Eleştiri

Cahiliye Şiiri Üzerine

İki kız kardeşle veya üvey anneleriyle evlenebilen İslam öncesi dönem Arapları, trampa denilen değiş- tokuş usulüyle kadınlarını ya da kızlarını alıp verirlerdi. Bunlar olağan durumlardı. Belki de tek bildikleri şey ticaret olduğu için! Talandan kalan kadını satmak da adettendi. Adetleri dinleriydi. Dinleri adetlerinin koruyucusuydu. Savaş, kan davaları ve yağmalar hemen hemen her aileyi vurmuştu. Savaş, yağma ve kadın; tadı birdir sanırım bu dönemin egemen güçleri için. Savaştan ve talandan olsa gerek en çok kadınları sevmezlerdi. Diri diri gömerlerdi kız çocuklarını. Hiddetleri korkaklıklarındandı sanırım, çünkü her an saldırıya da uğrayabilirlerdi her an saldırıda da bulunabilirlerdi. Esirler, cariyeler fuhuşa zorlanırdı; elbet parasal kazanç için. Cahiliye dönemi Arapları yokluğun tam da karın ağrısında deve eti yiyen, deve sütü içen ve çöl sıcağında deliren esmer insanlardı diyebiliriz.

Mukaddes toprak olan anneleri için;

Bana annemi ayıplıyorlar; Oysa ben saygınlık kazanan kişinin dışında saygınlık görmüyorum.

El-mütelemmis

Demişlerdir.

Şiir yazarlardı, altın harflerle yazılan en güzel şiirlerini Kâbe duvarlarına medar-ı iftihar için asarlardı. Meşhur Muallâkat-ı Seb'alarını Kadına mı yazarlardı. Asla!

Elbet, şiirlerinde kadın vardı ancak; şiirde romantizm mi? Öyle romantik değildirler tabi ki!  O dönemin - bedevilerince - yani cahiliye şiiri, ‘kavganın, asaletin ve onurun epik liridir!’

İktidar onlarda olduğunda söz iksirdi ve keyiflenirlerdi,

“Tağlib’i güzel ahlaktan mahrum eden ( Allah)/ Nübüvvet ve hilafeti bize layık gördü/Bu benim amcamın oğlu Dımeşk’te halifedir/ Dilersem sizi bana hizmetçi kılar.”

Ve tabii ki bu durum dilbazlığı da beraberinde getirirdi;

Mudar şairi Cerir’nin bu dizelerine karşılık,

El- Ahtal,

“Ey Kuleyboğulları benim iki amcam/Onlardır, kralları öldüren ve esaret zincirlerini kıran.”

Dizeleri ile karşılık vermiştir. Kabileler arasında şair dokunulmazlığının yanı sıra, şairlere kabilenin köpekleri unvanı verilmiştir. Bir kabilenin şeyhi ya da şefi eğer şair ise, o kabile için büyük bir onur kaynağı idi,

“Biliyor musun ki, kişi için ölüm mukadderdir.
Ya yırtıcı kuşlara bırakılacak ya da gömülecektir.
Bu yüzden ölüm korkusuyla zulme razı olma
Hür bir şekilde öl, ama zillete olma.”

El- Mütelemmis

Sana dokunması zayıf bir yalan getirdi.
En- Nabiğ

Cemhere, Murûc ve el-Ağânî gibi kimi klasik kaynaklarda Hz. İsmail dönemine ait olduğu ileri sürülen bazı Arapça lirik şiirlerin yanı sıra, bizzat Hz. Adem’e atfedilen şiir örneklerine yer verilmesi, başta Taha Hüseyin’in olmak üzere çoğu araştırmacının Cahiliye şiiri üzerine şüpheleri ve bu şiirler üzerine yapılacak değerlendirmelerin kritiğini artırmıştır. Yani günümüzde cahiliye şiirinin varlığı meçhuldür.

Taha Hüseyin,‘ bir mü’min ve Müslim olarak Hz. İsmail ve Hz. Ihsak kıssalarına inanır. Fakat bir âlim olarak, ‘kabul etmeyeceğim.’ diyor. Yabancısı olmadığımız ‘Şizofren kültür’ çerçevesinde şüphe ve kritiğini artıran Taha Hüseyin Cahiliye Şiiri için ‘intihal’ kelimesini kullanmıştır. Bu bir nevi Şüpheyi netleştirme çabasıdır. Yani Cahiliye Şiiri üzerindeki ikirciliği ortadan kaldırma çabasındadır ancak bu durum Seyidd Keylani tarafından, ‘ iman ve küfür arasında Taha Hüseyin.’ Olarak nitelendirilmesine neden olacaktır.

Taha Hüseyin’ in yanı sıra, yine klasik literatürdeki hakim anlayışa göre, mevcut cahiliye şiiri İslam’dan kısa süre önce ortaya çıkmıştır. İlk cahiliye şairleri de Muhelhil veya İmru’l-Kays olmasına rağmen kendilerinden çok daha önce yaşamış olan Huzeyme B. Nehd (ö.?) gibi bazı şairlerin şiirlerine yer verilmesi, Cahiliye Şiirlerinin bozulma ihtimali üzerindeki kanıyı artırmıştır. Taha Hüseyin’in Seyid Keylani tarafından eleştirilmesinin temelindeyse Kuran-ı Kerim’inde bir edebi nitelik taşımasından ve aynı dönemde ortaya çıkmasından ileri gelir.

Margoliouth’un ise, ‘Bu şiirin konu ettiği savaşlar ve zaferler, kabileler arası düşmanlıkları körüklediğinden İslam’ın büyük bir başarısıyla gerçekleştirdiği Arapları birleştirme ilkesiyle çelişmekte, dolayısıyla unutulması teşvik edilmektedir.’ Bunun yanı sıra bu durumu Kahtanîler ve Adnanîler arasında bulunan dil farkının cahiliye şiirine yansımamasına dayandırmaktadır.

Taha Hüseyin’e göre İslam’dan önce Arap kabileleri arasında bulunduğuna kesin gözüyle bakılan lehçe farklılıklarının ayrı ayrı kabilelere mensup cahiliye şairlerinin şiirlerine yansıması gerekirdi. Ancak bu şiirler incelendiğinde böyle bir farkın bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumlar bu tarzın Kuran-ı Kerim’le aynı dönemde ortaya çıktığı iddialarını güçlendirirken, bu konuyu, alanın en iyi uzmanlarından biri olarak ele alan Braunlich, içindeki bazı kelimelerin değişikliğe uğramasını gerekçe göstererek cahiliye şiirinin rivayetlerini tutarsız ve uyumsuz olmakla eleştiren önceki müsteşriklerin delillerini çürütürken Arapçanın eş anlamlı kelimeler bakımından zengin olması ve bu şiirin sözlü rivayet yoluyla gelmesi nedeniyle bu tür değişikliklere uğramasının doğal olduğunu savunmaktadır.

Tüm bu dil çalışmaları içerisinde, “İslam, kendisinden önceki şeyleri ortadan kaldırır” hadisi ise Taha Hüseyin ve Margoliouth’un bu yöndeki kritiğini doğrular niteliktedir. “Şairlere sapıklar uyar” (Şuarâ, 26/224) ayetindeki şairlerden kastın, ‘ kahinler’ olması ve Hz. Muhammed’in bizzat Hasan’dan şiir dinlemiş olması da şiirin korunma gereksinimini ortaya koymaktadır. Bu durum da dilsel olarak olmazsa da  Braunlich’in dil teorisini doğrulayacak dinsel ve siyasal kaynak olarak kabul edilebilir kılmaktadır.

Bir vakıa;

Mescid-i nebide Hasan’ı bir grup Müslümana şiir okurken gören Ömer, ‘ bu deve böğürtüsünden başka bir şey midir?’
Dediğinde Hasan, Ömer’e dönerek, ‘ benden uzaklaş ya Ömer! Allah’a yemin olsun ki ben burada, senden daha hayırlı bir adamın( burada dinleyen kişiden kastı; Hz. Muhammed’dir) yanında bu şiiri okudum. O da bundan razı olmuştu.’ Ve sonra Ömer çekip, gider.

Mevali ya da katı ‘kelleci Sünni’ anlayışı dediğimiz Arap milliyetçiliği sınırı içerisinde bulunan bazı devlet adamlarının pers şiirini Kur’an-ı Kerim’e yakınlaşıyor diye yasaklaması ya da yok edilmek istenmesi aynı şeyin cahiliye şiiri üzerinde uygulanabilirliliğini artırmaktadır.

“Şairlere gelince, onlara da azgınlar uyar. Görmüyor musun onları, (nasıl) her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar? Ve onlar yapmayacakları şeyleri söylerler” (eş-Şuara, 26/224-26) Devamında ise, iyi halliler için sorun olmadığı belirtilir. Ancak Şehid Seyyid Kutub’ta bu ayet üzerine şöyle bir şerh yapar; ‘içinde yaşayıp durdukları vehimlerinden âlemler yaratırlar, birtakım fiiller tahayyül ederler ve bu fiillerin bir takım sonuçlarını tasarlarlar.” Bu durumda İslami anlayışın cahiliye ve şiiri üzerine şiddetli tepkisel duruşunu keskinleştirmektedir.’

Tanrı kelamına ulaşmanın reddi uzun bir zaman dilimi içerisinde sürekli gündemdedir. Babil Kulesinin yapımındaki mitolojik öğelerde de bile olsa tanrıya ulaşmayı reddeden zihniyetin varlığının, ‘Babil Kulesinin yükselmesini engellemek amacı ile her bir ustaya farklı bir dili öğretmesi’ miti de binlerce yıl öncesinden bize gelen bir gelenek olduğunu gösteriyor. Bu durum Kur’an’ın o dönemde Allah’ın kelamı olmadığı ve Hz. Muhammed’in Şair olarak tanımlanmasından ileri gelmektedir.

Tüm bu çalışmaların içerisinde bir şairi olmayan kabile utanç yaşardı. Kabilenin emiri şair ise ne büyük övünç ve mutluluk sayılırdı. Kendi dönemlerinde bunlar; Ukaz, Hacar ve Suhar panayırlarında varlıklarını ve toplumsal kabul için tüm kem saydıkları gözlere, ‘ben de varım mı meselesiydi?’

Tarihu Âdabi’l- ‘Arab, Cahiliye döneminde Araplar, kendisinde zekâ ve soyluluk görülen insanlarda, Abkar vadisinde (Periler Ülkesi) ikamet eden cinlerin dokunuşunun etkisinin olduğu inancını taşırlardı. Aynı şekilde şairlerin de kasidelerinde onlara ilham veren cinlerin etkisinin bulunduğuna inanırlardı. Bu sebepten şairlere “Abkarî Şair” ismini verirlerdi.

Peri ve cinlerin ilham verdiği, gerçeküstücülük, Arap edebiyatının cahiliye döneminde sıkça rastlanan bir durumdur. Bunun misalleri de çoktur. Meselâ; A’meş’in, bir meseleyi düşünürken yakınlarının onun aklını yitirdiğine inandıkları rivayet edilmiştir.

Cinlerle münasebetin ancak şair olmaya yetebileceği konusundaki görüş, şair olmanın o dönemde çok popüler olmasından kaynaklı dönemin egemen şairlerinin ‘ancak bu şekil şair olunabilir!’ tezini öne sürmeleri, şair olmaya kalkışanların çoğalmasını önlemek, toplum içerisindeki prestijlerini korumaya yönelik de olabilir.

Bunun yanı sıra, şairlerin cin ya da ilhamlarının nereden geldiği üzerine düşündüğümüzde, ‘ İnsan yalnızlık hisseder veya yalnız olursa düşünceleri garipleşir, zihni karışır ve bulanır. Böylece görülmeyeni görür, duyulmayanı duyar. Küçücük bir şeyi büyütür, telaşa kapılır. Daha sonra düşündüğü, tasavvur ettiği şeyleri şiire döker ya da söz olarak ifade eder. Bu düşünceler zamanla çocuk gibi büyür ve çölde yaşayan insanları yıldızlı gecelerde kuşatır. İşte o zaman bir baykuş öttüğünde yahut herhangi bir korku anında insanın gerçek olmayan vehimlere kapıldığı görülür. Bu sırada bulunduğu hale uygun şiir söyler ve şöyle der, “Cin gördüm, cinle konuştum.” Daha sonra bunu daha da ileriye götürür ve “Onu öldürdüm.” der. Sonra “Onunla arkadaş oldum.” der. En sonunda daha da ileri gider ve “Onunla evlendim,” der. ‘

Bir hikaye,

Rivayete göre şair Ubeyd b. el-Abras (Ö. 554) daha
Önceleri şair değildi. O, uykuda iken bir şeytan ona bir yumak saç getirdi, onu ağzına
attı ve sonra da şöyle dedi, “Kalk!” O da kalktı ve o andan itibaren şiir söylemeye
Başladı. Benzer şekilde cahiliye şairlerinden olan Küseyyir (Ö. 723), bir yolculuğunda yanına gelen ve onun karini olduğunu söyleyen bir cin vasıtasıyla şiir söylemeye başladığını anlatmıştır.

Kendisine ilham veren şeytanının olduğu ileri sürülen şairlerin ilki İmru’l-Kays’tır.

Bir kaside:

…Durunuz, sevgiliyi ve onun yurdunu anıp ağlayalım,… Ey eski kalıntılar, günaydın…

                                                                           İmru’l kays

‘Bugün yapılmakta Devîd (Dureyd)’e evi (mezarı)
Eğer eskitilebilseydi zaman eskitirdim onu ben
Veya bir olsaydı rakibim yeterdim ona ben
Hey! Ne de çok yararlı talan yaptım ben’

Devîd (Duveyd-Dureyd) b. Zeyd b. Nehd’in öldüğü sırada söyledikleri çok ilginçtir!

bir hikaye;

A’şâ şöyle anlatıyor, “Kays b. Ma’d’ı görmek için yola çıktım. Yemen
civarında yolumu şaşırdım, çünkü daha önce bu yoldan gitmemiştim. Yağmura yakalandım ve sığınabileceğim bir yer aramaya başladım. Kıldan yapılmış bir çadır görünce ona doğru yöneldim. Çadırın girişinde bir ihtiyar gördüm, onu selamladım, o da selamımı aldı. Devemi başka bir çadıra götürdü.

Eşyalarımı indirip oturdum. Bana, “Sen kimsin ve nereye gidiyorsun?” diye sordu. Ben de, “İsmim A’şâ, Kays b. Ma’d’e gidiyorum.” diye cevap verdim. O, “Zannederim sen onu medheden bir şiir yazdın?” dedi. “Evet” deyince bana, ”Oku.” dedi. Kasideyi ona okumaya başladım: (Kuşluk vakti Sümeyye develeriyle göç etti. Kızgınlığım sana, onun için ne diyeceksin?) Ben kasidenin ilk beytini okuduktan sonra ihtiyar adam, “Yeter! Bu kaside senin mi?” diye sordu. Ben de, “Evet” dedim. Bana, Sümeyye’nin kim olduğunu sordu. Ben de, “Tanımıyorum, bana ilham olan bir isimdir.” dedim.

Bunun üzerine “Ey Sümeyye çık!” dedi. Beş yaşında bir kız çocuğu ortaya çıktı ve, “Babacığım ne istiyorsun?” diye sordu. İhtiyar, “Amcana Kays b. Ma’d’ı medhettiğim ve başında senin ismin olan kasideyi oku.” dedi. Kız da aynı kasideyi baştan sona okudu.

İhtiyar, kıza, “Tamam gidebilirsin.” dedi ve bana dönüp, “Başka şiirin var mı?” diye sordu. Ben, “Evet, benimle künyesi Ebu Sabit olan amcamın oğlu Yezid B. Müsher ile ilgili kasidem var. O beni hicvetti, ben de onu hicvedip susturdum.” dedim. İhtiyar, ”Bu kasidede neler söyledin?” diye sordu. Ona kasideyi okumaya başladım. İlk beyti bitirince “Yeter! Beyitte ismi geçen Hüreyre kim?” diye sordu. “Önceki gibi bunu da tanımıyorum.” dedim. “Ey Hüreyre!” diye seslendi. İlk çıkan kız çocuğunun yaşına yakın bir kız çocuğu geldi. İhtiyar ona, “Ebu Sabit Yezid B. Müsher’i hicvettiğim kasideyi amcana oku.” dedi. O da aynı kasideyi baştan sona okudu ve bir harf bile eksik bırakmadı. Şaşırdım ve gördüklerim üzerine elim ayağım boşaldı. Bunun üzerine ihtiyar, “Tasalanma ey A’şâ. Ben senin diline şiiri
veren, ilham eden Mishel b. Esâse’yim.” dedi. Ben de rahatladım. Yağmur durunca bana gideceğim yolu tarif etti ve ayrıldık.

Bu tarz hikâyeler cahiliye dönem edebiyatı ve sözlü Arap kültüründe sıkça rastlanılan bir kıssa geleneğidir.

Kıyas niteliği esas alınarak, cahiliye dönem edebiyatı incelendiğinde ortaya çıkan sonuç; Ravilerle yaşatılamaya çalışılan bir sözlü geleneğin yok sayılması kolay bir tespit gibi görünüyor. Biz sadece cahiliye şiiri üzerine inceleme yaparken, siyasal mücadelelere kısmen değindik. Edebi boyutuna sosyolojik bir bakış açısı ile ne olduğu değerlendirmesini yapmak, istedik.

Yok sayılaması, ‘günümüze kadar ulaşamadı- azı ulaştı,’ deyişleri sanırım o dönem içerisindeki atmosferi bize yansıtacak olan Dull b Kull’un dediği gibi, ‘yetersiz bilgi, yanılgının oğludur.’ cümlesini doğrulamakta, ‘Egemenlerin dili, edebiyatın dilidir.’ Yargısına bizi götürmektedir.

Kaynakça:
-Hüseyin, Taha, Cahiliye şiiri üzerine.
-El- İsfahani, Ebu’l- Ferece, el-Ğani, Bulak.
-Yalar, Mehmet, Cahiliye şiirinin tarihsel gerçekliği problemi.
-Algül, Hüseyin, İslam tarihi,

  • Yılmaz, Ali, Arap edebiyatında şeytanlı(cinli) şairler.
  • Ateş, Süleyman, İnsan ve insanüstü.

Yazar: Mehmet A. Başkurt

“Rüya, her rengi gören tanrıdır!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir