Ana Sayfa Edebiyat Öykü Başkarakter Zorda

Başkarakter Zorda

“Uyuşuk! Mal!” diye tısladı Kürşat. Televizyonun kumandasını olanca gücüyle sıktı. Kumandayı televizyondan kendisine aval aval bakan başkaraktere fırlatmamak için “ya sabır “ çekti. Televizyon sehpasına yaklaştı iyice, adet olsaydı ekrandan içeriye girecek, başkarakterin kolundan tutup silkeleyecekti onu. Nasıl bu kadar saf olabiliyordu bu insanlar? “Lan oğlum daha dün o köşede bir araba dayak attılar sana, yine niye gidiyorsun aynı yere?”  derken elindeki kumandayı bıraktı, kapının arkasında duran sopayı aldı eline. Başkaraktere tuzak kuran hainler şimdi ortaya çıkacaklardı yine, onlara günlerini göstertmek de elbet Kürşat’ın göreviydi. “Gelin bakalım, bu sefer karşınızda o uyuşuk herif yok, ben varım ben!” Başkarakter, köşeyi döndü, işte tam burada karşısına ağlayan bir kız çocuğu çıkacak, başkarakter çocukla ilgilenirken kalleşler yükleneceklerdi ona, orantısızca… Yemezler, yalnız değildi o…

Birden ortalık karardı. Geçen hafta bu kısım yoktu ama. Şaşırdı Kürşat. Karanlıkta ne yapacağını bilemedi. “İt tohumları, anladılar herhalde benim yardıma geleceğimi, tedbir almışlar,” dedi. Parmaklarını ağzına götürdü, olanca nefesini üfledi. Tiz bir ıslık çın çın öttü. Başkarakteri uyarmak içindi bu ıslık. Hem kalleşler de bilsinlerdi etrafta birilerinin olduğunu. Bekledi, hiçbir değişiklik yok. Her yer kapkaranlık. Kendi odasının da karanlık içinde olduğunu nice sonra anladı Kürşat. “Bu kadar da kalleşlik olamaz, elektrikleri kesmişler, bu çocuğun ne kadar da çok istemeyeni varmış dayı!” Ortalığı aydınlatmalı, başkaraktere bir ışık deliği göstermeliydi. El fenerini koyduğu çekmeceyi buldu el alışkanlığı ile. Kurcaladı, yok. Lazım olunca bulunmaz ki meret…  Bir sürü ıvır zıvır, bunların ne işi varsa burada? Parmakları bir deliğe takıldı. Esneyen bir delik. Genişlet genişletebildiğin kadar. El feneri buradan kaymıştır aşağı çekmeceye. Aşağı çekmeceyi çekti. Yok, orada da yok. Aynı delikten orada da var. Lan bu el feneri kendine yol mu açmış buralardan? Öbür çekmeceyi açtı. Hah işte burada… Pili mi bitmiş? Yok, canım daha yeni koymuştu pili. Sıkıladı el fenerinin arka kapağını. Yok yanmıyor. Aksilik işe. Çakmağı geldi aklına. Çaktı. Bir alev titredi ekranda. İnşallah başkarakter görmüştür ışığı… Karanlık, her yer karanlık. Mahvedecekler çocuğu…

Kapı mı çalınıyor ne? Kürşat homurdandı. Bu zamanda kapı mı çalınırmış? Birkaç adımda vardı kapıya. Delikanlılıkta “kim o?” sorusu yoktu. Ne olacaksa olurdu, langırt diye açtı kapıyı, çakmağını çaktı, gelenin yüzüne tuttu… Ödü ağzına geldi Kürşat’ın. O gelmişti, buradaydı. Ne yapacağını, ne diyeceğini bilemedi, eli titredi, dizi titredi. “İçeri almayacak mısın beni? Hep böyle bakacak mısın yüzüme? Peşimdeler…” Kürşat kıyıya çekildi.
Çakmağın alevi elini yaktı. Başkarakter içeri girdi. Kürşat’ın sesi kupkuru boğazından zar zor çıktı:
“Sen, sen nasıl yani? Nasıl buldun burayı?”
“E ışık yaktın, ıslık çaldın. O karanlıkta etrafımı sardı kanı bozuklar, sen olmasaydın işimi bitireceklerdi, iyi ki yaktın ışığı da etrafımı gördüm. Sağ ol dostum!”

Yutkundu Kürşat, gurur duydu kendisiyle. O buradaydı, canlı kanlı yanındaydı işte. Az önce kızıp bağırıp çağırdığı, itin götüne sokup çıkardığı başkarakter buradaydı işte. Tutamadı kendini:
“Sen neden hep aynı hataları yapıyorsun ki?”
O nasıl bir hesap sormaydı öyle? O nasıl bir çıkıştı öyle. Ayıpladı kendini. İnsan darda kalmış misafire öyle çıkışır mıydı hiç?
“Bazen hepimiz hata yaparız dostum!”
“Ama sen her zaman hata yapıyorsun, senin yüzünden fıtık oluyoruz biz izleyiciler.”
“Siz fıtık olurken biz canımızı ortaya koyuyoruz dostum!”
“O kadar bağırıp çağırıyoruz burada, yapma etme diyoruz. Aldıran kim?”
“Herkes işine baksın dostum, iş olacağına varır. O kadar çok akıl veren var ki. Bak darda kaldım, bir tek sen ışık yakmayı akıl ettin. Herkes bırakmış kendini olayların akışına. Yalnızca eleştirsinler, niye şöyle yapmadın, niye o karanlık yere gittin? Bak elektrikleri kesiyorlar, istedikleri sonucu elde etmek için. Herkes ne yapıyor? Başkarakter niye bunu düşünmedi diye beni suçluyorlar. Sen farklısın. Sen diğerleri gibi değilsin. O yüzden buraya geldim… Peşimdedirler, şimdi gelirler, sakla çabuk beni!”

Kürşat düşündü. Nereye saklayabilirdi ki başkarakteri? Banyo, mutfak, oda… Başka da bir yer yok. Nohut oda, bakla sofa… Ne balkon ne çatı katı… Yatağın altı, ilk bakılacak yer. Kapının arkası ikinci bakılacak yer… Çekmecedeki delik… Tak tak kapı vuruldu.
“Geldiler dostum, saklayamadın beni. Bilseydim gelmezdim. Madem bir şey düşünmedin neden ışık yaktın?” dedi başkarakter fısıltıyla.
“Vaaay, demek başkarakterimiz de korkakmış ha!”
“Bizim de bir canımız var!”
“Hadi hadi gir şu çekmeceye!”

Başkarakter çekmeceye girdi. Kapı kırılacak gibi dövülüyordu. Kürşat bir elinde olanca gücüyle sıktığı sopasıyla açtı kapıyı. Bir el feneri gözüne tutuldu sanki. Parlak ışık birden gözünü kör etti. Zaten karanlık olan her yer daha da zifiri karanlık oldu.  Takım elbiseli, kravatlı ( bu tür karanlık adamlar neden kravat takarlar sahi?) çember sakallı ızbandut gibi sekiz on tane herifin beklediğini sanıyordu kapının önünde.
“Gelin lan gelin, ne yapacaksanız yapın!” diye bağırdı elindeki sopayı sallayarak. Sopa kimseye çarpmadı. “Şimdi kıçıma bir tekme vursalar, merdivenlerden tepe taklak giderim…” diye kendini duvardan yana korumaya aldı, Kürşat. Bekledi ki yakasına yapışsınlar. Gözüne el feneri tuttular. Hayret bu sefer ki ışık az önceki gibi karartmadı gözlerini. Aksine gördü etrafını. Elektrikler gelmişti. Kimse de yoktu. Sopasını sıktı. “Kaçtılar mı lan? Artık nasıl bağırdıysak!” Yoksa, yoksa içeriye dalıp başkarakteri… Eyvahlar olsun! Kürşat açık kapıdan daldı içeriye.
“Bırakın laaan!”
Kimse yoktu. Nerede bu adamlar? Kendisini bayılttılar da başkarakteri alıp gittilerse… Eyvahlar olsun sana Kürşat! Yazıklar olsun! Bir kuş da bir çalıya sığınır. Sen çalı kadar olup da saklayamadın o kuşu… Tüh sana!

Televizyonu açtı. İşte orada. Oh be! Sevindi Kürşat. Bir şey olmamış. Demek çekmecedeki delikten yağ gibi kayarak kaçıp kurtulmuş. Karanlık köşeye doğru gidiyor yine. “Mal mısın nesin oğlum? Daha yeni kurtarmadık mı seni katillerin elinden?”  Çekmeceyi çekti, parmaklarıyla deliği yokladı. Delik istediğin kadar genişliyor. “Acaba ben de onun gittiği yollardan geçip gidebilir miyim oraya? Bu safı ancak ben kurtarırım kötü adamlardan.”

2 YORUMLAR

  1. Sevgili kardeşim, “mal” sözcüğü çok geniş bir anlam içeriyor.
    “Mal canın yongasıdır.” ” Devletin malı deniz, yemen domuz.” ” Dünya malı dünyada kalır.” Bunlar varlık, zenginlik anlatır.
    Bir de “angutluk” anlamı vardır “mal”ın. Yani hayvanla eş tutulan, ironik bir yaklaşım. Şaka yollu da kullanılır.
    “Yine ne mallık ettin?” (Anlayışı kıt anlamında.)
    İnsan sevdiğine de “mal” der bazen. Kendine yakın gördüğü kişilere örneğin. Türküde olduğu gibi:
    “Haydi malım haydi canım/ Duvara yaslan yarim.”
    Kısaca sevgili kardeşim istesen de istemesen de sen de bu mal” kervanına katılırsın. İster öyle ister böyle…

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz