4 Eylül 2026

VARMANIN EŞİĞİ

Başımın döndüğünü hatırlıyorum. İyi gelebileceğinin aklımdan geçtiğini bir de. Sendeleyerek yürüdüm. Elimi sana doğru uzattım. Havayı yakalıyordum. Bir türlü seni değil. Boşluğu tutup durdum. Yılmadım. Orada öylece duran sen, eksiğimi bir an önce gidermeliydin. Düşeceğimi de biliyordum. Zarar görmemek için nereye düşeceğimi hesaplayabilir, gövdemi bir yere bırakabilirdim. Bunu bir yerden öğrenmiştim. I look inside myself and see my heart is black. Doğru düşmeyi. Daha az evvel dans ediyordum. Yoksunluğunun zirvesindeydim. Maybe then I’ll fade away… Üşenmeseydim… And not have to face the facts. Bir yakınlaşıyor, bir uzaklaşıyordun.Ya uyanmazsam. Ya bu yok olmaya düşüşse. Yine de sen. En son sen. Bir yandan sen diye havayı yakalarken ses kayboldu. Havayı yakalamayan diğer elimle sandalyeye tutundum. Dansa başlamadan telefon elimdeydi. Şarkının sesini açmadan önce mesaj kutuma girmiştim. Orada öylece duran son mesajına bakmıştım. Tık tık tık… “Bu ses seviyesi kulağınıza zarar verebilir.” Telefonu koltuğa attım. Daha ne kadar zarar görebilirdim? Sen her şeyi siyaha boyamadan, tüm dünya siyah olmadan önce… Sapağı olmayan o uzun yolda, kararı orada vermiştim. Şimdi yine yüksek sesle eşlik ettiğim şarkıyla o zaman arabanın içinde dans ederken. Hızlandın. Başa sardım. Adını uzun yol koyduğumuz uzun yolda durabileceğimiz hiçbir yer bulamamıştık. Altımıza işeyecektik. Hayatımızın içine ettikten sonra. Normalde önce olur. Nihayet durduğunda, aniden. Araba, biz, müzik… Gündüz uykusundan televizyonun sesiyle uyanmış gibiydim. Bazen sadece gerçeklikten kopmak için yapılan uykunun tadının kaçması hali. Önce ben indim. Derme çatma tesisin, ki tesis denilemeyecek kadar bakkal, bakkal denilemeyecek kadar kulübe olan yerin kendi yapısından bağımsız tuvaletine gittim. Uyum sağlama konusunda tuvaletin içindeki ibrik kadar olamadığım ilişkimizi; kancayla tutturduğum, tahtaların birbirine çakılarak yapıldığı kapıdan sızan ışık eşliğinde düşündüm. Yaklaşan birinin içeriyi rahatça görebileceği gerçeğiyle gözümü tahtaların aralığına diktim. Işık körlüğü. Sana bu kadar mahremiyet açığını hangi ara verdim? Tuvaletten çıktığımda az ileride bekliyordun. Lavabo aradı gözüm. Parmağınla sağ tarafımda bir yeri işaret ettin. Hayratı görünce elimi yıkamak için yürürken çeşmenin buraya değil de bu yapının çeşmeye ait olduğuna kanaat getirdim. Taşın üzerine konmuş, kullanıla kullanıla bitmemiş ama artık canı da kalmamış sabuna baktım. Sadece suyu kullanmak daha iyiydi. Hem elimi neye bulaştırmıştım ki. Seni öldürmeyi defalarca düşünmüş olsam da neticede yapmadım. Suyun serinliği güzeldi. Yüzümü de yıkadım. Doğrulup döndüğümde arkamdaydın. Yüzümden boynuma akan suyu izledin. Ellerimi silkeledim. Önce avuç içlerim, sonra tam tersi. Üzerinde kuruladım. Öldürmeyeceksem sevmediğin şeyler yapmalıydım. Başını eğip göğsüne baktın. Aldığın derin nefesle burun deliklerin genişledi. Dudaklarını sıktın. Hiçbir şey söylemedin. Zaten fırsat da bırakmayacaktım. Elinden anahtarı aldım. Arabada bekleyeceğimi söylerken sevmeyeceğin bir şey daha yapmaya hazırlanıyordum. Ben uzaklaştım. Sen tuvalete girdin. Tahta parçalarından sızan ışık sırtına vururken seni tekerlerin toprakta çıkardığı sesle orada yalnız bıraktım. Şarkı kaldığı yerden çalmaya devam etti. Tuvaletten fırlarcasına çıkıp sadece birkaç adım koştun. It’s not easy facing up when your whole world is black. Durdun, çünkü manasız bir eyleme geçtiğini çabuk fark ettin. Daha az evvel son mesajına bakmıştım. Eve gelene kadar elime almadığım telefona bırakılmış onca arama ve mesajların arasındaki son mesaja. Üstünden saatler geçen, yalnız bırakılmışlığıma karşılık yalnız bırakmışlığıma dair yaptığım kutlama dansının ortasındaydım. I could not foresee this thing… If I look hard enough… Bana daha iyi baksaydın. Düşmeyebilirdim. Son kez sana. Uzanmayabilirdim. Önce ses kayboldu. Sessizliğin uğultusu kulağımı sağır etti. Sonra ışık… Her gün gördüğüm eşyalar tuzağım oldu. Her gün gördüğüm… Tutunduğum sandalyeyle birlikte ben… Çarptığımız masanın üzerindeki uzanmaya çalıştığım yarısına kadar su dolu bardak… Başımın döndüğünü… Artık hiçbir şey hatırlamıyorum. Tuvalete sızan ışığın gözüme girip görünürlüğü yok etmesi gibi değil. Şimdi gözümde patlayan bir ışık yok. Her şey siyaha boyandı. Ne zil sesini duyuyorum ne de kapıyı yumruklamanı. Oysa umut vadeden bir mesajdı. Umudun umut verdiği zamanı geçmemiş olsaydım eğer. Yaz elbisesi giymiş bir kız çocuğuyum şimdi. Yeşil bir denize açılan kırmızı kapıdan geçiyorum.

Yazar

Zeynep Çelik

1988 yılında Eskişehir’de doğdu. Eğitim hayatını Eskişehir ve Balıkesir’de tamamladı. O yıllarda tiyatro eğitimi aldı. Mimari Restorasyon Bölümü mezuniyetinin ardından meslek hayatına Bursa’da restoratör olarak başladı. İlerleyen yıllarda medya sektöründe haber editörlüğü ve yazı işleri müdürlüğü görevlerini üstlendi. Bağımsız düzeltmenlik ve editörlük çalışmaları sürdürmekte. Öyküleriyle…

Tüm yazıları (8) →

Zeynep Çelik’in diğer yazıları

Son eklenenler

Yorum yazın

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.