27 Eylül 2026ISSN 3150-0757

Zaman Oteli

                           Zaman bir yanılsamadır

 

 

Kırmızı ışığın önünde bir konvoy gibi sıralananan otomobillerin, belediye otobüslerinin ve Cuma akşamı trafiğinin olmazsa olmazı servis araçlarının renkli meşalaler gibi parlayan farları yağmurun ıslattığı gözlük camımdan akan damlalarla iç içe geçerek renkli ışık küreleri halinde baktığım her yere yansıyordu.

Şehrin meydanlarını ,ana caddelerini, sokaklarını ve tüm ücra köşelerini dolaşan ince ince ve belirsizce yağan soğuk bir kış akşamı yağmuru kentin bilindik düzenini ve tüm görüntüleri yerle bir etmeye yetmişti. Kasvetli bir Kasım ayı akşamının sıradan karanlığı, karşılığı lapa lapa kar olması gereken dondurucu kuru bir soğuk ile birleşerek adeta zifiri bir gece karanlığına dönüşmüştü.

Ellerimi paltomun cebinden çıkarıp ıslanan gözlük camlarımı silerek otomobil farlarının parlak helezonik ışık efektlerine ve her defasında halüsilasyon derecesinde gözümü alan ve yağmur damlalarının içinde adeta eriyerek farklı nesnelere dönüşen ışık yansımlarına son verebilirdim ama hava soğuktu ve bunu yapmak işime gelmiyordu. Zamanın içinde sıkışan trafiğe, her defasında bu sıkışmışlığı çaresiz bir kabullenişle seyreden servis şoförlerine,iş yerlerini hayatlarının bundan sonraki bölümünde bir daha dönmeyecek edasıyla kaçarcasına terk eden ve içinde bulunduğumuz zaman diliminde tek isteklerinin bir an evvel evlerine ulaşmak olan beyaz yaka çalışanlarının ince ince yağan yağmurun içinde formlarını kaybederek eriyen görüntülerini seyrederek Nihat’ı bekliyordum.

Kül rengi bir pelerin gibi şehrin üzerine çöken kasvetli ve karanlık hava kilometrelerce uzunluğunda dizilmiş araç konvoylarının çıkardığı egzos dumanlarının kalıntılarıyla iç içe geçerek metorolojik literatürde olmayan ancak bu şehirde yaşayanların yakından bildiği gri bir İstanbul akşamı havasını tekrar tekrar yaşatıyordu.

Cuma akşamının yağmurlu İstanbul trafiğine meydan okurcasına Nihat her zamanki gibi zamanında gelmişti. Bulunduğum kaldırıma doğru yaklaşan, yaklaştıkça sanki başka bir zaman diliminden gelen bir ışık kütlesine andıran otomobili hemen önümde tüm görüş alanımı uzun farları ve yanıp sönen flaşörleriyle kapatmıştı. Hızlanan yağmur gözlük camlarımı çok daha fazla ıslanmasına neden olmuştu, görüş alanımdaki tüm objeler çok daha parlak,çok daha renkli ve formunun kaybetmiş yansımalar halindeydi ,hiç durmadan yağan yağmur ve bu yağmura eşlik eden zifiri bir karanlık sadece şehire ait altyapıyı değil, tüm gerçekliği de alt üst etmişti..

Kapıyı açmam ve Nihat’ın yanına oturmam aynı saniye içinde oldu, hararetle yanan radyatörün korkunç uğultusu,radyodan gelen Virginio Aillo’nun notaları , amaçsızca çalınan klaksiyon sesleri, araç motorlarının kafamın içini işgal eden patavatsız gürültüleri ve Nihat’ın “hoş geldin nasılsın” karşılaması hepsi birleşerek mizofonimi tetiklemişti. Tüm görüntüler sürekli form değiştireren akan ışık fotonları gibiydi ,sesler ise iç içe geçmiş, anlam düzeyinden uzak, gittikçe yok olan kısık ve yoğuşmuş kalıntılar halindeydi ;zaman ise durmuş bir saatin yelkovan ve akrebi gibi birbirinden uzaktı.

Nihat’la uzun yıllara varan tanışıklığımız vardı ve mizofonimden haberdardı. Kendinden emin ve seri bir şekilde çalmakta olan müziği tamamen kıstı, radyatörün hararetli üfürme sesine son verdi, otomobilin içine daha fazla gürültünün girmemesi için camların tamamen kapalı olduğuna emin olmak için otomobilin kapısındaki tuşları kontrol etti ve beklemeye geçti… dakikalar sonra kafamın içindeki uğultular ve kulaklarımı esir alan basınç hissinin verdiği rahatsızlığı hissederek kısık tutmak zorunda kaldığım gözlerimi açarak adeta hayata geri dönmüştüm ve Nihat’a cevap verdim.

“İyiyim Nihat sağol ,sen nasılsın “

Şehrin cuma akşamları alışılagelmiş bu kaos halinden adeta kaçarcasına uzaklaşarak ana arterlere oradan da şehir dışına yakın bağlantı yollarına ulaşmıştık. Denizin ortasında karanlık dalgaları, soğuk ve sert rüzgarları aşarak yolunu bulmaya çalışan tek fenerli bir tekne gibi zifiri karanlığın içinde ilerliyorduk. Şehir merkezinde trafiğin içinde akmayan ve adeta sıkışan zaman yolun açılmasıyla sanki başka bir boyut kazanmıştı. Yol ilerliyordu , zaman akıyordu, karanlık hala her yere hakimdi.

Oteli Nihat rezerve etmişti, pandemiden önce hep beraber kaldığımız ve güzel vakit geçirdiğimiz Bozcaada’daki motelin sahibinin İstanbul’daki oteliydi. Geçtiğimiz aylarda Nihat eşiyle bu otelde kalmıştı ve ziyaret etmem için bana da tavsiye etmişlerdi. “Bozcaada’daki kaldığımız motelin izleri ,mimarisi ve havası var tam sana göre ,mutlaka gitmelisin” demişti Nihat,ancak benden habersiz adıma rezervasyon yapması benim için de sürpriz olmuştu. Hatta havanın soğukluğundan dolayı rezervasyonu iptal etmesini söylediğimde, böyle bir şeye gerek olmadığını şehir dışında iki gece geçirmemin bana iyi geleceğini söyleyerek bilinçli ve anlam veremediğim bir gülüşle “hava tam senin havan” demişti.

 

Gökyüzünü adeta koyu gri bir fare gibi kaplayan içi soğuk ve yağmur dolu bulut kümesi havayı iyiden iyiye katran karası bir hale getirmişti. Şehir merkezinde hissettirmeden yağan ve sinsice ıslatan yağmur burada tipi şeklinde kar yağışına dönüşmüştü. Karanlığın içinde oteli zar zor bulabildik. Otelin önünde uzun süre beklemedik.Nihat telefonumu hep açık tutmamı söyledi ve vedalaşarak otomobilden indim.

Sedir ya da gül ağacından yapıldığını tahmin ettiğim ve üzerinde sonsuzluk sembolüne benzer oymaların olduğunu son anda fark ettiğim otelin heybetli ve ağır kapısını büyük bir zorlukla iterek aralamaya çalıştım. Karanlık bir koridorun bitiminde parlak spot ışıklarına benzeyen bir ışık huzmesinin gereğinden fazla aydınlattığı otel danışmasına doğru ilerlemeye çalışırken omzumda asılı sırt çantamın yere düştüğünü hissetim, tam almaya çalışırken “iyi akşamlar nasılsınız, hava çok soğuk lobide bir şey içmek ister misiniz” sorusuyla kafamı yukarı doğru kaldırdım. Tavandan geldiğini düşündüğüm ve içerdeki karanlığı daha da kesif bir hale getiren parlayan beyaz ışık demetleri arasında kamaşan gözlerimi önce kısarak sonra da bana bu soruyu soran sesin sahibini görebilme merakıyla açmaya çalışarak “teşekkür ederim” dedim. Karşımda genç bir kadın vardı, parlayan beyaz ışıklar yüzünü görmeme engel oluyordu ,sürekli tebessüm içinde, beni çok yakından tanıyan bakışlarıyla şefkatle gözlerimin içine bakıyordu. Karşımda duran genç kadının yüzünü dahi göremiyordum ama bana bakışını tebessümünü ve yakınlığını hissediyordum.. işin daha da garibi göremediğim sesin sahibini çok iyi tanıyordum ama nereden ,ne münasebetle ve hangi zaman diliminde ..bana şefkatle yaklaşan bu genç kadın kimdi hatırlayamıyordum..

O ana ait hatırlayabildiğim tek şey ise genç kadının beyaz parlak inci taşlardan oluşan ve açarken ağırlığını kollarımda hala hissettiğim otel kapısının hemen hemen her yerine işlenmiş sonsuzluk motiflerinin aynısı olan bir anahtarlığı bana uzatmasıydı.

“Odanızın anahtarı buyurun”

Odanın kapısı turkuaz renginde ahşap görünümlü üzerinde birbirinden farklı ve bana çok tanıdık gelen simgeler, motifler ve işaretler barındıran el işi oymalı bir kapıydı. Lobide verilen anahtar ile uzun zamandır açılmadığı ya da ilk defa açılacağını düşündüren bu hantal görünümlü kapı, anahtarı kilide sürmemle adeta bir yağ gibi ardına kadar açılıverdi.

Yatağın tam çaprazında devasa boyutta sedef ve inci taşlarıyla sonsuzluk simgesi işlemeli kenarları pirinç kaplama bir boy aynası vardı. Devasa boyuttaki aynanın uzunluğuna bakmaya çalıştıkça kendimin küçüldüğünü hissettim, aynanın sonunun nerede olduğunu ,nerede bittiğini görebilmek için merakla yukarı bakmaya devam ettikçe küçülüyordum daha da küçülmemek belki de bu büyüklüğün karşısında kaybolmaktan korktuğum için yukarı bakmaktan vazgeçtim. Karşımda sürekli değişen ve başka zamanlara, başka mekanlara ve başka kişilere ait görüntüler yer değiştiriyordu ve bu görüntülerin hepsi bana aitti; bana ait tüm duygular ,düşünceler ve gördüğüm tüm rüyalar ,hayaller, hatıralar karşımdaydı,farklı insan suretleri vardı ama hepsi bendim.. adeta kusursuz bir ustalıkla işlenmiş görkemli bir porselen vazonun üzerindeki birbirinden farklı gözüken ancak birbirini tamamlayarak anlam kazanan parçaları gibi hepsi bendim ve bunu idrak etmek için bir izaha ya da bir mihmandara ihtiyaç duymuyordum, tıpkı otel lobisinde bana büyük bir şefkat ve sevgiyle bakan kadının yüzünü görememe rağmen hissetmem gibiydi ;görmeye, dokunmaya ya da koklamaya ihtiyaç yoktu sadece aynada akan görüntülerin bir parçası oluverme ve kendini istekle bu akışa teslim etme ihtiyacını hissediyordum.. Görüntülerin içinde buldum kendimi artık bir toz tanesi bile değildim, odanın pencersine konan güvercinlerin meraktan ve şaşkınlıktan aniden büyüyen göz bebeklerini hissediyordum ; hiç durmadan akan coşkun bir ırmağın içinde kulaç atarak süzülüyordum ve bu ırmağın bir şelaleye dönüşeceğini hissederek ve isteyerek kendimi akıntıya bıraktım. Yüksekliği ölçülemeyecek bir şelalenin içinde aktığımı görüyordum.Karşımdaki duran dev boy aynasından başıma gelen her şey akan görüntüler halinde akıyordu, gördüğüm ben isem, seyreden kimdi…

Eski bir saat atölyesinin içinde buldum kendimi. Sayısını tahmin edemediğim kadar altın varaklı ve yine sonsuzluk motifli, ayaklı dev saatlerin yelkovan ve akreplerinin tarif edilmesi mümkün olmayan ritimle çıkardıkları ses kulağımın içinde yankılanmaya başladı, zamanın akışının sesiydi bu yüzyıllardır sessiz ve dingin bir halde süzülen zaman hırçın ,coşkun ve azametli dalgalarıyla bir okyanusa dönüşmüştü, kulaklarımdaki korkunç çınlama ile kendimi o sese bıraktığımı hatırlıyorum.Zamanın durması ya da akan zamanın içinde bana ait olan bir saatin durması beni akıntının en dibine büyük bir süratle batırırcasına sürüklüyordu, sonu olmayan bir dibe dalış gibi derin suların belirsizliğine doğru yapılan bir yolculuk..

Gözlerimi açtığımda karşımda kocaman rengarenk bir tablo vardı. Ve bu tablonun içinde çocukluğuma ait bir manzara karşımdaydı, ne zamana ,hangi yaşlarıma ait bir görüntüydü hatırlamıyorum. Beyaz bir köşkün girişindeydim. Daha önce içinde yaşadığım,insanı hayran bırakan bir köşk burası.Bahçesinde sekoya ağaçlarının adeta bulutları tırmaladığı,Lir kuşlarının eşsiz serenatlarıyla yeşil bir denizi andıran bitki örtüsünün tam ortasında beyaz köşkün kapısının tam önündeyim.Bakmaya cesaret edemediğim kıp kızıl ahşap bir kapının “hiçbir şeyin sonu olmadığı ve her şeyin yeniden başladığı” bir hissin içimi kaplamasıyla yavaşça açılması, ılık, tanıdık ve yüzyıllar önce yaşanmış bir an gibi hatırlatan, tekrar tekrar yaşatan, şefkatli, huzur veren bir tablonun içindeydim.

Gözlerimi açmaya çalışırken kulaklarımdaki çınlamanın ve uğultunun vermiş olduğu rahatsızlık hissi ile derin bir uykudan uyanmanın çok ötesinde yeni doğmuş gibiydim . Ait olduğum bir gerçeklikten gelmiş bir yabancı gibi,neden burada olduğumu ,nasıl buraya geldiğimi ve buranın her neresi olursa olsun tekrar geri dönme arzusunun içimi esir aldığı bir duygudan başka bir rüyaya uyandığımı anlayarak ağlamaya başladım, tıpkı dünyaya gözlerini ilk defa açan bebeklerin ağlaması gibi ;hüngür hüngür, gökyüzünü delercesine, çığlıklar atarak ağlıyordum. Adeta kapalı bir kavanozun içinde hapsolmuş gibiydim, uzun bir aradan sonra nefes alma ihtiyacı hissettim, nefes alamazsam boğulacağımı düşündüm ve korkudan ağlamaya devam ediyordum işte o zaman anladım yeni doğan bebeklerin hep neden ağladıklarını. Göz bebeklerimin büyüdüğünü ,nefes alabildiğimi ,kalbimin atışını, damarlarımda akan kanın varlığını ,kıpırdayan parmaklarımı ,yorgunluğumu ve çaresizlik içinde ağlayaşımı.. hepsini hissettim. Kısılmış gözlerimi yavaş yavaş açtığımda titreşen, parlayan ve belli belirsiz formlar görüyordum. Aynı an içinde formlar, nesnelere, nesneler görüntülere, görüntüler tanıdık siliüetlere dönüşüyordu, bir bilgisayarın hafızasını yeniden yükleme işlemi gibi ya da domino taşlarının birbirlerine dokunarak devrilmesi gibi; titreşen formlar hafızamın içinde birer birer tanıdık görüntülere dönüşüyordu.

Kaybolmuş bir çocuğun tedirginliği ile gözlerimi önce kısarak sonra yavaş yavaş açtığımda çevremdeki her şey varlığını ışık ile yansıtan katı formlar halindeydi ve bu durum bana çok tanıdıktı. Kendimi bir koltukta yarı yatar durumda buldum ,tam karşımda sonsuzluk motifli rengarenk bir tablo duvarda asılıydı ve Nihat’ın sanki uzaklardaymış gibi gelen sesini işittim “Amma uyudun be abicim, hadi kalk sofra hazır “. Nihat’ın evinde salondaydım,Nihat,eşi ve kızları tam karşımda yüzüme tebessümle bakıyorlardı, salonun diğer köşesinden gelen müzik sesine birdenbire dikkat kesildim;

“Öyle bir geçer ki zaman,Dediğim aynıyla vaki,

Böyle bir geçer zaman ki,Dediğim aynıyla vaki. “

 

 

 

Yazar

Aydın Edinçgil

Yazmak benim için nefes alma durağıdır.Varoluşun ve ilahi düzenin gizemini anlamının en zarif yollarından birinin Edebiyat olduğunu düşünüyorum.

Tüm yazıları →

Son eklenenler

Yorum yazın

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.