Ana Sayfa Kadın ve Sanat Ankara/Küçük Kirli Kız Çocuğu/Menekşe Gözlü Kadın

Ankara/Küçük Kirli Kız Çocuğu/Menekşe Gözlü Kadın

Soğuk bir Ankara sabahı. Hani o ayazı, ayaz, kurusu kuru olandan. Elleri buz tutmuş.  Burnunun direği kırılmış. Ayak parmaklarını hissetmiyor.  Neden sabahın köründe Kızılay’da, Meşrutiyet Caddesindeki köprüde hiç bir fikri yok (Yıl 1998 ve O Anadolu’dan kalkıp gelmiş bir öğrenci olduğuna göre işin raconu da bu olabilir). Henüz yeni nesil “outdoors” shoewear denen, pahalı Kuzey Amerika markalı bir çift ayakkabının varlığından haberi de yok. Belki de henüz öyle şeyler de yok.  O yüzden ayak parmaklarını hissetmiyor olmayı da hiç garipsemiyor, ne de olsa Ankara’da. Ayazı, ayaz, kurusu kuru, öğrenci kenti, Ankara.

Hani o ılıman kışını- karlı bir gününe 17 yıl tanık olamadan göçüp geldiği bir Ege şehri olan Manisa’dan sonra yaşamaya başladığı öğrenci kenti Ankara. Nerden bilecek kısacık (17 yıllık) hayat tecrübesiyle, Ankara’da bir başına öğrenci olarak reşit olmak ona neler getirecek ve ondan neler götürecek. Hele o yaşta, o köprünün üstünde, ayak parmaklarını hissetmezken nerden gelecek aklına 40’lı yaşlarına şöyle bir bakmak ve görmek o genç kızın, ayazı ayaz bir Ankara sakini olup çıkmış yetişkin hallerini…

O an köprüde o genç kızın görebildikleri ise şöyle: Küçük kirli bir kız çocuğu ve annesi

Küçük Kirli Kız Çocuğu

Buzlu yollara inat, yalınayak küçücük ayaklarıyla annesinin peşinden ona hayran gözlerle koşan küçük kirli çıplak ayaklı bir kız çocuğu. O gözler ki ona yapılan tüm zalimliğe ve haksızlığa rağmen hem masum, öfkesiz hem de sevgi dolu. Etraftaki “gaddar” annesine yargılayıcı bakan tüm o yabancı gözlere inat, nasıl da hayran bakışlarıyla, çıplak ayaklarıyla annesinin eteğine sarılma telaşında. Haykırıyor adeta herkese: “O benim annem! Ona öyle bakamazsınız!”,  diye.

Her halinden belli ki görevi büyük köprüdeki bu küçük kızın!

Küçük Kirli Kız Çocuğunun Görevi:  Köprüye oturup gün boyu oradan geçecek, günlük koşuşturma içinde, pek de fazla çaba sarf etmeden en kolay bir şekilde vicdanını rahatlatmaya çalışanlardan para dilenen annesinin kucağında oturmak ve adaletsiz dünyayı mesken tutmuş görece rahatı yerinde olup adalet kurbanı olmayanların vicdanlarını daha garantili bir yoldan uyanışa geçirmek!  Ve haykırmak gözleriyle: “O benim annem! Ona öyle bakamazsınız!”

O an köprüde Manisalı genç kızın düşündükleri ise şöyle: Senin nefretle baktığın kadın, bu küçük yüreğin biriciği, en kıymetlisi. Onların yolculuğu bu, yoldaşlığı bu, sen anlasan da anlamasan da.

 Ve soruyor Manisalı genç kız kendine, küçük kirli kızın gözlerine bakarak ve orda bir yerlerde kendini bularak: “Sen nereye gidiyorsun, senin yolculuk nereye?”

Son Söz :

Yazar o gün, o köprüde gördüğü o iki harika gözü, kirli çıplak ayakları, 23 yıldır hep düşünür ara ara ve sorar hep kendine : “Kime göre? Neye göre?”.

Hisseden: O köprüde o gün 40’lı yaşlarına şöyle bir bakmayı akıl edememiş 40’lı yaşlarında genç kız.

Yazan     : 40’lı yaşlarına gelmiş, ayazı ayaz, kurusu kuru Ankara sakini.

  Selamlar sana Küçük Kirli Kız Çocuğu. Bilki seni ve o bakışlarını hiç unutmadım. Ve evet çok haklısın: “Kime göre? Neye göre?”.

Küçük Kirli Kız Çocuğu

Biraz önce hayatımın ilk yıllarından bir kesit okudunuz. Biliyorum merak içinde kaldınız. “Ne oldu küçük kirli kız çocuğuna? Şimdi nerelerde? Başından neler geçti?” diye soruyorsunuz kendinize. Merakınızı gidereyim, anlatayım öyleyse. O günlerden; başlangıçtan başlayayım isterseniz önce.

-BAŞLANGIÇ-

Doğrusunu isterseniz,  pek çok soğuk sabah, yalınayak yürüdüm annemin eteğinde o köprünün üstünde Manisalı genç kız beni görene dek, bana bakan acıyan gözler eşliğinde çocukluğumda. Her geçenin bana bakıp benle ilgili düşüncelere daldığı gibi ben de her geçenin ardından istisnasız hayaller kurar, onların gözünden yaşamak istediğim hayatları yaşardım, onlar gözden kaybolana dek.

Bazen yüksek, ince topuklu, parlak kırmızı bir ayakkabıya takılırdı gözüm önümden geçen. Hiç daha yukarıya bakmadan başlardım hayale.

Annem, kırmızı ayakkabıyı giymiş, sabah evden çıkıyor telaşla, işe gidiyormuş ben de eteğine sarılmış yetişmeye çalışıyorum ona; beni de okula bırakacakmış. Biraz endişeliyim, çünkü ödevimi yapmamışım.

Tek derdim öyle şeylermiş o hayatta. Hayal bu ya!

Bazen de parlak kösele siyah ayakkabılara takılırdı gözüm.

Ayakkabının parlaklığındaki yansımada gülümseyen annemi görüyorum! Ne de güzel, ışıl ışıl gülüyor. Parlak siyah kösele ayakkabısını giymiş babam. İşten gelmiş, elinde poşetler. Sabah işe giderken sormuş bana: “Kızım bi şey ister misin? Akşam gelirken alayım sana!” Ben de “Muz, çikolata ve pasta!”, demişim meğer. Şimdi işte annemin eteğine sarılmış mutfağa koşuyorum içinden mis gibi kokular gelen. Muz, çikolata ve pastanın peşi sıra, havalara uçarak çocuk kalbimi eğliyorum annemin eteğinde. Allahım, ne mutluyum!

Sonra bir gün annemle benim önümden geçerken, önümüzdeki mendile 50 kuruş atan bir kadının elindeki poşetteki şişme havuz takılıyor gözüme.

 Ve ben hop birden karnesini almış koşa koşa eve giden temi-pak, beyaz kurdeleli bir kız çocuğu oluyorum. Tüm derslerim “pekiyi”! Değmeyin keyfime!

 Annem babamla çok önceden konuşmuş, bana sürpriz yapacaklarmış. Annem şişme havuzu çoktan almış, karneyi getirmemi beklerlermiş meğer. Güzel gözlü, mis kokan annem heyecandan yerinde duramamış, beni sokakta beklermiş meğer.

 Karnemi göstermişim elimde sallaya sallaya. Menekşe gözlü annemi görünce sokak başında, yapışmışım yine eteğine. “Karne hediyem nerde?” diye sorup durmuşum tüm sokak boyu.

O da ne! Şişme bir havuz mu? Bu kadarını ben bile hayal etmemiştim!

Ben eve girer girmez babam, avluya kurdukları havuzu doldurmuş. Mest olmuşum! Ne de güzel bir yaz tatili beni bekliyormuş.

Bu sımsıcak hayaller sayesinde yüzümde hep bir tebessüm oluşurdu genelde, annemin kucağında soğuk kış günlerinde otururken o köprüde. Bazen hayallerime sekte vururdu zabıta amcalar. Kovarlardı bizi köprüden, kaçardık hızlı hızlı. Güzel gözlü annem önde, ben arkada, eteğine yapışmış.

Günler birbirini böyle böyle kovaladı ardı ardına. Soğuk Ankara günlerinde ben ve sımsıcak hayallerim. Hayallerim benim tarçınlı salep kıvamındaydı hep kış günlerinde içmesi hayal edilen. Ben, tarçınlı salep hayal etmezdim, hayallerim tarçınlı salepti zaten mis kokan.

Biliyorum başlangıcı fazla uzattım. Merakınızı iyice artırdım. “Ee ne oldu sonra,  küçük kirli kıza? O da annesi gibi dilenci mi oldu, kendi kirli kız çocuğunu eteğinin peşine takıp?” dediğinizi duyar gibiyim.

Ne yapayım, sıcacık hayallerimi anlatırken sonu bir çırpı da söylemeye dili varmıyor insanın hemen öyle. Hem, okuyucu da nasiplensin istiyorum o küçük kalbin “büyük” hayallerinin tılsımından.

Aslında, belki de ondan da değil uzatmam hayallerle dolu başlangıcı. Korkum yine önyargılardan.

Okuyucunun, başıma gelenlerden, menekşe gözlü annemi müsebbip tutacak olduğunu bilmemdir korkum.

O sebepten süslüyorum soluk benizli çocukluğumu.

Aman kimse küçük kirli kız çocuğunu mutsuz sanmasın! Annesine kimse kızmasın!

Bir türlü saadete gelemeyişim ondan aslında. Yoksa, en başta söyleyivermesi cok da zor değil aslında Küçük Kirli Kız Çocuğu’nun sonunu.

………………………………..

Evet, Manisa doğumlu, Ankara sakini şimdi 40’larında olan kadın!

 Selamını aldım.

Ara ara aklına geliyorum, biliyorum! 

Beni köprüde gördüğünün ertesi günü, zabıta amcadan kaçmak için, annemin eteğinin peşinde koşarken, yalınayak küçük ayaklarımda daha fazla takat kalmadı ve yolun ortasında kalakaldım, annem önde yokluğumdan bir haber kaçarken, ben yolun ortasında donakaldım.

Annem yokluğumdan, ben de bana doğru hızla gelip beni sonsuz yolculuğuma uğurlayacak otobüsten bi haber!

-SON-

Selam Okuyucu, fark ettiğin gibi sonu yazmak çok da zaman almadı! Şimdi anladın mı sonu bu kadar sona saklamamdaki sebebi.

 Bu güne kadar belki bir tek o köprüdeki kadının aklına gelir dururdu kirli cemalim.  Ama biliyorum ki,  bu günden sonra beni benden okuyan her bir kimse ara ara; ya çayını, ya da kahvesini yudumlarken; belki bir bir dost sohbetinde, belki de yalnızken,  ama illa ki soğuk bir kış gününde tarçınlı salep hayal ederken beni: “Küçük Kirli Kız Çocuğunu” şöyle bir düşünecek. Ve ben de onları sonsuzluktan selamlayacağım!

Selamlar!

Kime göre? Neye Göre?

Menekşe gözlü anneme….

Menekşe Gözlü Kadın

                                                                                                                                              18-07 2020

Sevgili Okur,

Oyuncak bebeklerim vardı benim!

Saçlarını taradığım, saçlarına kurdeleler taktığım.

Onlarla hayal dünyasına dalıp, anne olduğum, oyuncak bebeklerim vardı benim!

Ne de iyi anne olurdum, oyunlarımda!

Sohbet ederdim onlarla, üstlerini değiştirir, karınlarını doyururdum, her boş kaldığımda.

 Pespembeydi dünyam onlarla.

 Pembe panjurluydu hayalimdeki ev- üç oda bir salon dediklerinden, bacası tüten.

Annem, okuldan gelir gelmez sobanın üstünde kızarttığı ekmeğe tereyağı- salça sürerdi.

 Okşardı saçlarımı ben ekmeğimi yerken.

Yumuşacıktı elleri. Bakışları içimi ısıtırdı.

Geceyi sabırsızlıkla beklerdim.

Gece olsa da annem yamacıma gelse, uzansa yanıma da odanın karanlığında, sobanın ateşinden duvara yansıyan gölgelere bakıp hikâyeler kursak… Bazen korku, bazen dram.

Henüz hayatın bizim için elleriyle yoğurup mayalanmaya bıraktığı korku ve dramlardan habersizdik o zaman.

Babam mı?

 O, zaten hayatın bana, ben henüz doğmadan hazırladığı sürpriz paketten çıkan bir dramdı. İki alana bir bedava cinsinden.

Hayat, “bir elimle alır, diğer elimle veririm”, sözünü annemde denemek isteyen tavrıyla, ben doğmadan 2 ay önce babamı almış annemden ve beni vermiş kucağına. Sıkı sıkı da tembihlemiş ona: “Artık bu çocuğun hem anası hem babası sensin!”

İşte tam o vakit “hem ana hem baba olmak” tabiri vücut bulmuş annemde.

Yememiş, yedirmiş, giymemiş, giydirmiş, saçını süpürge etmiş.

Annem bu kadar çabalarken, hayat da eli boş durmamış elbet. Mayaladığı dertleri fırına verme vakti gelmiş de geçmiş! Bu kez bir eliyle almış, ama öbür eliyle vermeyi unutmuş.

Evet, bana yerine bi şey vermeden,  annemi de alıp gitmiş.

Daha oyuncak bebeklerimin saçımı tarar, altını değiştirirken, bir de bakmışım kendimin hem anası hem babası oluvermişim yani sizin anlayacağınız.

Sıkı sıkı bana da tembihlemiş fısıltıyla: “Artık bu çocuğun hem anası hem babası sensin!”

O günden beri hep o fısıltının peşinden gittim:  Hem anası oldum, hem babası kendimin. Ha bir de oyuncak bebeklerimin.

…………………………………………………………

Bir onun olamadım hem anası hem babası: Kızımın!

“Kızın mı?” dediğinizi duyar gibiyim.

 Evet o hikayelerini okuduğunuz Küçük Kirli Kız Çocuğu, benim kızım: adı “Hayat”

Adını “Hayat” koydum hayata inat.

Belki adaş olduklarını görür de ona zorbalık yapmaz dedim.

Ama gördüm ki her geçen gün peşimde eteğimde sürüklenen Hayat için hiç de güzel planları yoktu. Yine formundaydı maşallah!

Ben de baktım bir gün o güzel bana hayran hayran bakan gözlerine can parçamın ve verdim kararımı; hayattan önce davranmalıydım.

İzin veremezdim. İzin veremezdim. Ne bu zalimlik sarmalında büyüyüp, savrulup gitmesine ne de bu kader döngüsünü devam ettirmesine, izin veremezdim!

 İzin vermeyecektim. Bu döngüyü kıran ben olmalıydım. Bozmalıydım hayatın planlarını.

Ve böylece izin verdim! Eteğimden düşüp, yolun ortasında kalıvermesine. Arkama bakmadım, bakamadım.

Şimdi bunu okuyanlar “Katil!”, “Zalim!” “Kalpsiz!” diyor bana duyuyorum. Ama ben de soruyorum: “Kime Göre? Neye Göre?”

Selam olsun bu hikâyeyi dinleyen/okuyan herkese!

Sonsuzluktaki hayatın kirletemediği meleğime, Hayat’a

   Menekşe

                                                                     (Müebbet Hükümlü mahkûm)

                                                                           Ankara Kapalı Cezaevi

Önceki İçerikBeş Kere Saliha
Sonraki İçerikEhli Keder
Sabriye Gür
1981’de Manisa’nın küçük bir beldesi olan Gölmarmara’da doğdu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde İngilizce Öğretmenliği ve Sosyoloji bölümlerini bitirdi. Kendisini bir düşünme ve öğrenme aşığı olarak tanımlıyor. Okuma eylemiyle mazisi çok eskiye dayansa da yazma, onun için henüz yeni yola çıktığı ve kendini bu mecrada keşfetmeye çalıştığı bir yolculuk. Ona göre her bakışın, her duruşun ve her halin derin bir hikayesi var sanatın biryerinden anlatılmaya değen ve o da bunu biraz çizim, biraz da yazım ile yapmaya çalışıyor. Gördüğü her şeyde bir hikaye arayan herkese “Merhaba!” demek, yeni çıktığı bu yolculukta yegane amacı.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz