Anı

Ünzüle Teyze

Ünzüle teyzemi bundan tam 44 yıl önce daha 18 yasına bile basmadan seyyar satıcılık yapmaya başladığım günlerde gittiğim Buruncu adlı köylerinde tanıdım.

Ünzüle teyze o zamanlar hatırladığım kadarıyla 50 yaşlarında ya var ya yoktu. Kendisi ufak tefek bir kadın ama on tane erkeğe bedel kocaman yüreği olan sıcak kalpli, insanı çok seven kadın gibi kadındı.

Köylerinde elimdeki öteberiyi satmak için bağırıp çağırdığım anda tesadüfen kapılarının önünden geçerken beni çağırıp ne alıp sattığım hakkında benimle sohbet ettiğinde onu daha yakından tanıdım.

O dönemler gittiğimiz köylerde açlığımızı, susuzluğumuzu giderecek lokanta bakkal vs az bulunduğundan veya hiç bulunmadığından dolayı bu ihtiyacımızı genelde kapılarının önünden geçtiğimiz evlerde bize sunulan ya da köylülerin, denk geldiğimiz öğle veya akşam yemeklerinde davet edildiğimiz sofralarında gideriyorduk.

Ünzüle teyzemi de seyyar satıcılığa başladığım o ilk günde, kendi köylerinde kapılarının önünde gezinirken uzaktan dikkatini çekmiş olacağım ki beni görür görmez ağaçtan koparılmış bir ağaç parçasını baston olarak kullanarak ve etrafına bakınarak bana doğru geldi ve beni görür görmez o yörenin diliyle, “A yavrım; açlığın ney, var mı yok mu? Bu i sıcağın altında acıkmışsındır, ellem kuzum gel hele otur şöyle“ deyince utanarak sıkılarak hayır falan açlığım yok dedim ama bana da fırsat oldu. Gerçekten acıktığım ve susadığım için bu defa hiç teredütsüz evet dedim ve Ünzüle teyzem ile yan yana yürüyerek soluğu kaplarının önünde sattığım eşyalarımı sekiye koyarak bana buyur diye gösterilen sandalyeye oturdum.

Oturur oturmaz da Ünzüle teyze bir yandan elimde sattığım eşyalara bakıyor diğer yandan da benimle sohbet ederek “ Kimin kimsen var mı yok mu guzum, nerden gelir nere gidersen a yavrım” deyince “ Var Ünzüle teyze babam var ama anam yok dedim” deyince de yüzü buruşarak “Yavrım babasız olunur da anasız olungmaz deller “ dedi ve bir yandan da üzüldü.

Sonra kapının önünden içerdekilere bana yiyecek getirmeleri icin seslenen Ünzüle teyze bana buz gibi bir tabak yoğurt ile taze pişirilmiş ekmeği getirtip önümdeki sandalyeye koyarak yeniden yöresel ağzıyla bana “ Ye guzum ye, afiyet olsun, karnını doyur gendini yabancı ney sanma yavrım” deyince ferahladım ve bana sunulan yoğurt ile ekmeği afiyetle yedim tabi.

O günden sonra yine Ünzüle teyzemin köyü olan Burunucu köyüne zaman zaman giderek ziyaret ettim, yine çayını kahvesini de içtim.O da bana “Yavrım ev senin,bura gelirsen açlığın olursa sölle” deyip durdu.

O beni çok sevmişti ben de onu. Sonra aradan günler aylar hatta yıllar geçti o yöreleri terk etmek zorunda kaldım. Onun için de Ünzüle teyzemi bir daha görmek nasip olmadan hayata gözlerini yumduğunu duyunca ona olan vefa borcumu ödemek için hiç olmasa onun ardından onu anlatan iki satır yazı yazayım dedim…

RUHUN ŞAD OLSUN ÜNZÜLE TEYZEM…

Yazar: İrfan Erdoğan

Kahraman Maraş'ın Elbistan ilçesine bağlı Cerkezuşağı köyünde 1960 yılında doğdum. Anadolu Üniversitesi halkla ilişkiler bölümünün son sınıfından ayrıldım. Evli üç çocuk babasıyım ve aynı zamanda 33 yıllık fabrika işçisiyim. Bir Emekçinin Günlüğü, O da bir işçi ben de, Korona Günlüğü adlı kitapların yazarıyım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir