Ana Sayfa Zamansız O An Anı Sandık

Sandık

Sonunda buradayım. Avlu duvarı yerli yerinde duruyor. Babamın bir zamanlar hayvanlara kış yiyeceği olarak getirdiği bazen kangal, bazen ot yüklü at arabasının rahatlıkla geçtiği büyük tahta çatal kapı biraz yamulmuş, kanatlarından biri bir yerlere gitmişse de diğer kanat geçmişin bütün izleriyle öyle bekliyor tanıdıklarını. Toprak damın ön duvarı yılların yorgunluğuna, yağmuruna, karına dayanamamış olacak ki olduğu yere yığılmış, tahta kapının açılıp kapanmasına engel olmuş. Mavi boyalı asma pencerenin tüm camları kırılmış, dişi dökülmüş yaşlı bir kadını andırıyor.  Yıkıntının üzerinden kendime yol bularak ilerledim. Tam karşımda tandır, tandırın yanında bir zamanlar kireçle badanalanmış kemerli raflar, rafın hemen ilk gözünde yeşil tahta sandık duruyor. Evimizin tarihi ile yaşıt bu sandık. Annem bu eve gelin gelirken çeyizini bunun içine koyup getirmiş.  İçinde kitaplarım olacaktı, belki duruyordur. Bir umut benimki, eski günlerin özlemi. Sahi duruyor muydu kitaplarım orada? Tabanı, gerek sürtünmeden gerekse farelerin inatçı bir şekilde kemirip içeri girmek istemelerinden kaynaklı olarak delindiği için birkaç kere babam tarafından yenilenen sandığı çekip indirdim yere.

Sandığı çekip yere düşürünce, altına yuva yapan fareler telaşa düştüler. Üstlerinden yorganları alınmış gibi utandılar. Gün ışığından hazzetmiyorlar herhalde.  Bir telaşla kıvıl kıvıl oraya buraya kaçıştılar. Oldum olası iğrenirim farelerden. Eğitim görmüşler sanki biri üstümüzdeki sandığı çekince ne yapacağız diye yaptıkları tatbikat gereğince, her biri bir deliğe girip yitti. Sandığı açmaya üşendim doğrusunu isterseniz. Ya bir sandık dolusu fareyle karşılaşırsam? Beni seyreden iki kedi, uslu uslu bakıyorlar bana, başka işleri yokmuş gibi. Beceriksiz bir fare girecek delik arıyor bu arada. Biraz hasta mı nedir? Tüylerinin birazı dökülmüş. Kıpkırmızı derisi görünüyor. Ayakları da kıpkırmızı! Tavukayağına benzetiyorum. Kedilere kaş göz ediyorum, “yakalasanıza şunu, ne diye bana bakıyorsunuz?” Kediler oralı bile değil. “Bunlardan o kadar çok ki ne diye hastalıklı bir sıçanla uğraşacakmışız?” diyorlar. Kedinin birinin kafasını tutup kel farenin üzerine eğdiriyorum, “Bak işte seninki burada…” Kedi başını kurtarıyor elimden. Biraz uzağa gidip bizi seyretmeyi tercih ediyor. Kızıl, kel fare yavaş yavaş ilerliyor. Nereye gidiyor acaba? Rastgele mi gidiyor, bir hedefi var mı? Bir adım ötede ıslak küçücük bir delik var. Deliğin ağzı çamur gibi! Bir de sanki rüzgârdan etkilenen bir tüy yumağı mı kuyruk mu var. Belli oldu. Orada da bunun ailesi var anlaşılan. Aklım sandıkta. Acaba kitaplar… Sandığı indirdiğim yere bakıyorum. İki koca kütük duruyor, yerler kuru, fare pisliği çok. Etrafı inceliyorum, terk edilmişliğin, yalnızlığın hüznü sinmiş her yere.

Ya bir sandık dolusu fareyle karşılaşırsam? Beni seyreden iki kedi, uslu uslu bakıyorlar bana, başka işleri yokmuş gibi. Beceriksiz bir fare girecek delik arıyor bu arada. Biraz hasta mı nedir? Tüylerinin birazı dökülmüş. Kıpkırmızı derisi görünüyor. Ayakları da kıpkırmızı! Tavukayağına benzetiyorum. Kedilere kaş göz ediyorum, “yakalasanıza şunu, ne diye bana bakıyorsunuz?” Kediler oralı bile değil. “Bunlardan o kadar çok ki ne diye hastalıklı bir sıçanla uğraşacakmışız?” diyorlar. Kedinin birinin kafasını tutup kel farenin üzerine eğdiriyorum, “Bak işte seninki burada…” Kedi başını kurtarıyor elimden. Biraz uzağa gidip bizi seyretmeyi tercih ediyor. Kızıl, kel fare yavaş yavaş ilerliyor. Nereye gidiyor acaba? Rastgele mi gidiyor, bir hedefi var mı? Bir adım ötede ıslak küçücük bir delik var. Deliğin ağzı çamur gibi! Bir de sanki rüzgârdan etkilenen bir tüy yumağı mı kuyruk mu var. Belli oldu. Orada da bunun ailesi var anlaşılan. Aklım sandıkta. Acaba kitaplar… Sandığı indirdiğim yere bakıyorum. İki koca kütük duruyor, yerler kuru, fare pisliği çok. Etrafı inceliyorum, terk edilmişliğin, yalnızlığın hüznü sinmiş her yere.

Sandığın durduğu yerde yufka ekmek yapmak için kullanılan malzemeler dururdu.  Üzerinde yufka açılan ekmek tahtası, pişirilen yufkanın istiflendiği yuvarlak kısa ayaklı yer tahtası, sac, evirgeç, oklavalar, üzerine un dökülen büyük, geniş itağ dedikleri yaygı, ekmek yaparken üzerine oturdukları minderler… Bir de bu yaratıkların oraya gelme olasılığına karşı ince ince yapılan planlardan sonra tuzaklar konurdu. Günün herhangi bir saatinde “Tık” sesini duyan koşardı: “Nasılmış soyka kalasıca, ne işin vardı senin orada?”  Bazen de zehirli yeşil buğday taneleri serpiştirilirdi oralara. Gelmek isteyene kapılar açık…  Yeşil zehirli buğdayı yiyen kıvrılıverirdi olduğu yere. Beyaz küçük dişlerini görürdük açık kalmış ağızlarından. Kürekle toplanırdı kırılasıcalar. Fareler için konulan yeşil zehirli buğdayın fare ölüsüyle birlikte küreğe geldiği de olurdu. Hele de bu buğdayın hangi nedenle buraya konulduğunu bilmeyen birilerinin orayı temizleyip küllüğe (çöplüğe) serpmesi az rastlanır şeylerden değildi. Konu komşunun tavuğu az nasiplenmemiştir bundan. Ardından kıvrılan kıvrılana! Ara ki bulasın ne sebepten kıvrılıverdi bunlar?

Dura dinlene gidiyor kızıl kel. Ayakları da kıpkızıl! Kuyruğu yaralı. İlerlediği yerde sahibinin terk ettiği ayak, kuyruk parçaları. Herhalde şu dikizci kedilerin marifeti o artıklar. Şunun üzerine bir taş indirsem ne değişecek? Bu geride kaldı, bu hasta diye… Kediler bile merhamete geldiler…

Bir sopa aradım. Burada ne çok kazma, keser, yaba, kürek, bel, şu, bu olurdu. Bir odun parçası bulsam da şu sandığın kapağını kaldırsam. Korktuğumdan değil, iğreniyorum. Kapağı kaldırınca kıvıl kıvıl… Yok yok en iyisi hiç bakmamak. O kadar da değil. Yıkıntıların arasında bir odun parçası görüyorum. Uzanıyorum. Çürümüş, un gibi olmuş. Uzun, sivri bir taş parçası alıyorum. Sandığın kilidi yok. Hafifçe, ürkerek kaldırıyorum kapağı.

Mavi bir örtü! Hiç kirlenmemiş. Örtünün üzerinde yeşil buğdaylar. Örtüyü çekip alıyorum. Bir hareket mi var ne? Örtünün altında en üstte duran kitabı alıyorum. Kitabın dört tarafı da kırtlanmış. Tırtık tırtık. Atıyorum kitabı, içimde bir iğrenti. Diğer kitapları elime almadan inceliyorum, hepsi tırtıklanmış, kitapsever eğitimli fareler kayboluyorlar yine. Kitaplarımı elime almaya üşeniyorum. Her biri bir anıydı benim için. Onlar için gelmiştim bunca sene sonra.

Bir gün sabaha doğru jandarmalar gelip de evi sarınca, “Kitaplarımı sakın yakmayın, onların içinde yasak kitap yok, beni başka bir şey için götürecekler,” diye babamla annemi sıkı sıkı tembihlemiştim. Kitaplarımı, defterlerimi, benim için değerli ne varsa hepsini sandığın içine günler öncesinden doldurmuş, sandığın tabanına, sağına soluna yeşil buğdaylardan dökmüştüm. “Sizden tek isteğim bu, kitaplarıma dokunmayın,” demiştim. Sonra da avluya çıkıp jandarmalara teslim olmuştum.

Beni nasıl yargıladılar, neyle suçladılar şimdi bunları anlatıp da kafanızı şişirecek değilim. Sıkı yönetim vardı. Babamın gücü yetmedi beni onların elinden almaya. Şura senin bura benim derken dokuz yıl kaldım içeride. Dokuz yıl sonra suçlu olmadığım anlaşıldı. İşte çıkıp geldim. Annemin, babamın öldüğünü biliyordum, ama evimizin bu hale geldiğini bilmiyordum. O gün beni yakaladıklarında devleti kurtarma derdindeydi jandarma.

Yıllardır hayalini kurduğum evime, kitaplarıma kavuşmuştum. Kitaplarımın arasında notlarım, şiirlerim, mektuplarım ve günlüklerim vardı. Onları elden geçirecek güncelleyip yayımlayacaktım. Dokunabilir miydim şimdi? Ya şu kızıl kel sıçan da dolaşmışsa bu sandığın içinde? Hastalık saçmışsa!

Kedilerden biri sıçradı sandığın üzerine. Kulaklarını birer ok gibi indirdi sandığın yüzeyine, hırlamaya başladı. Sandığı devirdim. Kitaplar kaydı, yayıldı. Her biri şişmiş, kalınlaşmış, gün ışığına çıkmaktan mutlu ama bana dargın gibi hepsi. “Kendin gibi bizi de hapsettin,” der gibi. Siz burada hapiste kaldınız, ben orada… Ayağımla dağıtıyorum, kırtlanmış, şişmiş, kabarmış kitapları. Hiç biri kurtulamamış kırtlanmaktan. Bir naylona sarıp koyduğum defterlerimi görüyorum. Ayırıveriyorum onları. Bir de annemden kalan bir anı diye mavi kumaşı alıp uzaklaşıyorum oradan. Kel fare biraz daha yaşasın yaşayabilirse o yarasıyla. 

Önceki İçerikResim Yapan Çocuk
Sonraki İçerikTozlu Yaşam
Sadık Güvenç
1962 yılında Yozgat, Sorgun, Bahadın’da doğdu. 1983 Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Halen Ankara’da öğretmenlik yapıyor.. Dergilerde ve bazı sitelerde öyküleri ve kitap inceleme yazıları yayınlanıyor. Yayıma hazır öykü ve roman dosyaları var. Yapıtları: Söylence: Bahadın Söylenceleri (Yerel söylence derlemesi), Öykü Kitapları: Yaşasın İhtilal Hırsızın Teki Çıkarcının Teki

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz