Ana Sayfa Zamansız O An Anlatı Nefha

Nefha

“Herkesin bir hikayesi vardır.” demişti sevgili Andre, o an dediklerinin hakikatını anlayamamış, dikkate almamıştım. Ancak yıllar geçtikçe bu devranda bana bıraktığı en manalı cümle olduğunu fark ettim. Şimdi tek ayağı sağlamlığını yitirmiş olan sandalyemde oturmuş, uzun zamandır bana uğramayı es geçmiş olan esin perilerini düşünüyordum. Herkes gibi onlar da ebediyen gitmişti sanki. Ağır ve son derece sakin hareketlerle sandalyemden kalktım. Ayaklarım benden bağımsız bir şekilde küçük, boyaları çoktan dökülen penceremin önüne getirdi beni. Biriken ve dökülemeyen her düşüncenin bedenimi kamburlaştırdığını hissettim. Yazmak istememe rağmen önümde ki soluk beyaz renginde ki sayfalara mürekkebim iz bırakamıyordu. Yazamadığım her an sayfalar daha da soluyordu sanki. Ellerime bulaşan mürekkebe bir süre baktıktan sonra, solmuş kağıtlara hapsettim onu. Afitap batmak üzereydi, bu saatler fertliğimi en iyi ve derin hissettiğim saatlerdi. Yalnızlığı kendime hiçbir zaman dert edinememiştim. Geçici ve sahte kalabalıktan ise kudretli bir yalnızlığı tercih ediyordum. Böylesi çok daha gerçekti. Kalabalıklar bir gün mutlaka dağılırdı. Bir süre küçük penceremin ardından havayı saran gri renginde ki bulutlara baktım. Gelecek olan fırtınaların habercileriydi. Yine de hiçbir fırtınanın insanın içinde ki fırtınalara ulaşabileceğini düşünmüyordum. Tıpkı Andre öldüğünde kafam da oluşan büyük fırtınalar gibi. Zihnim bana yine Andre’yi hatırlatarak oyun oynuyordu. Andre’de…

Şüphesiz o bu hayatta ki en iyi dostumdu.

Ondan firak edeli çok olmuştu aslında.

Yine de anıları öldürmek mümkün değildi.

Kafamda ki kurt düşünceler ne zaman acıksa ayaklarım ona giderdi. Çünkü biliyordum ki o ruhumu besler, siyah gökyüzümü elvana boyardı.

Ama bir gün canşikar bir hastalığa yakalanmış, bir hazan vakti ayrılmıştı bu dünyadan. Ölmeden önce kulağıma  fısıldadığı cümleler hala zihnimde keskinliğini ilk gün ki gibi korur. Bana şöyle demişti. “Her daim hissiyatlarına önem ver. Dışarıdaki nevaların kalbinin sesini duymana engel olmasın eftalya.

Olur da ruhun muzmahil olursa eflaka bak, ben hep orada olacağım. Bu sözler benim için keskin bir kâğıt parçası gibiydi. ilk başta acıtmayan, ama zaman geçtikçe sızlatan. Andre gitmişti…

Kalbimde ki derin acı öylesine büyüktü ki!

Acı, bir ok darbesi kadar keskin olan acı. Her daim hatırlanmak istiyordu şüphesiz.

Acı, bir romanın son sayfası gibiydi.

Hem bitsin istiyor, hem de sonu bir burukluk salıyordu yüreğine insanın. Göğüs kafesini bürüyen et bir an ürperiyordu.

Acının kotası asla yoktu. Yazamadığım her günün bir işkenceye dönmesinin sebebi buydu belki de.

Yazmak…

Andre: “senin kelimelerin bir katran” derdi.

Sebebini sorduğum da ise şöyle demişti.

“Basit bir kelimeyi öyle derinlemesine yazıyorsun ki, kelimelerin yakıcı, yaklaşmak isteyeni ateşiyle kavuruyor, ama gösterdiği ışık öylesine büyüleyici ki; insan yanacağını bilse de kendini okumaktan alamıyor.” O an gri bulutları pencerenin ardında değil de yanı başım da hissetmiştim. Kalemin mürekkebi bu sefer sayfaya değil, zihnime damlamıştı.

Kendi oluşturduğum çarkın içinde bir süre döndüm döndüm döndüm…

Ve sonunda o çarkta kayboldum.

Bir insanı en çok yaralayan şey kendi kafesini kendisinin yaratmasıdır.

Elim istemsizce eski yazılarıma gitti. Elime aldığım sayfa da ilk şiirim vardı:

Ateşi tutuşturduğum da elime

Görünmesin diye yanan güller

Sakladım seni en derine

Mahrum ettim mutluluğu bütün çiçeklere

Duy diye bir kez masumiyetin sessiz çınlamasını

Salıverdim bütün şeytanları mahşerine

Bulutlar gönderdim gölgelesin diye güneşini

Huzursuzluğun edebi olsun derken

En yakıcı zehri tutuşturdum yine ellerine

Sonun da dönüştük ikimizde bir bilinmeyene.

Gülümsedim. Ne de kusurluydu şiirim, ama bir o kadar da gerçek.

Yağmur yağmaya başlamıştı.

Aşağıya doğru hızla inen damlalar bile diriltemiyordu ölü tarafları.

Kalemi elime aldım.

Öylece yazdım. Ne yazdığımı okuyana kadar fark etmemiştim bile. Buğulu bakışlarımı kağıda diktim.

Ve parmak uçlarımı bile yakan kelimelere hapsettim kendimi.

“Bir düş getirdiyse seni hayallerin en temeline, bir pranga pas tutmuşsa ayağında, bir kırıklık varsa düşüncelerinde, temeli bile var olmayan bir hayalde var olduysan, zincir vurduğun her şeyin kilidini aç. Var olmaya cesaret edemeyen her düşünce bir yıkım ve düşsel bir burukluk getirir beraberinde ve şafağa kaldırıyorum başımı. Gökyüzü yitirmiş rengini, ciğerlerim yanan bir kor… Nasır tutmuş parmaklarımı göğe uzatıyorum, ulaşmak istiyorum en sönük yıldıza, en bilinmeyene, en kayıp olana. Sahi bir gün ulaşabilir miyim ki? Buz tutmuş parmaklarımı yaslıyorum yanağıma. Yüzümde sabitlenmiş bir tebessüm. İçimde görünmeyenler. Ölmüş, yaşamış, huzurlu, huzursuz oluşturduğum bir sürü karakter. Bazıları yazılmayı arzularken bazıları düşüncelerin arkasından asla çıkmayacağını söylüyor. Her biri güçlü, her biri korkusuz, her biri kayıp, her biri sönük, her biri kor. Beni seçmişler, onları seçmişim. Hepsi bende birer yara. Hepsinde benden bir yara. Kabukta tutmuyor üstelik. Gidiyoruz öylece, bazen geriye, bazen sonsuzluğa. Bazen araftayız, bazen istediğimiz yolda. Bazen uçurumlar da, bazen göl kenarlarında. Bazen uçlardayız, bazen kıyılarda. Bazen öylesine varız ki, bazen ise hiç yok. Ama biliyoruz hep olacağız oralarda, buralarda. Sönerken gökyüzünde son ışıklar, ne varsa bahşedeceğiz görebilenlere.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz