4 Eylül 2026

Sadık Güvenç

Sadık Güvenç

1962 yılında Yozgat, Sorgun, Bahadın’da doğdu. 1983 Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Halen Ankara’da öğretmenlik yapıyor.. Dergilerde ve bazı sitelerde öyküleri ve kitap inceleme yazıları yayınlanıyor. Yayıma hazır öykü ve roman dosyaları var. Yapıtları: Söylence: Bahadın Söylenceleri (Yerel söylence derlemesi), Öykü Kitapları: Yaşasın İhtilal Hırsızın Teki Çıkarcının Teki

Sandık

Sonunda buradayım. Avlu duvarı yerli yerinde duruyor. Babamın bir zamanlar hayvanlara kış yiyeceği olarak getirdiği bazen kangal, bazen ot yüklü at arabasının rahatlıkla geçtiği büyük tahta çatal kapı biraz yamulmuş, kanatlarından biri bir yerlere gitmişse de diğer kanat geçmişin bütün izleriyle öyle…

Açık Hava Sineması

Kocaman televizyon ekranının karşısında bir grup insan sohbet ediyor. Onların arkasında ordan oraya koşuşan çocuklar, kendi aralarında bir oyundur tutturmuşlar. Park mı açık hava sineması mı belli değil. Bizi buraya film izleyeceğiz diye çağırmışlardı. Yağmur yağabilir korkusuyla sandalyeleri üstü kapalı bir köşeye sıkıştırmışlar. Bu yüzden perde niyetine kullanılan televizyon ekranı biraz yanda kalıyor. Yanımdakini tanımadığım halde konuşuyorum: “Film başlayınca ortalık sakinleşir, herhalde.” O da öyle umuyormuş. Tanımadığım başka insanlar daha var etrafımda, sohbet ediyorlar. Araya giriyorum: “Film ne zaman başlar?” “Film çoktan başladı.” “Nasıl yani, şimdi siz film mi izliyorsunuz burada?” “Görmüyor musun, film yarılandı. Az sonra beş dakikalık bir ara verecekler!” “Bu nasıl sinema ya?” “Beğenemedin mi? Burada böyle!..” Şaka yapıyorlar herhalde. Ne görüntü belli ne de bir ses duyuluyor. Hele şu etrafta koşuşturan çocuklar… Kahvehanede bile bu kadar gürültü patırtı olmaz. “Böyle sinema mı olur? Ben gidiyorum!” dedi arkadaşım. “Biraz daha oturalım. Bakalım ne olacak, merak ediyorum.” dedim. “Sen otur, benim canım sıkıldı. Dolaşacağım biraz.” Kalktı. ‘Sinema’ diye milletin yığıldığı yerden çıktı, gitti. O gider gitmez yanımda oturanlardan biri arkadaşımın arkasından söylendi: “Dövecektim şerefsizi, zor tuttum kendimi.” dedi. “Ağır ol bakalım! Kimmiş şerefsiz?” dedim, sinirlendim tabii. “Sen ne karışıyorsun? Sana bir şey mi dedik şurada?” “O giden benim arkadaşımdı, ona hakaret edemezsin.” “Asıl o bize hakaret etti. Film bitmeden sinemadan çıktı.” “Ne filmi ya? Siz film mi izliyorsunuz?” “Kör müsün, ne yapıyoruz film izlemiyoruz da?” “Ben de izlemek istiyorum ama bir şey göremiyorum.” “Ne görmek istediğine bağlı!” Yahu insan sinemada ne görmek ister arkadaşım? Adam hem konuşuyor hem elinde kocaman bir tornavida ile oynuyor. Elindeki tornavidayı havaya atıyor, sonra da yere doğru süzülen tornavidayı yakalıyor. Büyük bir iş başarmışçasına sırıtıyor marifetine. Sonra tornavidayı önündeki tahta masaya saplıyor. Çıkartırken masayı kanırtıyor. Televizyon ekranına başını kaldırıp da bir kere bakmıyor bile. “Böyle şerefsizler hiç gelmesinler bizim sinemamıza!” Beni kışkırtıyor. Gözlerimin içine dikti gözlerini. Bizi buraya çağıran arkadaştan da eser yok. Nereye gittiyse gitmiş. En iyisi ufak […]

Başkarakter Zorda

“Uyuşuk! Mal!” diye tısladı Kürşat. Televizyonun kumandasını olanca gücüyle sıktı. Kumandayı televizyondan kendisine aval aval bakan başkaraktere fırlatmamak için “ya sabır “ çekti. Televizyon sehpasına yaklaştı iyice, adet olsaydı ekrandan içeriye girecek, başkarakterin kolundan tutup silkeleyecekti onu. Nasıl bu kadar saf olabiliyordu bu insanlar? “Lan oğlum daha dün o köşede bir araba dayak attılar sana, yine niye gidiyorsun aynı yere?”  derken elindeki kumandayı bıraktı, kapının arkasında duran sopayı aldı eline. Başkaraktere tuzak kuran hainler şimdi ortaya çıkacaklardı yine, onlara günlerini göstertmek de elbet Kürşat’ın göreviydi. “Gelin bakalım, bu sefer karşınızda o uyuşuk herif yok, ben varım ben!” Başkarakter, köşeyi döndü, işte tam burada karşısına ağlayan bir kız çocuğu çıkacak, başkarakter çocukla ilgilenirken kalleşler yükleneceklerdi ona, orantısızca… Yemezler, yalnız değildi o… Birden ortalık karardı. Geçen hafta bu kısım yoktu ama. Şaşırdı Kürşat. Karanlıkta ne yapacağını bilemedi. “İt tohumları, anladılar herhalde benim yardıma geleceğimi, tedbir almışlar,” dedi. Parmaklarını ağzına götürdü, olanca nefesini üfledi. Tiz bir ıslık çın çın öttü. Başkarakteri uyarmak içindi bu ıslık. Hem kalleşler de bilsinlerdi etrafta birilerinin olduğunu. Bekledi, hiçbir değişiklik yok. Her yer kapkaranlık. Kendi odasının da karanlık içinde olduğunu nice sonra anladı Kürşat. “Bu kadar da kalleşlik olamaz, elektrikleri kesmişler, bu çocuğun ne kadar da çok istemeyeni varmış dayı!” Ortalığı aydınlatmalı, başkaraktere bir ışık deliği göstermeliydi. El fenerini koyduğu çekmeceyi buldu el alışkanlığı ile. Kurcaladı, yok. Lazım olunca bulunmaz ki meret…  Bir sürü ıvır zıvır, bunların ne işi varsa burada? Parmakları bir deliğe takıldı. Esneyen bir delik. Genişlet genişletebildiğin kadar. El feneri buradan kaymıştır aşağı çekmeceye. Aşağı çekmeceyi çekti. Yok, orada da yok. Aynı delikten orada da var. Lan bu el feneri kendine yol mu açmış buralardan? Öbür çekmeceyi açtı. Hah işte burada… Pili mi bitmiş? Yok, canım daha yeni koymuştu pili. Sıkıladı el fenerinin arka kapağını. Yok yanmıyor. Aksilik işe. Çakmağı geldi aklına. Çaktı. Bir alev […]

Aile Bütçesi

Şu bizim Bakkal Latif Efendi’yi bilirsiniz. Bilmiyorsanız da benzetin birine. Hiç mi bakkal bilmiyorsunuz. Gözlerinin içi güler, saçları dökülmüş, uzun boylu, azcık göbekli. Yaz kış aynı kazağı giydiğini sanırsınız. Nedense öyle bir izlenim uyandırmıştır bende. Sesi de gürdür ha. Geçen gün ben sabah erkenden acele acele işe giderken bakkalın önünden geçiyordum, selamlaştık. Bana dedi ki: “Yahu komşu, şu sizin oğlanı yolla da çıraklık etsin yaz boyunca bana. Orada burada haytalık edeceğine  üç beş harçlık veririm, en azından günlük çayınız, şekeriniz bedavaya gelir, fena mı?” Hiç fena olur mu? Her sabah, her akşam Latif’in dükkanının önünden nasıl geçtiğimi bir ben bilirim. Niye olacak, göz göze gelsek veresiye defterinden başka bir şey göremiyorum ki adamın gözlerinde. Bir şey söylemese de o anlamlı bakışları yeter: “Sayemde geçiniyorsun sayemde, kursağındaki makarnalar, bulgurlar, ekmekler burada yazılı birer birer.” Ulan ay başı gelince ödenmiyor mu hepsi? Ödensin, ertesi gün yeniden açılıyor kalbim kadar tertemiz bir sayfa… Ah bir peşin alış verişe dönebilsek bakar mıyım senin kurtlu pirinçlerine? “Hay hay amcası, derhal gelsin, ne demek? Harçlık da neymiş, senin gibi gün görmüş bir büyüğünün yanında insanlık öğrensin, yol  yordam öğrensin,” dedim. Akşamı zor ettim. Kolay mı müjde vereceğim oğlana. Hayatında ilk kez böyle bir sorumluluk alacak. Babacığına, anneciğine destek olacak. Aile bütçesine karınca kararınca bir iki damla akıtacak.Nasıl sevinecektir.  Ben ondan daha çok heyecanlıyım. Kerata iş öğrenecek. Bendenizin emekliliğine şunun şurasında on yıl var yok. Bakarsın çıraklıkla kalmaz, işi ilerletir oğlan, ustalaşır iyice de bir bakkal da biz açarız. Ha? Olmaz mı? Ne dersin komşu? Açamaz mıyız ben emekli olunca? Açarız değil mi? Ne varmış açamayacak? Herkes anasının karnında mı öğreniyor bakkallığı? Hay Allah, insan hemen de kaptırıveriyor kendini hayallere… Bak sen şu işe. Bizim kerata “olmaz” demesin mi bana. Yutkundum kaldım. Nutkum tutuldu. Babasına, olmaz, diyor. Niyeymiş, niyeymiş? Niye olmuyormuş? Tatilmiş efendim. Tatil demek ne demekmiş? […]