Ana Sayfa Edebiyat Öykü Aile Bütçesi

Aile Bütçesi

Şu bizim Bakkal Latif Efendi’yi bilirsiniz. Bilmiyorsanız da benzetin birine. Hiç mi bakkal bilmiyorsunuz. Gözlerinin içi güler, saçları dökülmüş, uzun boylu, azcık göbekli. Yaz kış aynı kazağı giydiğini sanırsınız. Nedense öyle bir izlenim uyandırmıştır bende. Sesi de gürdür ha. Geçen gün ben sabah erkenden acele acele işe giderken bakkalın önünden geçiyordum, selamlaştık. Bana dedi ki:

“Yahu komşu, şu sizin oğlanı yolla da çıraklık etsin yaz boyunca bana. Orada burada haytalık edeceğine  üç beş harçlık veririm, en azından günlük çayınız, şekeriniz bedavaya gelir, fena mı?”

Hiç fena olur mu? Her sabah, her akşam Latif’in dükkanının önünden nasıl geçtiğimi bir ben bilirim. Niye olacak, göz göze gelsek veresiye defterinden başka bir şey göremiyorum ki adamın gözlerinde. Bir şey söylemese de o anlamlı bakışları yeter: “Sayemde geçiniyorsun sayemde, kursağındaki makarnalar, bulgurlar, ekmekler burada yazılı birer birer.” Ulan ay başı gelince ödenmiyor mu hepsi? Ödensin, ertesi gün yeniden açılıyor kalbim kadar tertemiz bir sayfa… Ah bir peşin alış verişe dönebilsek bakar mıyım senin kurtlu pirinçlerine?

“Hay hay amcası, derhal gelsin, ne demek? Harçlık da neymiş, senin gibi gün görmüş bir büyüğünün yanında insanlık öğrensin, yol  yordam öğrensin,” dedim.

Akşamı zor ettim. Kolay mı müjde vereceğim oğlana. Hayatında ilk kez böyle bir sorumluluk alacak. Babacığına, anneciğine destek olacak. Aile bütçesine karınca kararınca bir iki damla akıtacak.Nasıl sevinecektir.  Ben ondan daha çok heyecanlıyım. Kerata iş öğrenecek. Bendenizin emekliliğine şunun şurasında on yıl var yok. Bakarsın çıraklıkla kalmaz, işi ilerletir oğlan, ustalaşır iyice de bir bakkal da biz açarız. Ha? Olmaz mı? Ne dersin komşu? Açamaz mıyız ben emekli olunca? Açarız değil mi? Ne varmış açamayacak? Herkes anasının karnında mı öğreniyor bakkallığı? Hay Allah, insan hemen de kaptırıveriyor kendini hayallere…

Bak sen şu işe. Bizim kerata “olmaz” demesin mi bana. Yutkundum kaldım. Nutkum tutuldu. Babasına, olmaz, diyor. Niyeymiş, niyeymiş? Niye olmuyormuş? Tatilmiş efendim. Tatil demek ne demekmiş? Dinlenecekmiş. Ulan deyyus, okula git, okuldan gel, sanırsın sırtında taş taşıyor bebe. Orta ikiye geçti ya, delikanlı oldu iyice. Ne diller döktüm,  ne diller döktüm. İnsanları öğrenecekti çeşit çeşit. İnsanlara davranmayı öğrenecekti ince ince. Sorumluluk öğrenecekti…  Para kazanacaktı az çok. Aile bütçesine katkı… Bunları okulda da öğretiyorlarmış… Her şeye de bir cevapları olur zaten. Papuç kadar dil. Onu da okulda öğretiyorlar herhalde.

Öğleden sonra gidip birkaç saat çalışmak koşuluyla kabul etti çıraklık işini. Hele bir gitsin bakalım. Gerisini de bakkal efendi halletsin. Ertesi sabah ben işe gitmek için hazırlanırken baktım bizimki de uyanmış. Bana gülümsüyor.  Canım benim. Haksızlık mı ettim ne çocuğa? Uyku çocuğu be babası. Bırak uyusun çocukcağız. Elin bakkalı ezer be şimdi bunu.  Yavrum benim, nasıl da gülümsüyor tatlı tatlı. Benim üzülmemi istemediği için de erkenden kalkmış. Bu yaştaki çocuğa bütçe lafı edilir mi be salak kafa? Vicdan mı yapmış nedir?
“Hani öğleden sonra gidecektin?”
“Gitmeyeceğim ki!”
“Ne demek gitmeyeceğim ki? Söz vermedin mi  bana akşam?”
“Bizim site maçımız var bugün öğleden sonra.”
“Tamam maçtan önce git, biraz öğren işi. Sonra da gidersin maça.”
“Olmaz baba ya! Maçtan önce antrenman yapıyoruz biz…”

Sabah sabah lahavle çekip çıktım. Bu çocuk adam olmayacaktı. Biz böyle miydik? Büyüklerimiz ne derse o. Maç yapacaklarmış da antrenman yapacaklarmış da… Mazerete bakın. Biz de gizli saklı oynardık bu top denen mereti. Top oynadığımız duyulursa bir ton azar işitirdik babalarımızdan. Şuna bak, top oynayacağım diye çıraklığı kabul etmiyor, biz de sesimizi bile çıkartmıyoruz. Böyle de olmaz ki canım.

Canım çok sıkıldı. Sen olsan güler geçer misin böyle bir şeye komşu? İşe gidiyormuş gibi yapıp giriverdim kimsenin beni göremeyeceği bir kuytu yere. Bekleyelim bakalım bu sıpa nerelere gidiyor? İşe de biraz geç  gidelim bugünlük. Uydururuz bir şeyler sorarlarsa. Şunun şurasında belki de ilk defa geç kalacağım. Belli mi olur, belki de geç bile kalmam. Bekledim ki bizim sıpa çıksın evden. Kapı mı açıldı ne? O ne? Oğlandan önce annesi çıkmasın mı? Birlikte mi gidiyorlar? Yok yook, hanım yalnız başına gidiyor. Gidecek elbet, vardır bir işi. Alış veriş yapacak, yemek yapacak…  Durup dururken aklıma kötü kötü şeyler gelmeye başladı komşu. Sabah sabah nereye gidiyor bu kadın? Biz oğlanı takip edelim derken karının peşine düştük ya. Evin yakınındaki Latif’in bakkala girmedi. O zaman nereye gider bu kadın? Otobüs durağına yöneldi. Otobüse mi binecek yoksa? Koşsam mı? Olur mu hiç? “Beni mi takip ediyorsun?” dese ne diyeceğim? İşi vardır. İşi varsa niye bana bir şey söylemedi? Otobüs bekliyor. Demek uzaklara gidecek. Otobüsten önce ben vardım.

“Hayırdır? Nereye hanım?”
Şaşırdı. Soruma cevap vereceğine, o da bana sordu:
“Asıl sana hayırdır, bu saatte sen ne arıyorsun burada? Niye işte değilsin?”
“Gidiyorum işte. Karnım ağrıdıydı da şurada biraz oturup geçmesini bekledim.”
Hemen de aklıma geliveren bu yalan iyi oldu komşu.
“Sen nereye böyle? Benim evden çıkmamı mı gözledin?”
“Sana hesap mı vereceğim? Kölen miyim ben? Dilediğim zaman dilediğim yere gidemez miyim?”
“Git git de haber ver canım! Bak tesadüfen gördüm seni.”
Duraktaki diğer yolcular bize bakıyorlar. Başka işleri güçleri yok sanırsın. “Cık cık,” ettiklerini duyuyorum. Onlara da ne oluyorsa? Otobüs geldi bu ara. Herkeste bir itiş kakış. Doluştular. Biz kaldık aşağıda karı koca.
“Binseydin ya!” dedim.
“Ne bineceğim, insanda binecek iştah mı bıraktın?”
“Gitmen gerekiyorsa git, niye beni görünce vazgeçtin?”
Cevap vermedi. Geri döndü, evden yana. Ne yapacağımı bilemedim. Ben de mi geri dönseydim? Öylece bırakıp gidebilir miydin sen olsan komşu? İçimde bin bir vesvese. İşe geç kalacağım bir yandan… İşin canı cehenneme.
“Bak böyle, bir şey söylemeden yollara düşmüşsün ya, üzüldüm işte. Bir derdin mi var?”
“Sana ne be? Bencil herif! Otobüsü de kaçırdım senin yüzünden. Gebersem daha iyi!”
“Haydaaa! Ne yaptım ben yahu hanım? Nereye gidiyorsun demek de suç mu oldu?”
“Nereye gidersem giderim, sana ne? Sen bana güvenmiyor musun?”
“Güvenmek müvenmek de ne demek hanım? Nerelere getirdin konuyu? Seni yolda gördüm, merak ettim, yanına geldim. Görmezden mi geleydim? Yanına gelmese miydim?”
“Sen beni mi takip ediyorsun?”
“Bak karıcığım, seni takip etmiyorum. Aslında oğlanı bekledim ben. Onu bakkala çırak verecektik ya hani! O da karşı çıktı, kem küm etti. Ben de bekleyeyim de nerelere gidiyor bir göreyim diye saklandım. Uzun zaman çıkmayınca, işten bari geri kalmayayım diye gözlemekten tam vazgeçmiştim ki sen çıktın dışarı. Bu kez de seni merak ettim. Vallahi billahi bu işin aslı astarı!”
“Neymiş peki öğrendin mi bir şey?”
“Bana bak hanım, asıl sen söyle bakalım, nereye gidiyordun da beni görünce caydın ha!”
Sesim beni dinlemedi komşu. Birden bire yükseldi. Yoldan geçenler bize baktılar. Sesim yükselince bizim hanımın sesi de benimkinden geri kalmadı:
“Sana ne! Hava almaya çıktım, var mı diyeceğin?”
“Hava mı alacaktın, havanı mı alacaktın ben sana gösteririm böyle dik dik konuşmaları!”
Duraktan ayrıldı. Eve gidiyordu. Ben de bağıra bağıra onu sakinleştirmeye çalışıyordum. Tam o sırada karşımıza çıkmasın mı bizim oğlan? Bizi böyle yüksek perdeden tartışırken gördü. Ben kendi adıma suratımın kıpkırmızı olduğunu, saçlarımın kirpi tüyü gibi dikildiğini, gözlerimin akının kocaman olduğunu tahmin edebiliyorum. Hanım benden birkaç adım önde olduğu için onun yüzünü göremiyordum ama o da benden farklı olamazdı. Bizim oğlan yanımıza geldi:

“Nereye böyle çifte kumrular? İşten izin mi aldınız ikiniz birden? Anne, hani işe başlıyordun bugün, aile bütçesine destek olmam lazım, diyordun?”
“Git başımdan zevzek… İş miş yok!”
Tepemden aşağı kaynar sular döküldü derler ya komşu, aynen öyle oldum. Demek bizim hanım işe girmiş?
“Ne işiymiş bu? Niye benim haberim yok?”
“Annemin komşusunun yufkacı dükkanı yok mu? Elemanı hastaymış, yardım için çağırdıydı. Bir iki günlüğüne…”
“Ne güzel, ne güzel! İyi de bunu benden niye gizli yapıyorsun ki? Bak aklıma neler geldi, neler geldi!”
“Neler gelmiş aklına? Söylesene hele bir, neler gelmiş şu boş tenekeden farksız aklına?”
Hızlı hızlı da yürüyor. Demek işe gidecekmiş? Üç beş kuruş aile bütçesine katkı yapmayı düşünmüş. Benim ‘olmaz’ diyeceğimi bildiği için de saklamış benden. İçimden hak veriyorum kadına da, dışıma laf geçiremiyorum ki. El ne der, konu komşu ne der? Şu bizim mahallelinin biri kazara bizim hanımı yufkacıda görse, dillerine düşerim ki nasıl! Hay bataydı onların dilleri.

“Sen nereye böyle?”
Okları oğlana çevirdim. İstedim ki ben oğlanla oyalanırken hanım gitsin, uzaklaşsın yanımızdan. O eve, ben işe.
“Arkadaşların yanına gidiyorum baba!”
“Ne varmış bu saatte arkadaşların yanında bakayım?”
Oğlandan önce hanım yapıştırdı cevabı:
“Ne sıkıştırıyorsun çocuğu? Hapis mi olacak evde? Gitsin arkadaşlarının yanına.”
Bu sabah tersliği üstündeydi. Sesimi çıkartmadım. Yürüdüm.
“Efelenmek kolay, erkeklik kolay! Bırak git sen, bu evdekiler akşama kadar ne yapar, nasıl vakit geçirir, ne yerler, ne içerler, deme!”
“Gidin eve, gidin eve de akşam konuşalım.”
Kurtulmak, bir an önce işe gitmek istiyordum. Ayağımın yarı kalkmış kaldırım taşına takılacağını bilemezdim ki komşu. Yok yahu ne itmesi? Hanım beni itmedi. Uyduruyorlar. Oğlanla ikisi birlik olup beni öldüresiye dövesilermiş. Hep yalan. Kim uyduruyor böyle şeyleri? Ayağım takılıp da yüz üstü yere kapaklanınca bizim hanım tüm öfkesine rağmen beni yerden kaldırmak için koştu. Ben de “istemez, senin yardımın lazım değil,” diye kolumu silktim. Kolum ağzına çarptı. Ağzı kanamış. Oğlan da öyle anasının ağzında kan görünce telaşlandı, ne yapacağını bilemedi. Ben yerimden doğrulurken oradan geçen biri:
“Tüh senin erkekliğine, sokak ortasında kadına el kaldırmaya utanmıyor musun?” diye bana bir tekme salladı. Tekme de geldi boş böğrümü buldu. Yere yuvarlandım. Sonrasını hatırlamıyorum ki. Gözlerimi hastanede açtım. Ambulansla getirmişler beni. Bana tekmeye sallayan adamı tanımıyorum. Ben yediğim tekmeyle kıvrılıp düşünce bizim oğlan da ona girişmiş. Adam, bizim oğlanı yere yıkmış. Hanım girişmiş adama. Derken polis gelmiş… Hiç yoktan bela… Neyse sulh olduk. Kimse kimseden davacı olmadı. Ben o gün işe gidemedim.

Oğlan mı? Birkaç gün gitti bakkala çıraklığa. Ona göre değilmiş çıraklık. Söz verdi derslerine sıkı çalışıp yüksek yerlere gelecekmiş. Yufkacı konusunu hiç konuşmadık.

Önceki İçerikEdebiyat Kırığı
Sonraki İçerikSisten Bir Sır
Sadık Güvenç
1962 yılında Yozgat, Sorgun, Bahadın’da doğdu. 1983 Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Halen Ankara’da öğretmenlik yapıyor.. Dergilerde ve bazı sitelerde öyküleri ve kitap inceleme yazıları yayınlanıyor. Yayıma hazır öykü ve roman dosyaları var. Yapıtları: Söylence: Bahadın Söylenceleri (Yerel söylence derlemesi), Öykü Kitapları: Yaşasın İhtilal Hırsızın Teki Çıkarcının Teki

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz