4 Eylül 2026

ALAZ SAĞLAM:
Renk, Geometri ve İç Dünyanın Peşinde

1. Önce seni tanıyalım. 6. Mardin Bienali’nde tanıştık ama seni kendi cümlelerinle tanımak istiyorum. Çocukluğundan bugüne geldiğinde, sanatla kurduğun ilişkinin başlangıcında ne vardı? Alaz Sağlam’ı ressam olmaya götüren ilk kırılma neydi?

Sanat benim için hiçbir zaman yalnızca resim yapmakla ilgili olmadı; daha çok dünyayı algılama ve kendimi onun içinde konumlandırma biçimiydi. Çocukluğumdan beri gözlemleyen, ayrıntıları fark eden, duyguları yoğun yaşayan biriydim. Fakat ressamlığa giden yolum tek bir dramatik ana değil, yıllar içinde biriken bir iç ihtiyaca dayanıyor.

Hayatın farklı dönemlerinde yazı, renk ve biçim benim için farklı ifade alanları açtı. Bir noktada kelimelerin anlatabildiği yer ile anlatamadığı yer arasındaki sınırı fark ettim. Resim tam olarak o sınırın ötesinde başladı. Sözcüklerle tarif edemediğim şeyi renk, ritim ve form üzerinden kurabildiğimi gördüğümde, resim benim için bir uğraş olmaktan çıkıp bir dile dönüştü.

Bugün geriye baktığımda beni ressam olmaya götüren asıl kırılmanın, kendimi ifade etmekten çok kendimi dönüştürme ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Üretmek benim için yaşadığım şeyi olduğu gibi aktarmak değil; onu başka bir forma dönüştürmek. Belki de bu nedenle işlerimde sürekli hareket, dönüşüm, merkez arayışı ve yeniden doğuş fikri var.

2. Resimlerine baktığımda daireler, merkezler, kesişen geometrik yüzeyler ve güçlü renkler görüyorum. Bende zaman zaman Robert Delaunay, František Kupka ve Victor Vasarely gibi sanatçıları çağrıştırıyor; özellikle Delaunay’daki renk ritmi, Kupka’daki dairesel hareket ve Vasarely’deki geometrik derinlik açısından. Sen bu sanatçılarla veya benzer soyutlama gelenekleriyle kendin arasında bir bağ kuruyor musun? Seni etkileyen ressamlar kimler?

Sanat tarihindeki geometrik soyutlama geleneğiyle işlerim arasında görsel akrabalıklar kurulmasını çok doğal buluyorum. Delaunay’ın renk ritmi, Kupka’nın hareket duygusu ya da Vasarely’nin geometrik derinliği, soyut sanatın dilini genişleten çok önemli yaklaşımlar. Fakat ben çalışırken kendimi bilinçli olarak bu sanatçıların estetik sistemlerini takip eden bir yerde konumlandırmıyorum.

Benim çıkış noktam çoğu zaman optik bir araştırmadan çok içsel bir durum. Daire, merkez, kesişme ve katman benim için yalnızca biçimsel kararlar değil; zamanın, insan ilişkilerinin, kırılmaların, tekrarların ve dönüşümün görsel karşılıkları. Dolayısıyla benzer bir geometrik sözlük kullanıyor olsak bile, o sözlüğün içinde anlattığımız hikâyeler farklı.

Elbette sanat tarihinden, mimariden, müzikten, şehirlerden ve farklı dönemlerin sanatçılarından besleniyorum. Ama tek bir ressamın etkisini işaret etmek benim için zor. Beni en çok etkileyen şey, bir sanatçının kendine ait ve tanınabilir bir dil kurabilmiş olması. Benim de temel arayışım bu: Bir eserin imzasını görmeden onun Alaz Sağlam’a ait olduğunun hissedilebildiği bir görsel dil yaratmak.

3. Senin resimlerinde geometri çok belirgin. Fakat bu geometri matematiksel bir soğukluk yaratmıyor; aksine oldukça duygusal bir atmosfer ortaya çıkıyor. Geometri ile duygu arasındaki bu ilişkiyi nasıl kuruyorsun? Resmi yaparken önce biçim mi geliyor, duygu mu?

Benim için önce duygu geliyor. Ama o duygu tuvale doğrudan ve kontrolsüz biçimde aktarılmıyor; geometri ona bir yapı kuruyor.

Geometriyi duyguyu sınırlayan değil, ona biçim veren bir sistem olarak görüyorum. İç dünyamız çoğu zaman düzensiz: aynı anda özlem, öfke, arzu, korku, umut ya da sakinlik yaşayabiliyoruz. Tuvaldeki çizgiler, daireler, kesişmeler ve merkezler bu karmaşayı organize ediyor. Bir anlamda kaos duygudan, düzen geometriden geliyor.

Fakat resim ilerledikçe bu iki alan birbirine karışıyor. Başlangıçta verdiğim geometrik bir karar daha sonra duygusal bir tepkiye dönüşebiliyor; bir renk başka bir formu değiştirebiliyor. Dolayısıyla eser hiçbir zaman tamamen önceden tasarlanmış bir matematik problemi değil. Kontrol ile sezgi arasında sürekli bir müzakere var.

Belki resimlerimdeki hareket duygusu da tam buradan doğuyor: düzen var ama hiçbir şey tamamen sabit değil.

4. Bir başka dikkat çekici şey de renk. Renkler resimlerinde sadece yüzeyi doldurmuyor; adeta hareket ediyor, birbirini itiyor, çekiyor ve resmi içeriden hareketlendiriyor. Renk senin için bir estetik tercih mi, yoksa başlı başına bir anlatım dili mi? Bir rengi seçerken onun sende karşılık geldiği özel bir duygu veya hafıza var mı?

Renk benim için kesinlikle dekoratif bir tercih değil; resmin temel anlatım araçlarından biri. Hatta bazen biçimden önce renk konuşuyor.

Renkleri sabit anlamlara hapsetmeyi sevmiyorum. Kırmızı her zaman tutku, mavi her zaman huzur demek değil. Aynı renk farklı bir dönemde, farklı bir yüzeyin yanında ya da başka bir geometrinin içinde tamamen başka bir duygu taşıyabilir. Ben daha çok renkler arasındaki gerilimle ilgileniyorum: birbirlerini nasıl yükselttikleri, nasıl susturdukları, nerede çatıştıkları ve nerede dengeye geldikleriyle.

Bir rengi seçerken çoğu zaman bunu uzun uzun düşünerek yapmıyorum. Sezgisel bir karar gibi başlıyor ama sonrasında çok bilinçli bir denge süreci devreye giriyor. Çünkü benim için renk yalnızca görülen bir şey değil; neredeyse hissedilen bir frekans.

Bu yüzden bazı resimler yüksek sesle konuşurken bazıları daha sessizdir. Renk, eserin ses seviyesini belirleyen unsurlardan biri.

5. Benden Sonra kitabını okudum; Aşk Kadını’nı ise henüz okumadım. Benden Sonra’da dikkatimi çeken şey, dilinin oldukça sade ve doğrudan olmasıydı. Resimlerinde ise bunun tam tersine, soyut, geometrik ve katmanlı bir anlatım görüyoruz. Bir sanatçı olarak kelimelerle kurduğun dünya ile renk ve biçimlerle kurduğun dünya arasında nasıl bir ilişki var? Aynı şeyi iki farklı dille mi anlatıyorsun, yoksa ikisi birbirinden bağımsız iki ayrı Alaz mı?

İki ayrı Alaz olduğunu düşünmüyorum. Kaynak aynı; yalnızca ifade biçimi değişiyor.

Yazarken daha doğrudanım çünkü kelimenin doğasında bir yüzleşme var. Bir cümleyi yazdığınızda çoğu zaman duygunun adını koymak zorundasınız. Resimde ise o adı söylemeden aynı duygunun çevresinde dolaşabiliyorum. İzleyiciye açıklamak yerine hissettirebiliyorum.

Bu nedenle benim için çok basit bir ayrım var: Yazarken duygunun adını koyuyorum; resim yaparken ona bir alan açıyorum.

Belki kitaplarımdaki sadelik ile resimlerimdeki katmanlı yapı arasındaki fark da buradan geliyor. Yazıda fazlalıkları atmak, mümkün olduğunca çıplak bir cümleye ulaşmak istiyorum. Tuvalde ise katmanların, karşılaşmaların ve çelişkilerin çoğalmasına izin veriyorum.

Ama ikisinin merkezinde de insan var: aşk, kayıp, arzu, kırılma, yeniden başlama, kendine dönüş ve dönüşüm. Biri kelimelerle, diğeri renk ve biçimle konuşuyor.

6. Resimlerinle kitapların arasında görünmeyen bir bağ olduğunu düşünüyor musun? Örneğin bir resmin başlangıç noktası bazen bir cümle, bir şiir ya da bir kitapta anlatamadığın bir duygu olabilir mi? Ya da tam tersi, yazarken ortaya çıkan bir düşünce daha sonra tuvale dönüşebilir mi?

Kesinlikle böyle bir bağ var, fakat bu ilişki birebir bir çeviri şeklinde gerçekleşmiyor. Bir şiiri alıp resme dönüştürmüyorum ya da bir resmi sonradan kelimelerle açıklamıyorum. Daha çok aynı duygu farklı zamanlarda farklı kapılardan geri geliyor.

Bazen yazarken ortaya çıkan tek bir cümle bende uzun süre kalabiliyor. Aylar sonra o cümlenin kendisini değil ama bıraktığı hissi bir tuvalde fark edebiliyorum. Bazen de tam tersi oluyor: Bir resim tamamlandıktan sonra onun bende açtığı alan bir metne ya da şiire dönüşebiliyor.

Sanırım bilinçaltı bu iki alan arasında sürekli çalışıyor. Ben her zaman bağlantıyı üretim anında fark etmiyorum.

Bu nedenle kitaplarımla resimlerimi birbirinden bağımsız iki kariyer gibi görmüyorum. İkisi de aynı iç dünyanın farklı kayıtları. Birinde kelimeler kalıyor, diğerinde renkler; fakat ikisinin de altında aynı hafıza ve aynı insan var.

7. Şimdi biraz sanat dünyasının dışına çıkalım. Dışarıdan bakıldığında disiplinli, üretken ve sürekli yeni bir şeyler deneyen bir sanatçı görüntüsü veriyorsun. Peki günlük hayatında nasılsın? Sabah uyandığında ilk düşündüğün şey sanat mı, yoksa sanatçı kimliğinden tamamen uzak, oldukça sıradan bir Alaz da var mı?

Elbette oldukça sıradan bir Alaz var ve iyi ki var. Sürekli sanatçı kimliğiyle yaşamanın insanı kendi imajının içine hapsedebileceğini düşünüyorum.

Çalışma konusunda disiplinliyim ve zihnim gerçekten kolay kolay durmuyor. Yeni bir eser, bir fikir, bir proje ya da yazmak istediğim bir cümle günün herhangi bir anında ortaya çıkabiliyor. Ama aynı zamanda denizi seven, seyahat eden, arkadaşlarıyla uzun sofralarda oturan, müzik dinleyen, gülen, bazen hiçbir şey yapmak istemeyen biriyim.

Günlük hayatın sıradanlığı benim için çok değerli çünkü üretimin beslendiği yerlerden biri de orası. Sanat yalnızca atölyede gerçekleşmiyor. Bir konuşma, bir şehir, bir insanın bakışı, bir yolculuk ya da çok sıradan görünen bir an daha sonra başka bir biçimde eserin içine girebiliyor.

Dolayısıyla sabah uyandığımda her zaman ilk düşündüğüm şey sanat değil. Ama sanırım dünyaya bakış biçimimden sanatçı kimliğini tamamen ayırmam mümkün değil.

Ayrıca şunu belirtmek isterim: Son dönemde üretimimin yanında Amerika’da, özellikle Miami’de geliştirmekte olduğum uluslararası bir kültür ve sanat platformu üzerine yoğun şekilde çalışıyorum. Sanatı yalnızca sergilenen bir eser olarak değil; insanları, farklı disiplinleri, kültürleri ve iş dünyasını bir araya getiren daha geniş bir yapı içinde düşünüyorum. Miami bu projenin ilk merkezi olacak; sonrasında farklı şehirlerde büyüyebilecek uluslararası bir model kurmak istiyorum. Dolayısıyla bugün günlük hayatımda sanat üretmek kadar, sanatın etrafında nasıl kalıcı bir ekosistem yaratabileceğimi de düşünüyorum.

Bu ekosistemin felsefi temelini ise en son kitabım “Yakamoz”da ele aldım. “Yakamoz”, insanın karanlık dönemlerden geçerken kendi ışığını yeniden bulmasını; içsel dönüşümü, farkındalığı ve yeniden doğuşu anlatan felsefi ve psikolojik yönü güçlü bir kitap. Temelinde, hayatın fırtınaları içinde savrulsak bile içimizdeki ışığı kaybetmeme fikri var. Ben onu ‘karanlıkta bile ışığını kaybetmeyenlerin hikâyesi’ olarak tanımlıyorum.

8. Son soruyu biraz magazinel sorayım: Bir sanatçının özel hayatı ile eserleri arasında mutlaka bir bağ olduğuna inanıyor musun? Seni hiç tanımayan biri yalnızca resimlerine ve kitaplarına bakarak Alaz Sağlam hakkında doğru bir fikir edinebilir mi, yoksa eserlerin aslında senden bambaşka bir Alaz mı yaratıyor?

Bir sanatçının hayatıyla eserleri arasında mutlaka bir iz olduğunu düşünüyorum. Çünkü ne kadar soyut çalışırsanız çalışın, seçimlerinizi yapan kişi sizsiniz: hangi rengi yan yana getirdiğiniz, nerede boşluk bıraktığınız, neyi sakladığınız, neyi görünür kıldığınız tamamen sizden geliyor.

Ama sanatın yalnızca biyografinin açıklaması haline gelmesine de inanmıyorum. Ben yaşadığım bir olayı tuvale olduğu gibi taşımıyorum. Onu dönüştürüyorum. Kişisel olan şey üretim sürecinde başka bir dile geçiyor ve artık yalnızca bana ait olmaktan çıkıyor.

Beni hiç tanımayan biri resimlerime ve kitaplarıma baktığında benim hakkımda bazı şeyleri hissedebilir: yoğunluğumu, çelişkilerimi, özgürlük ihtiyacımı, dönüşümle olan ilişkimi, belki kırılganlığımı ve gücümü. Ama beni tamamen çözebileceğini sanmıyorum.

Zaten sanatın güzel tarafı da bu. Eser sanatçıdan çıktıktan sonra yalnızca onun hikâyesini anlatmaz; karşısındaki insanın hikâyesiyle de birleşir.

Bu yüzden belki şöyle söyleyebilirim: Eserlerime bakarak beni hissedebilirsiniz, ama beni tamamen çözemezsiniz. Arada kalan o mesafe de sanatın gizemi.

 

Yorum yazın

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.