için çok özel bir anının parçası olabilir. Fakat resimdeki kuru toprak, bekleyen bir figür, kırılmış bir yumurta ya da uzak bir gökyüzü başka bir izleyicide bambaşka bir kaybı, göçü veya bekleyişi harekete geçirebilir. İmgenin ortaklaşması, kendi kökenini kaybetmesi anlamına gelmez. Tam tersine, belirli bir yerden ve deneyimden doğduğu için başkasına ulaşabilecek bir gerçeklik kazanır.
İzleyicinin eserde kendi deneyimini bulması benim için yapıtın önemli bir aşamasıdır. Resim atölyeden çıktığı anda yalnızca bana ait olmaktan uzaklaşır. Fakat izleyicinin yorumu yapıtı sınırsız ve bütünüyle rastlantısal bir alana da dönüştürmez. Resmin kurduğu ilişkiler, renkler, figürler ve semboller bir yön oluşturur; izleyici ise kendi hafızasıyla bu yönün içinde yeni bir yol açar. Yapıt biraz da bu karşılaşmayla yaşamaya devam eder.

Sirat’a Dogru 170×150 cm T.U.Y.B 2017
12. Bugünkü üretiminize Aporia ve Shadows gibi çalışmalarınız üzerinden baktığınızda, geçmişten bugüne taşıdığınız ancak hâlâ cevaplayamadığınız mesele nedir? Resim yapmaya devam etmenizi sağlayan o çözülememiş soru hâlâ aynı yerde mi, yoksa siz ürettikçe başka bir soruya mı dönüşüyor?
Çocukluğumdan beri üzerinde düşündüğüm ve hâlâ cevaplayamadığım mesele, insanın başka insanlar ve diğer canlılar üzerinde hüküm kurma arzusudur. İnsan, davranışlarının sonuçlarını kavrayabilen bir varlık olmasına rağmen neden başkasının özgürlüğünü kısıtlamak ve onu kendi iradesine tabi kılmak ister? Üstelik tahakküme maruz kalan insanın, güç kazandığında aynı düzeni yeniden üretebildiğini görüyoruz. İnsanların hayvanlar üzerinde kurduğu egemenlik de bunun başka bir biçimidir. Buna verilen cevaplar beni hâlâ tatmin etmiyor. Resim yapmayı sürdürmemi sağlayan soru belki de budur: İnsan, bilincine rağmen neden hükmetmekten vazgeçemiyor?

Ruzgarin Buyumedigi Yer 80×80 cm T.U.Y.B 2025
13. Bütün üretiminizi tek bir düşünsel hat üzerinde düşündüğümüzde; karşıtlıklardan iktidara, doğadan ekolojiye, sembollerden belleğe ve kırılmadan yeniden doğuşa uzanan bir dünya ortaya çıkıyor. Ömer Eken bugün aslında neyin peşinde? Sanat pratiğinizi tek bir kavramla değil, tek bir soruyla tanımlamanız gerekse, o soru ne olurdu?
Bugün, insanın kendisiyle, diğer insanlarla ve doğayla kurduğu ilişkinin başka türlü olup olamayacağının peşindeyim. Üretimimdeki karşıtlıklar, iktidar, bellek, ekolojik yıkım ve yeniden doğuş imgeleri bu arayışın farklı yüzleri. Sanat pratiğimi tek bir soruyla tanımlamam gerekirse şöyle sorardım: İnsanlık, hem kendi içinde hem de hayvanlar ve doğayla ilişkisinde gerçek anlamda eşitlikçi ve adil bir düzen kurup; ezmeden, yıkmadan ve hükmetmeden yaşamın diğer unsurlarıyla birlikte var olmanın başka bir biçimini yaratabilir mi?

Vecd 150×100 cm T.U.Y.B 2024

Umut 100×120 cm T.U.Y.B 2012
Zamansız Editör Kolektifi’nin diğer yazıları
Resim
GÖRÜNMEYENİN İÇİNDEN : DELAL TEKİN İLE SÖYLEŞİ
7 Eylül 2026
Haber Sanat
TONY GATLIF: SINIRLARIN ÖTESİNDE BİR SİNEMA
5 Eylül 2026
Kitap Tanıtımı
Çocuklar Savaşta Ne Kaydeder Ne Kaybeder – Haydar Alper Eser’in yeni kitabı üzerine
1 Eylül 2026
Son eklenenler
Edebiyat
BİR KIZ VARDI
16 Eylül 2026
Edebiyat
Erhan Şanal’ın Portrelerinde Batik Estetiği ve Çağdaş Sanatın Kesişimleri
15 Eylül 2026
Anı
Andreas’a Mektup Yok
12 Eylül 2026
