22 Eylül 2026

YAŞANMAMIŞ BİR HAYAT

 Adımlarını hızlandırdı. Bir an önce o eve varmak istiyor, orayı hiç olmadığı kadar merak ediyordu. Ayaklarının altında kalan yemyeşil bahar otları, hindibalar ve papatyalar adımlarının verdiği baskıdan kurtulur kurtulmaz ayağa kalkmaya çalışıyorlardı.

Yol bitmek bilmiyordu ve zaman esaret altındaydı. Şu an zaman, nehrin akıntısıyla kendinden geçmiş bir şekilde suyun yüzeyinde sürüklenen bir yaprağa benzemiyordu. Zaman; rüzgârda can havliyle özgürlüğüne uçmaya çalışan ama asıldığı ipe mahkûm çamaşırları andırıyordu.

Yol ne kadar sürdü, kaç çiçeği bu uğurda çiğnedi farkına bile varamadı. Yüz yıl da sürmüş olabilirdi; çok kısa bir an da. Kalp atışları doğanın tüm seslerini bastırıyordu. Karşısında duran taş yapının aradığı yer olduğunu anladı. Sonunda yıllar önce karşılık bulmayan bir aşk nedeniyle hayatını sonlandıran adamın evini bulmuştu. Soluğu durdu, bedeninden yayılan sesler de yok oldu. Baharın fışkırdığı toprakla, vardığı yerin kasveti aklını karıştırdı. Doğa yaşamı bağırırken vardığı yer ölümü çağrıştırıyordu.

   Yıllar öncesinden kalan taş yapının içine girer girmez bir küf, eskimişlik ve umutsuzluk bulutu çekti içine. Peşine düştüğü bu macerayı sonlandırdığı yerde kendisini salonun diğer tarafında buldu. Merak ettiği adam oluvermiş, yüzyıllar öncesine gittiğini hissetmişti. Bu metruk evde yaralı bir halde bir geceyi ebediyete götüren oydu artık.                 

    Ceviz masada şamdanın devrildiğini ve balmumunun masaya damladığını gördü. Birkaç gün sonra cesedinin alınacağını, koltukların ve diğer eşyaların çarşaflarla örtüleceğini ve bu masada bir daha hayatın kokmayacağını biliyordu. Kalın, koyu renk perdeler evin içine yaşam ışığının girmesini engellemek için bir daha açılmamak üzere çekilecekti. Duvarlar zamanla bu evde yaşamın bittiğini gösteren örümcek ağlarıyla kaplanacaktı. Yıllar önce böyle bir sona neden olacak küçük, dolgun dudaklara değen çatal kaşıklar kuruyacak; evdeki tüm ruhları hapsedecekti içine.

     Üzerine geçmişin perdeleri çekilmiş, bir zamanlar ayak seslerinin işitildiği bu evde kendi ayak sesini duya duya geçmişin heyulasına yolculuk yaptı adam ve bir daha çıkamadı bu yolculuktan.

     Kitabı kapatamadan okuma koltuğunda bir süre öylece kaldım. Kitabın yaydığı kasvet ve ölümün soğukluğu tüm bedenime işlemiş gibiydi. Gözyaşlarım kaynağından çıkıp yüzümü ıslatmaya çoktan başlamıştı. O evde ben de vardım ve ayak seslerini duydum. Kitabın içinden çıkmıştım, kahramanı bendim. Taş duvarları, kalın perdeleri, ceviz masayı, devrilen mumu ve bir ruhun yükseldiği anı gördüm. Etkisinden uzun süre çıkamayacağım ortada. Zaten hep böyle olur bana. Normal hayatıma dönmek biraz zaman alır. Bir süre gerçek hayatımı görmez gözüm. Sonra ufak bir umut ışığı görünce okuduğum veya izlediğim hayatla vedalaşırım ve kendi hikâyemi yazmaya devam ederim.

     Her zamanki gibi kendi yaşamıma döneceğimi bilmek beni sakinleştirdi. Kalkıp bir çay demledim…      

Yazar

Zozan Aksan

Tarih öğretmenliği yapıyorum. Edebiyat, resim, müzik, sinema gibi sanat dalları çocukluğumdan beri ilgi duyduğum ve nefes aldığım alanlar olmuştur. Kendimi tanıma serüveninde ışık olarak sanattan besleniyorum.

Tüm yazıları (4) →

Zozan Aksan’ın diğer yazıları

Son eklenenler

Yorum yazın

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.