Ana Sayfa Edebiyat Öykü Merhum

Merhum

İçimde en ufak bir coşku hissetmiyorum. Şöyle coşkun bir ağlama nöbetime girmiş olmayı ne çok isterdim şimdi. Ağlayamamak sorun mudur? Bir salgın, evrim… Her neyse. Bir şeyler oldu, fark edemediğimiz. Ağlayamıyormuş toprağın üzerindeki ölüler. Bunu söyleyince Melih Cevdet Anday’ın “Düzenli Dünya” şiirinin son dizeleri geliyor aklıma.

Ağaçların kökü içerde 

Dalların başı yukarda 

İnsanların aklı başında 

Altta ölüler 

Üstte diriler 

Gel keyfim gel

Keyifli değilim ama sanıyorum ki dünyanın keyfi yerinde. Ölüm haberimi verdiklerinde tek başıma küçük balkondaki masayı kurmuş, bir tek demleniyordum. İki dilim beyaz peynirle kavundan başka bir yoldaşım da yoktu. Ağlayamıyorum halime. Çok dertleniyorum yalnızlığıma. Böyle bir dert kimi yıkmazdı ki? Yıkılmıştım. Dünyada doğduğu günden beri yalnızlık nedir bilmemiş bir insanın elli yıl sonra tek başına bırakılması ne demek bilen vardır elbette. Yalnız olmayı geçtim, bunun sebebi daha çok kahrolma sebebi. Kadehin boşu ne kadar boşsa göz pınarlarım o kadar boş. Zorluyorum kendimi oysa. Ölüm haberimi verdiklerinde tek başıma küçük balkondaki masayı kurmuş, bir kaç duble demleniyordum. Eşyalar odalarda hiç açılmamış, toplanmış, hiç alınmamış, kapalı, kutulu, toplu, kırgın, küskün… Fotoğraf albümleri açık duruyor raflarda. Son anıma dek şaşkınlıkla düşündüm başımdan geçenleri. Eşyalarım hep topluydu yukarı odada. Hiç yoklarmış gibi. Hiç yokmuşum gibi. Uzun zaman önce hazırlanmıştım. Belki de şimdi hazırladım. Zamandan geçişimi algılayamıyorum artık. Göçebelerin çadırları çabuk toplanırmış. Ben zaten hep topluydum. Sadece günlük bir açılma, sonrasında yeniden hazır. Rakının buğulu beyazı gibiydi yaşamım. Kısa bir zaman duru, huzurlu, ardından bir anda bulanmaya başladı. Ölüm haberimi verdiklerinde tek başıma küçük balkondaki masayı kurmuş, bir ufak demleniyordum. Sizin de şerefinize. Neyse?

İnsan şerefi için yaşarmış. Ne demekse? İnsan doğuyor, yaşıyor ve ölüyor. Her şey o kadar. Şeref dediğin yaşarken anlamlı. Benim için uzun zamandır bir kıymeti yok. Kümese dalan bir tilkiden daha şerefli değiliz hiç birimiz. Hayrettin eniştemin cenazesine katılmıştım altı yıl önce. O günden sonra yaşama dair tüm düşüncelerim değişti. Ölüyorsun, akrabalar, komşular bir saat içinde seni unutmak için cenazene geliyorlar. İlk yarım saatte seni toprakla buluşturup sonrakinde adına pişirilen kavurmayı kaşıklıyorlar. Artık ara sıra dost sohbetlerinde istemeden konu içerisinde adın geçerse hatırlanacaksın. Akşamına karısıyla nasıl edip de sevişeceğinin hesaplarına başlar kimileri. Gözümü kapatıyorum usulca.

Cenaze erkânının ortasında etrafımda iki metre çapında bir çemberde tek başıma dikilir buluyorum kendimi sonra. Kimi insanlar bir yakın akrabasının yanında, kimi İstanbul derneğinin, kimi Ankara derneği yöneticileriyle, kimi yakın köylüler hemşerileriyle toplanmış sohbet ediyorlar. Bir tek ben bir topluluğa dâhil olmadan bekliyorum. Neyi mi? Cenazenin bir an evvel kaldırılıp huzura kavuşturulmasını… Şubat ayının en soğuk günlerinden birindeyiz. Güneşin yanıltıcı aydınlığına bakarak içime giydiğim beyaz gömleğe rağmen yanıma aldığım kaşe kabanımın dik yakasını boynuma kadar kaldırmış, kulaklarımı da örten bereyi neredeyse gözlerimin görme hizasına kadar indirmişim. Görmesin istiyorum gözlerim. Gözlerime doluşan karıncalarla boğuşuyorum bu kez. Hepsini sıkıştırıp ezmek için daha sıkı yumuyorum, azalacağına artıyor gümüş rengi karıncalar. Karanlığın içinden ışıldayarak doluşuyorlar beynime.

Son dualar dudaklardan döküldüğünde elimi yüreğimin üzerine götürüp vedalaşıyorum herkesle. Hiç tanımadığım bazı kadınların gözlerinden ardı ardına sıcak, kavruk ağıtlar dökülüyor. Yakınına ağlamak kendine ağlamaktır bir yerde. Şu an dökülen bu doğal yaşlar bir yakından diğerine onlardan kendine dönüyor insanın. En nihayetinde kendi ölümüne ağlıyor insan. Su döngüsü gibi dökülen yaşlarla nihayetinde düştüğümüz toprakta kavuşmak.

Sırtıma dokunan kadının ensemde tükenen nefesiyle ürperiyorum. Kafamı kaldırıp etrafıma bakındığımda kimsenin kalmadığını fark ediyorum. 

“Beni tanıdın mı?” diyor kadın.

Ağıtlar çoktan kesilmiş, günlük yaşamın koşturmacasına girilmiş. İneklerin boynundaki çanlar şıngırdıyor, tarlasına koşturmaya çalışan köylüler bağıra çağıra ırgat toplamaya çabalıyor. Uzaktan misafiri gelenler yemek yapma telaşına giriyor. Ağıdın yerini gülüşmeler, sessizliğin yerini ses almış.

“Eskiden yas uzun sürerdi,” diyorum.

“Beni tanıdın mı?” diyor kadın.

“Radyolar, televizyonlar kapanır, evlerde ocak yanmaz, ses çıkmazdı. Bütün köy birlikte ölürdü. Evin kapısı gıcırdamadan açılır, yüksünmeden açık dururdu,” diyorum.

“Beni tanıdın mı?”

“Şimdi ocak yanıyor, yemekler pişiriliyor gelen giden için. Uzaktan gelenler acıkıyormuş. Cenaze var diye yüzlerce kilometrelik yoldan gelenler aç dönmezmiş. Onlar da ölecek değil ya. Onları düşünmek gerekirmiş. Kim pişirecek aşı? Acısı olanın acısı geçmez mi o yemeğe. Elbet köy onları doyurur. Doyurmaz mı? Eskiden doyururlardı. Eskiden güvercinler kuğurdardı buralarda. Çekirgeler bacaklarını birbirine sürter, cırıltıların, ıslık seslerinin şiddetinden iç ses işitilmez olurdu.”

“Beni tanıdın mı doğru söyle.”

Masanın üzerini örten çiçekli muşambayı ne zaman aldığımı düşünüyorum. Bir dolu sigara yanığı, yağ lekeleri bir başka örtü katmanı oluşturmuş.

“Simaen tanıyorum ama isim çıkaramıyorum. İsim hafızam oldum olası çok zayıftır. Herkesin ismini birbirine karıştırırım.”

“Sen şimdi beni tanımadın mı?”

“Şu tabutun içine girmek istiyorum.”

“…”

Kısa bir sessizliğin ardından gözlerini hesap sorarcasına üzerime dikmiş ısrarla sorusuna tatmin edici bir cevap bekliyor.

“Doğru söyle! Tanımadın değil mi?”

“Tabutun içi ses geçirir mi?”

“Niye ki?”

“Kendi seslerim birbirine karışıyor burada. Hepsinden kurtulmak istiyorum. Sessiz ağlamak istiyorum sadece.”

“Ağlamak istersen ağıtçılara katıl. Onlar adamı iyi ağlatır.”

“Ağıtçı beni tanır mı?”

“Yok onlar bizim köyden değil. Parayla tutuldular.”

“Parayla mı?”

“Ya ne zannettin? Artık ağıt yakan mı kaldı? Ağlamayı beceremiyor ki millet. Şimdi essahtan söyle bakalım. Ben kimim?”

“Vallahi de billahi de isim söyleyemiyorum. Sen onu bırak da bu ağıtçılar dediğin nasıl insanlar?”

“Senin benim gibi insan işte. Bir yerde cenaze oldu mu bunları parayla tutar getirirler. Herkesin gözyaşı kurumuş artık, ne ağlayan var, ne ağıt yakıp yakaran.”

Kadının yazması kenara doğru kaymış, kınalı saçları gerdanının önüne dökülüyor. Gözleri de saçları gibi kınalı. Ne diyeceğini bilmeyen insanların boş gözleriyle bakıp duruyor. Söyleyip durmaktan sıkılmış olacak ki bakışından anlıyorum sorduğu sorunun cevabını beklediğini. Kadınla sessizliğimiz çok uzamadan bir başkası yaklaşıyor yanıma.

“Başınız sağolsun.”

“Dostlar sağolsun.”

“Yakınınız mıydı?

“Kim?”

“Merhum.”

Merhum deyince içim bir hoş oluyor. Ölüm haberimi verdiklerinde tek başıma küçük balkondaki masayı kurmuş, bir büyük demleniyordum. Ne zaman buraya geldim, nasıl oldu hatırlamıyorum. Hepsi bir boşluktan ibaret. Zaman aktı mı? Durdu mu? Yoksa zaman diye bir şey hiç olmamış mıydı? Aynı anda hem demlenip hem ölüm haberimi alıyor, aynı zamanda boynumu cenaze erkânında kaşe kabanın dik yakasına yapıştırıyor olabilirim. Hatta bu kadınla konuşmamla bir diğerinin soruları aynı anda yaşanıyor olabilir.

“Doğruyu söyle. Beni hatırlamıyorsun değil mi?”

Artık yakamı kurtarmak için kabulleniyorum durumu.

“Peki, tamam. Hatırlamıyorum.”

Diğeri giriyor yine söze:

“Yakınınız mıydı?”

“Kim?”

“Merhum.”

“Merhumu da tanımıyorum sanırım. Hiç tanımamış olabilirim.”

“Senin ölüm haberini ben getirdim.”

“Kime?”

“Kime olabilir? Elbette sana. Bir insanın ölüm haberi kendisinden başka kime verilebilir ki? Bir hoşsun sen de.”

“Bir hoş olduğumu nereden çıkardınız ki? Az önce demlendiğimi söylemiş olamam değil mi?”

Öteki giriyor yine söze.

“Yakınınızmış işte.”

“Kim?”

“Merhum.”

Merhum derken açılan ağzından çürük dişleri tek tek sayılabiliyor. Bu soğukta nasıl da sızlıyordu bu siyah diş kümesi…

“Ağlayamamak sorun mudur? Bir salgın, evrim… Her neyse. Bir şeyler oldu, fark edemediğimiz Ağlayamıyormuş toprağın üzerindeki ölüler.”

“Efendim?”

“Sesli mi söyledim bütün bunları?”

“Sesli ya da sessiz. Hepimiz duyarız burada.”

“Ben neden duymuyorum peki?”

“Sen yenisin daha. Ama biraz düşünsen eminim hatırlarsın beni.”

“Gerçekten hatırlamıyorum. En azından bir ipucu versen.”

“Fadime.”

“Çıkaramadım.”

“Az düşün.”

“Gerçi bir Fadime hatırlıyorum ama. Dayımın kızı. Yirmi beşinde kalp krizinden ölmüştü. O olamazsın ya!”

“Eee…”

“Yakınınız mıydı?”

“Kim?”

“Merhum.”

Ölüm haberimi verdiklerinde tek başıma küçük balkondaki masayı kurmuş, demleniyordum ha demleniyordum.

Önceki İçerikTek Demlik Çay
Sonraki İçerikHrisi’den Gelen Utanç
Kenan Şahbaz
Kenan Şahbaz 1975 yılında Ankara’da doğdu. İlkokul birinci sınıfı Yozgat, Başalan Köyü İlkokulu’nda okuduktan sonra öğrenimine Ankara’da devam edip, Gazi Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Biyoloji bölümünü bitirdi. Gazi Eğitim Fakültesinden aldığı pedagojik formasyon eğitimi sonrasında 1996 yılında İstanbul’da öğretmenliğe başladı. Halen Ankara’da bir lisede öğretmenlik yapıyor. Fırat ve Elif’in babası olmak yaşamının en büyük öyküsü. Babalık ve öğretmenliğin müsaade ettiğince yazmaya devam ediyor. Şiir ve öyküleri daha önce Edebiyatist, Öykü Gazetesi, Patika, Eliz Edebiyat, Ekin Sanat, Berfin Bahar, Lacivert Öykü ve Şiir, Yeni Dönem Kültür Sanat, Son Gemi ve Kirpi (e-dergi) dergilerinde yayınlandı. 2018 yılı içerisinde Sahibi Aynı Kuyular isimli öykü kitabı yayınlandı.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz