Ana Sayfa Zamansız O An İzlenim Göçer Kadınlar – Yazı ve Fotoğraflar

Göçer Kadınlar – Yazı ve Fotoğraflar

17 yıldır göçerlerin fotoğraflarını çekiyorum. Onlara misafir olduğum her seferinde yeni fotoğraflar çekiyorum, yeni şeyler öğreniyorum. Göçerlikle ilgili bana en ilginç gelen şey dağlarda kendilerine yetebiliyor olmaları ve doğa dilini ‘pusulu’ gibi kullanmaları…  Bu yazı, doğayla ‘pusulu’ konuşan ‘Göçer Kadınların’ günlük yaşamlarından bir kesittir, işte…

***

Yaprakların solduğu, kuşların göçmeye başladığı, doğa ananın hepten kendini kış uykusuna hazırlamaya başladığı yılın son mevsimi… Göçmen kuşlar gibi onlar da yollara düşmüşlerdir şimdi. Yalnız bu mevsimde tek bir korkuları vardır, yollara erken düşen kar…

 

Kim bilir şu an çadırlarını hangi şehrin hangi kasabanın hangi köyün de kurmuşlardır. Belki de çadırlarını daha kurmamış, gecenin sessizliğinde bitmez, tükenmez dağ patikalarında yol yürüyorlardır. Gecenin müsait bir zamanında şehirlerden, kasabalardan, köylerden uzak, dağların kuytu bir yerinde sadece yıldızların ışıldadığı bir yere varıp konaklayacaklardır.

Bu yer, mutlaka ya güneye bakan bir dağ yamacıdır, ya da poyrazın hüküm edemediği derin bir vadidir. Göçer kadınların gür sesi dağlarda yankı bulup gecenin sessizliği bozuluverdi mi, eşek ve katır yüklerinin urganlar çözülür, yere çadır kazıkları çakılır, tiftikten örülmüş “Konê Reş” dedikleri siyah kıl çadırların orta sütun direkleri yıldızlara doğru yükselir, yere çakılan kazıkların ipleri gerilir, kap kacak içeriye taşınır, döşek ve yorganlar çadırların içinde bir düzen içinde serilir.

Bütün bunlar yapılırken göçer anaların sırtında bir yük vardır hep. Bir parçalarıymış gibi bu yük hiç mi hiç sırttan inmez.

Göçer bir anne, mışıl mışıl uyuyan çocuğunu Kürtçe de “tûr” dedikleri sırt torbadan çıkartır, çocuk uyanır ve ağlamaya başlar.

 

Göçer anne, ay ışığında sütten sarkmış memelerini dışarıya çıkartarak ağlayan bebeğinin ağzına verir, ağlayan bebesini böylece susturur. Doymayacakmış gibi süt emen çocuk, ansızın gözlerini açar, annenin yüzüne bakar, doydum dercesine annesine şirince gülümser. Anne, binbir şirinlikle ona karşılık verir. Anne, onu sıkıca tutup sen benim her şeyimsin dercesine çocuğunu bağrına basar, pembe dudaklarıyla dünyanın en sıcak en uzun öpücüğü nar rengindeki yanaklarına kondurur. Göçer kadın, bir müddet ağzı süt kokan bebeğini beşik sallar gibi ayaklarının üstünde sallar, çabuk uyusun diye ninni tonunda türküler mırıldar. Ninni melodisini çağrıştıran bu türküler gençliğinden yarım kalmış ve içine hapis ettiği yitik bir sevdanın sesi olabildiği gibi, aşiret kavgalarında öldürülmüş oğul, kardeş veya koca acısının unutulmaz feryatlarının ifadeleri de olabilmektedir. Bu arada çocuk, gözlerini bir açar bir kapatır, uyudu uyuyacak. Annenin gözlerine uyku, vücuduna de uzun yol yorgunluğun ağırlığı düşse de anne çocuğunu uyutmak için sallamaya devam eder. Çocuğun ansızın ağırlaşan göz kapakları tülümsü çarşaf gibi mahmur gözleri kaplamaya başlar. Göçer anne, çocuğunu alır yere bırakır. Anne, uyuşan ayaklarını oyduktan sonra tekrar çocuğunu kucağına alır, renk ve motiflerini kır çiçeklerden alan koyunyününden yapılmış rengârenk keçenin üzerine besmeleyle yatırır. Anne küçük bir keçeyle bebesinin üstünü örtükten sonra güz gecelerinde üşümesin diye babasının eskimiş çobanlık keçesini de üzerine atar. Anne, keçenin dört tarafını sıkıca kapatır sonra günün son öpücüğü için kelebek hafifliğinde bir öpücük kondurur yanağa.

Bu arada evin kızı, gelini veya kumasının serip hazırladığı yataklarda bütün aile fertleri çoktan uyumuşlardır. Anne, çocuğunun yanı başında, hazırlanmış olan yatakta kocası olmaksızın uzanır. Göçer kadının kocası koyunlarıyla beraber ya yol yürüyordur ya da dağ meltemi eşliğinde, ay ışıltısının bozluğunda koyunları otlatıyordur. Yorgunluk göçer kadının kocasını yatakta düşünmesine fırsat vermez. Yol yorgunluğu onu alıp götürür hemen. Böylece bir gece daha çobanlar hariç bütün aşiret, dağların kuytu sessizliğinde sabaha kadar uyuyacaktır.

Aşiretin kaç gün konaklayacağı çoğu kez belli olmasa da bu bazen bir hafta bazen de iki üç gece bazen de bir gündür.

Göçer kadınların yaşamı, tahmin edemeyeceğimiz kadar doğaya adapte olmuştur. Göçerler herhangi bir yerde konakladıkları süre içinde çevrelerine zarar vermezler. Hiçbir göçer kadın yaş ağaç kesmez, sadece ağaçların kurumuş dallarını toplar, kendilerinin örüp “ben” diye Kürtçe de adlandırılan yassı genişçe urganlarla yükü sırtlayıp getirirler. Bir kısmını ısınmak için yakarlarken bir kısmı ile de saç ekmeğini yaparlar.

Göçer kadınların üç öğün hazırladıkları sofradan iki şey eksik olmaz. Biri saç ekmeği, diğeri ‘Peynîrê Sîrik’ yani otlu peynirdir.  Otlu peynir, göçer kadınların misafirlerine sundukları en kıymetli ikramların başında gelir. Özellikle dağlarda ‘Buhari’ çadırlarının serinliğinde sıcak saç ekmeği ile közde kızartılmış ‘Peynîrê Sîrik’e doyum olmaz.

Bir gece ansızın daha kuşlar ötmeden, tan ağarmadan kalkar aşiret. Kazıklara bağlayıp gerdikleri iplerin düğümleri çözülür, kazıklar tek tek yerden çekilir, orta sütun direklerini kaldırdıkları gibi yere indirilir ve tekrar yola yani gidecekleri yere, yazı ya da kışı geçirecekleri yöne doğru yola koyulurlar.

Yine göç yine yol…

Bilinmezlikle ve sorunla dolu bilinmez yollar…

Akşam gelip gözler güneşi yitirdiğinde dünyanın başka bir yerini kendilerine yurt edinirler. Göçerlerin yeri yurdu yoktur. Akşam nereye konaklayacaklarsa o gün oralı oluverirler çünkü.

Bir gün ‘Emşe’ adında göçer bir kadına “nerelisiniz?” diye sordum. “Hiçbir yerden değiliz” diye yanıt verdi. Şaşırdım. Bir insan nasıl hiçbir yerden değildi! Şaşkındım. Daha şaşkınlığım üzerimdeyken döndü şaşkınlığımı süzercesine yanlamasına bana baktı, yerleşiksizlik ve yurtsuzluk duygusuyla karışık bir eda ile ‘Biz her yerdeniz oğul’ deyip durdu. Daha çok şaşırmıştım, ne demek istediğini pek anlamamıştım. Bunu anlamak için ekmeklerini sıklıkla yiyerek uzun kış gecelerinde misafir kaldığım, dertleriyle kederlenip sevinçlerine ortak olduğum Şehmüs Dayı’nın iki hanımından biri olan Gulistan Ana’yı dinleyelim.

“Kendimize has bir köyümüz, bir meramız yok, yaşantımızın yarısına yakını yoldur, geri kalanı kışı Germyan’da, yazı Zozan’ da geçiririz. Her yıl farklı bir yol, farklı bir mera, farklı bir dağa sığınır bambaşka bir coğrafyayı mesken ederiz. Onun için biz göçerler hangi merada isek, hangi dağın havasını soluyorsak, hangi coğrafyanın pınarının suyunu içiyor isek, kısacası nefes aldığımız an nerede isek kendimizi o an oralı hissederiz.”

1 Yorum

  1. Eline, diline sağlık Selmet Güler’in. Bir fotoğraf karesi bazen bir romana bedel oluyor. Ne güzel görmüş, ne güzel yorumlamış. Başka söze ne gerek…

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz