2 Ekim 2026ISSN 3150-0757

SANATIN İZİNDE: HAFIZA, DOĞA, KÖKLER VE DÖNÜŞÜM – FIRAT BİNGÖL İLE SÖYLEŞİ

1. Öncelikle sizi ve sanat pratiğinizi henüz tanımayan okurlarımız için Fırat Bingöl kimdir? Sanatla kurduğunuz ilişkinin başlangıcından bugüne uzanan yolculuğunuza baktığınızda, sizi üretmeye yönelten temel mesele nedir?

2004 yılında Dicle Üniversitesi Resim-İş Öğretmenliği Bölümü’nden mezun oldum. Ancak sanat eğitimiyle ilişkim daha üniversite yıllarında, 2001’de Diyarbakır’da sokakta çalışan çocuklarla yaptığım çalışmalarla başladı. O dönemde Sosyal Kültürel Yaşamı Geliştirme Derneği ile tanışmam hayatımda önemli bir dönüm noktası oldu. Sonja Bohländer Tanrısever, Zafer Kıraç, Serra Müderrisoğlu, Serpil Deniz, Gökhan Deniz, Gazi Selçuk, Şadan Selvi, Cengiz Çiftçi ve Abdullah Katay’dan çocuk hakları, toplum temelli sosyal hizmet, pedagoji, sanat eğitimi ve Reggio Emilia yaklaşımı üzerine eğitimler aldım. SKYGD’de yaklaşık iki yıl boyunca çeşitli eğitimler aldık. Bu sürecin ardından, 2003 yılında Çocuklar Aynı Çatı Altında Derneği’ni, kurduk. Böylece yerel bir örgütlenme oluşturduk ve çocuklarla yürüttüğümüz çalışmaları Diyarbakır’ın yanı sıra bölgedeki farklı kentlere de taşımaya başladık. Sanatın yalnızca üretilen bir şey değil, insanın kendisini ifade edebileceği ve başkalarıyla ilişki kurabileceği güçlü bir dil olduğunu da o yıllarda deneyimlemeye başladım.

Yaklaşık 25 yıldır çocuklar ve gençlerle sanat eğitimi üzerine çalışıyorum. Türkiye’nin farklı şehirlerinde sosyal dışlanmaya maruz kalmış, zorunlu göç yaşamış ve mülteci kamplarında bulunan çocuklarla çalışmalar yürüttüm. 2007–2026 yılları arasında farklı özel okullarda sanat eğitimi çalışmalarımı sürdürdüm. Bunun yanında sivil toplum kuruluşlarında, müzelerde, sanat kurumlarında, psikiyatri hastanesinde ve cezaevinde farklı yaş ve toplumsal gruplarla atölyeler gerçekleştirdim. Zaman içerisinde içerik geliştirme ve küratörlük gibi farklı alanlarda da çalıştım.

Sanatçı olarak resim, video, fotoğraf, nesne ve yerleştirme gibi farklı ifade biçimleri arasında hareket ediyorum. Hafıza, doğa, aidiyet, göç, beden ve dönüşüm uzun zamandır üretimlerimin merkezinde. Benim için kullandığım malzemeden çok, peşinden gittiğim soru önemli; o soru zaman içerisinde kendi dilini ve mecrasını buluyor.

Sanat üretimimle sanat eğitimi çalışmalarımı da birbirinden ayrı görmüyorum. İkisi de merak etmek, gözlemlemek, soru sormak, karşılaşmak ve dünyaya başka türlü bakabilmekle ilgili. Kendimi en sade hâliyle, sanat aracılığıyla düşünen, üreten ve öğrenmeye devam eden bir sanatçı ve sanat eğitimcisi olarak tarif edebilirim.

” Sanatçı Fotoğraf Arşivinden ”

2. Farklı dönemlerde video, fotoğraf, resim ve katılımcı üretim biçimleri arasında hareket eden pratiğiniz, tek bir mecraya bağlı olmayan bir araştırma alanı oluşturuyor. Sizin sanatınızda düşünce ile biçim arasındaki ilişki nasıl kuruluyor? Bir fikrin görsel bir dile dönüşme sürecinde belirleyici olan nedir?

Benim için üretim çoğu zaman bir soruyla başlıyor. Kendimi yalnızca ressam, video sanatçısı ya da fotoğrafçı olarak tanımlamıyorum. Önce bir düşünce, bir his ya da bir mesele oluyor; sonra o mesele kendi anlatım biçimini buluyor.

Videoyla ilişkim üniversitenin ikinci sınıfında başladı. Sanat tarihi okumaları yaparken video sanatıyla karşılaştım; özellikle Nam June Paik’in işleri ilgimi çekmişti. O yıllarda arkadaşım Endam Acar ile videolar çekiyor, kurguluyor ve farklı denemeler yapıyorduk. Şener Özmen’in de o dönemde önemli bir katkısı oldu. İşlerimizi izliyor, eleştirilerini bizimle paylaşıyordu. Bu karşılaşmalar ne anlatmak istediğimize daha fazla odaklanmamızı sağladı. Ben de yavaş yavaş kendi hikâyemi nasıl anlatabileceğimin peşine düştüm.

İlk video işlerimden birini 2003’te Diyarbakır Sanat Merkezi’nde izleyiciyle buluşturdum. 2007’de 10. İstanbul Bienali’nde bir video işimle yer aldım. O yıllarda daha çok video işlerimle tanınıyordum.

Ama resim çok daha önceden beri hayatımdaydı. Dört yaşlarındayken sobanın üzerinde pastel boyayla resim yaptığımı hatırlıyorum. Boya eriyip kayboluyordu; ben tekrar çiziyor, o tekrar kayboluyordu. Benim için büyülü bir andı.

Belki bu yüzden video, resim ve fotoğrafı birbirinden tamamen ayrı alanlar olarak görmüyorum. Bir düşünce bazen videoya, bazen fotoğrafa, bazen de resme ihtiyaç duyuyor. Bir tekniği seçmekten çok bir sorunun peşinden gidiyorum; o soru zamanla kendi mecrasını buluyor.

” Nonexistence ” Video Art Performance

3. İstanbul Bienali, Sinopale, Mardin Bienali ve farklı uluslararası sanat platformlarındaki deneyimleriniz, sanat pratiğinizin farklı dönemlerine denk geliyor. Bu karşılaşmaları yalnızca sergileme deneyimleri olarak değil, sanatçı olarak düşüncenizi şekillendiren eşikler olarak değerlendirdiğinizde, her birinin sizde bıraktığı iz nasıl oldu?

2007’de İstanbul Bienali’ne katılmam benim için önemli bir eşikti. Profesyonel anlamda yer aldığım ilk uluslararası sanat etkinliklerinden biriydi ve sanat çevresindeki görünürlüğümü de artırdı. Bir video işimle Gece Gezenler projesinde yer aldım. Projenin benim için en etkileyici taraflarından biri, işlerin İstanbul’da daha önce film gösterimi yapılmamış 52 farklı noktaya taşınmasıydı. Böylece video yalnızca bienal izleyicisiyle değil, farklı mahallelerde ve yaşam alanlarında çok farklı insanlarla karşılaştı. Bu deneyim, bir sanat eserinin nerede ve kiminle buluştuğu üzerine düşünmemi sağladı.

Sinopale ise başka bir deneyimdi. Orada Sonja Bohländer Tanrısever, Esin Tanrısever ve Gazi Selçuk ve Niyazi Selçuk’la birlikte çocuklarla yaklaşık 15 gün süren atölyeler gerçekleştirdik. Bienalle eş zamanlı olarak çocukların ürettikleri işleri de sergiledik. Bu kez benim için öne çıkan, kendi işimi sergilemekten çok birlikte üretmek ve sanatın toplumsal tarafıydı.

Mardin Bienali ise üretimimin daha sonraki bir dönemine denk geliyor. Orada Ey Su adlı video çalışmam sergilendi. Su, hafıza ve coğrafya üzerine düşüncelerimin belirginleştiği bir dönemdi.

Bugün geriye dönüp baktığımda bu karşılaşmaların her birinin başka bir iz bıraktığını görüyorum. İstanbul Bienali farklı izleyicilerle karşılaşma ve görünürlük, Sinopale birlikte üretme ve paylaşma, Mardin Bienali ise kendi üretimimde derinleşen meselelerle yeniden karşılaşma açısından önemli eşiklerdi.

” The Memory of Water ” Oil on Canvas 100×120 cm , Fırat Bingöl 2022

4. Son dönemde Kapadokya Bienali kapsamında gerçekleştirdiğiniz “Deneyim Odaları: Oyun, Hafıza ve Ortak İmgeler” çalışmasında çocuklarla ve gençlerle birlikte üretme, bireysel izlerin ortak bir hafızaya dönüşmesi ve sanatın deneyim yoluyla kurulması üzerine çalıştınız. Bu yaklaşım, sizin bireysel sanat üretiminizdeki hafıza ve dönüşüm kavramlarıyla nasıl kesişiyor?

Kapadokya Bienali kapsamında gerçekleştirdiğim Deneyim Odaları, gençlerle birlikte deneyimlemek ve sanatın bir ifade dili olduğunu keşfetmek üzerine kurduğum üç aşamalı bir çalışmaydı.

İlk odada bir çemberde buluşuyor, “Herkes eşit, herkes farklı” düşüncesi üzerinden bireysel farklılıklarımızı konuşuyorduk. İkinci odada temel duygular üzerine çalışıyorduk. Katılımcılardan sevgi, korku, öfke ya da heyecan gibi duyguları resim, şekil veya sembol kullanmadan, yalnızca çizgiyle ifade etmelerini istiyordum. Buradaki amaç “iyi çizmek-kötü çizmek” gibi yargıları ortadan kaldırarak herkesin kendisini özgürce ifade edebileceği bir alan açmaktı.

Üçüncü oda ise ses, müzik, renk ve hareket üzerineydi. Katılımcılar gözleri kapalı biçimde farklı müzikler dinliyor; müziğin ortaya çıkardığı duyguları renk ve hareket aracılığıyla deneyimliyorlardı.

Benim için bu çalışmanın önemli tarafı, sanatı yalnızca ortaya çıkan estetik bir nesne üzerinden değil, yaşanan deneyim üzerinden kurmaktı. Çünkü hâlâ resim yapmanın yalnızca “yetenekli” insanlara ait olduğu ya da sanatın bir hobi olduğu düşüncesiyle karşılaşıyoruz. Oysa ben sanatı insanın kendisini ifade edebileceği temel dillerden biri olarak görüyorum.

Bu çalışma kendi üretimimle de burada kesişiyor. Hafıza ve dönüşüm benim için yalnızca yapıtın konusu değil; üretim sırasında yaşanan deneyimin insanda bıraktığı izle de ilgili. Deneyim Odaları’nda da ortaya çıkan sonuçtan çok, insanın deneyimin içinden nasıl geçtiği ve o deneyimden nasıl değişerek çıktığı benim için önemliydi.

”Kapadokya Bianeli , Sanatçı Arşivinden ”

5. Son dönem çalışmalarınızda insan bedeni ile doğal formlar arasındaki sınırlar giderek geçirgenleşiyor. İnsanı doğadan ayrı bir özne olarak ele almak yerine onu doğanın dönüşen bir parçası olarak düşünmenizin ardında nasıl bir sanat düşüncesi var?

Doğayla ilişkim son dönem çalışmalarından daha geriye gidiyor. 2015–2016 yıllarında çocuklar ve ailelerle gerçekleştirdiğimiz doğa ve sanat kampları benim için önemli bir başlangıç noktasıydı. O dönem defterimi yanıma alıp ağaçları çizmeye başladım ve zamanla bu çizimler bir ağaç serisine dönüştü.

Yıllar sonra yine doğadayken bir ağacın altında uzanmış onu izliyordum. Bir anda tarif etmesi kolay olmayan bir hâl yaşadım. Sanki ağaçla birlikte nefes alıp veriyordum; ben onun içindeydim, o da benim içimdeydi. Belki zaten bildiğimiz ama gündelik hayatın içinde unuttuğumuz bir şeyi bedensel olarak hissettiğim bir andı: İnsan doğadan ayrı değil.

Bu nedenle çalışmalarımda insan bedenini doğadan bağımsız bir form olarak düşünmüyorum. Ağaç, su, insan bedeni ya da başka bir doğal form arasında bizim çizdiğimiz kadar kesin sınırlar olduğuna da inanmıyorum. İnsan doğanın içinde, onun dönüşen parçalarından biri. İnsan bedeniyle doğal formların işlerimde iç içe geçmesi de insanı doğanın merkezine değil, doğanın içine yerleştiren bu düşünceden geliyor.

”Double Peace ” watercolor on paper 18×24 cm , Fırat Bingöl 2025

6. Ağaç, Tree Series, Freedom Hope, Double Peace ve Self Viator gibi çalışmalarınızda tekrar eden önemli bir imge. Bir imgenin sanat pratiğiniz içinde bu kadar uzun süre varlığını sürdürmesi sizin için ne ifade ediyor? Ağaç, zaman içinde anlamı sabitlenen bir sembol mü, yoksa her çalışmada yeniden düşündüğünüz açık bir araştırma alanına mı dönüştü?

Ağaç imgesinin pratiğimde uzun süredir var olması doğayla kurduğum ilişkiyle doğrudan bağlantılı. Tree Series ile başlayan süreç zaman içerisinde farklı biçimlere dönüştü ve başka çalışmaların içine yayıldı.

Freedom Hope, Double Peace ve Self Viator gibi çalışmalarımda farklı sembolleri bir araya getiriyorum. Zafer işareti yapan bir elin zeytin ağacına dönüşmesi ya da bir güvercinin zeytin ağacıyla bütünleşmesi gibi. Burada iki ayrı formun bir olma hâli ve aynı zamanda bir istenç var. Özgürlük, umut ve barış gibi kavramlar tek bir imgenin içinde birbirini güçlendiriyor.

Ağacın üretimimde bu kadar uzun süre kalmasının nedeni, benim için tamamlanmış ve anlamı sabitlenmiş bir sembol olmaması. Her yeni çalışmada başka bir forma ya da kavrama temas edebiliyor; suyla, bedenle ve doğanın başka unsurlarıyla yeni ilişkiler kurabiliyor. Bu nedenle ağacı tekrar etmekten çok, aynı imgeye farklı zamanlarda ve farklı deneyimlerle yeniden bakıyorum.

” Integrate with Nature ” Oil on Canvas , Fırat Bingöl 2025

7. Self Viator ile birlikte köklenme, aidiyet ve hareket kavramları belirginleşiyor. İnsanın hem bir yere ait olma hem de sürekli hareket etme arzusu üzerinden düşündüğünüzde, aidiyet ile özgürlük arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

Self Viator’da köklenme, aidiyet ve hareket kavramlarını insanla doğrudan ilişkili düşünüyorum. Burada yine ağaçtan yola çıkıyorum. Bir ağaç toprağın derinliklerine doğru köklendikçe bulunduğu yerle bağı güçleniyor; aynı zamanda gökyüzüne doğru yükseliyor. Yani hem içeriye hem dışarıya doğru eşzamanlı bir büyüme var.

İnsan için de benzer bir durum olduğunu düşünüyorum. “Ben kimim?” sorusunun peşinden gitmek; kendi köklerini, aidiyetlerini ve derinliğini keşfetmek aynı zamanda bir özgürleşme biçimi. İnsan kendisini ve nereden geldiğini tanıdıkça dünyayla kurduğu ilişki de genişliyor.

Bu nedenle aidiyet ile özgürlüğü birbirinin karşıtı olarak görmüyorum. Köklenmek benim için sabitlenmek değil; köklerini bilerek hareket edebilmek ve yeni karşılaşmalara açılabilmek.

” In the Shadow of the Olive Tree with Vincent van Gogh” Ink pen on paper 55×70 cm , Fırat Bingöl 2022

8. Freedom Hope ve Double Peace gibi çalışmalarınızda umut, özgürlük ve barış gibi geniş toplumsal çağrışımlara sahip kavramları doğa imgeleri üzerinden ele alıyorsunuz. Bu kavramları doğrudan temsil etmek yerine onları doğal formlar aracılığıyla kurmanızın nedeni nedir?

Çünkü insan için geçerli olan umut, özgürlük ve barışın doğa için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Bu kavramları yalnızca insana ait olarak görmüyorum.

Freedom Hope ve Double Peace gibi çalışmalarımda doğa, bu kavramları anlatmak için kullandığım bir arka plan değil; meselenin doğrudan bir parçası. İnsanın özgürlük ihtiyacı kadar doğanın da kendi varoluşunu ve döngüsünü sürdürebileceği bir alana ihtiyacı var.

Bu nedenle insan için umut, özgürlük ve barış isterken bunu doğadan bağımsız düşünemeyiz. İnsanın özgürlüğü ile doğanın özgürlüğü birbirinden ayrı değil.

”Freedom Hope ” watercolor on paper 18×24 cm , Fırat Bingöl 2025

9. Suyun Hafızası düşüncesinde suyu akış, iz, zaman ve değişim kavramlarıyla ilişkilendiriyorsunuz. Suyun hafızası fikri sizin için nasıl bir düşünsel alandan doğdu ve bu kavram zaman içinde sanat pratiğinizde nasıl bir karşılık buldu?

Suyun Hafızası düşüncesinin bende ilk belirmesi 2016–2017 yıllarına dayanıyor. Başlangıçta, 15. yüzyılda yaşamış Kürt şair Fakî-yi Teyran’ın Dicle Nehri’yle kurduğu ilişkiye dair karşılaştığım bir anlatı vardı. Günün belli saatlerinde Dicle’ye girip nehre şiirler okuduğu anlatılıyordu. Bir insanın sözünü, şiirini suya söylemesi ve suyun bunu alıp başka yerlere taşıması fikri beni çok etkiledi.

Bu düşünce daha sonra Ey Su adlı dokuz dakikalık video çalışmasına dönüştü. Çalışmayı Hasankeyf sular altında kalmadan yaklaşık on beş gün önce gerçekleştirdim. Videoda insanın suyla karşılaşması, kendi yansımasıyla yüzleşmesi, suya niyetlerin söylenmesi ve sözcüklerin suyun akışına bırakılması üzerinden ilerleyen bir anlatı kurdum. Böylece su benim için yalnızca bir doğa unsuru olmaktan çıkarak insanın, coğrafyanın ve zamanın hafızasını taşıyan bir varlığa dönüşmeye başladı.

Sonrasında merakım giderek derinleşti. Suyun bilimsel yapısından farklı kültürlerde ve tasavvufta taşıdığı anlamlara, yaşamla ilişkisinden mikroskobik dünyasına kadar uzanan bir alan oluştu. Bunlar zamanla işlerimin görsel dünyasına da girdi. Suyu bazen bir damlanın hareketinde, bazen atom altı parçacıkları ve DNA formlarını çağrıştıran yapılarda, bazen de denizin derinliklerinde ortaya çıkan yaşam biçimlerinde düşünüyorum.

Şu anda suyu merkeze aldığım kişisel bir sergi üzerinde çalışıyorum. Video, resim ve yeni üretimlerimi bir araya getirdiğim bu süreç benim için biraz laboratuvar gibi. Kesin bir cevaba ulaşmaktan çok, suyun açtığı yeni soruların peşinden gidiyorum.

” Ey Su ” , O Water , Video Performance – Fırat Bingöl

“A Moment Before”Oil on canvas, 50 × 70 cm 2026

” States of Water ” – 2 , 55×38 cm , Graphite on Paper 2022 , Fırat Bingöl

10. Çocuklarla ve gençlerle yürüttüğünüz uzun soluklu çalışmalar, sanat eğitiminin sizin pratiğinizde yalnızca pedagojik bir alan olmadığını gösteriyor. Çocukların bakma, soru sorma ve imge kurma biçimleri sizin bir sanatçı olarak görme ve üretme biçiminizi nasıl etkiledi?

Çocuklarla ve gençlerle yürüttüğüm uzun yıllara yayılan çalışmaların bana çok şey kattığını söyleyebilirim. Özellikle erken çocukluk döneminde, 0–5 yaş grubuyla çalışmak benim için çok öğretici oldu ve kendi bakışımla ilgili pek çok şeyi yeniden fark etmemi sağladı.

Çocuklar dünyaya çok daha doğrudan bir yerden bakıyorlar. Ne söylemek istiyorlarsa çoğu zaman dolandırmadan söylüyor, duygularını ve meraklarını daha açık biçimde ortaya koyuyorlar. Henüz “doğru mu, yanlış mı, güzel mi, çirkin mi?” gibi yargıların çok fazla belirlemediği bir ifade alanları var. Bir çizgiye, renge, nesneye ya da sıradan gördüğümüz bir şeye bambaşka anlamlar verebiliyorlar. Bunu görmek benim de sanatçı olarak bakma biçimimi etkiledi.

Sanırım çocuklarla çalışmanın bana en önemli katkılarından biri, merak duygusunu ve doğrudan bakabilme hâlini korumanın ne kadar değerli olduğunu hatırlatması. Yıllardır çocuklara ve gençlere bir şeyler öğretiyorum ama özellikle erken çocukluk dönemindeki deneyimlerim bana şunu gösterdi: Aslında bizim de çocuklardan öğreneceğimiz çok şey var.

” Sanatçı Fotoğraf Arşivinden”

11. 2018 İstanbul Çocuk ve Gençlik Sanat Bienali’ndeki küratörlük deneyiminizden bugünkü çalışmalarınıza kadar, sanatçı, eğitimci ve küratör kimlikleriniz birbirini besleyen farklı üretim alanları oluşturuyor. Bugün bu üç alanı birlikte düşündüğünüzde, sanatın sizin için asıl olarak nerede başladığını düşünüyorsunuz: yapıtın kendisinde mi, üretim sürecinde mi, yoksa insanlar arasında kurduğu ilişkide mi?

2018 İstanbul Çocuk ve Gençlik Sanat Bienali’ndeki küratörlük deneyimim, uzun yıllardır çocuklarla yürüttüğüm çalışmaların getirdiği deneyimle birleşen bir süreçti. Orada daha kolektif bir çalışma biçiminin içindeydik. Farklı üretimleri, insanları ve düşünceleri bir araya getirmek benim için önemliydi.

Bugün sanatçı, eğitimci ve küratör kimliklerimi birbirinden ayrı alanlar olarak görmüyorum. Üretmek, öğrenmek, paylaşmak ve başkalarıyla ilişki kurmak birbirini tamamlayan süreçler.

Bu nedenle sanatın yalnızca ortaya çıkan yapıtta başladığını ya da bittiğini düşünmüyorum. Yapıt elbette önemli ama ona gelene kadar geçen üretim süreci, o süreçteki keşifler ve karşılaşmalar da işin bir parçası. Sonrasında yapıtın başka insanlarla buluşması ve orada yeni ilişkiler kurması geliyor.

Benim için yapıt, süreç ve karşılaşma birbirinden ayrı değil. Sanat tam da bunların kesiştiği yerde oluşuyor.

” Sanatçı Fotoğraf Arşivinden ”

12. 2000’lerin başından bugüne uzanan üretiminizde hafıza, doğa, beden, hareket, aidiyet ve dönüşüm farklı biçimlerde birbirine bağlanıyor. Bugün bütün bu kavramların ötesinde, hâlâ yanıtını aradığınız temel soru nedir ve bu soru sizi bundan sonraki üretimlerinizde nereye götürüyor?

Bugün hâlâ yanıtını aradığım tek bir temel soru var mı, bundan çok emin değilim. Belki benim için asıl mesele, o sorunun kendisinden çok merak duygusunun devam etmesi.

Sanatla kurduğum ilişki sevgiyle, tutkuyla ve yaptığın şeye gerçekten bağlanmakla ilgili. İnsan yaşadıkça değişiyor. Biz de doğadan ayrı değiliz; onunla birlikte sürekli bir değişim hâlindeyiz. Biz değiştikçe dünyaya bakışımız, sorduğumuz sorular ve merak ettiğimiz alanlar da değişiyor.

Bazen yıllar sonra kendimi aynı kavramların etrafında dolaşırken bulabiliyorum. Hafıza, doğa, aidiyet, beden ya da dönüşüm benim için kolayca tamamlanıp geride bırakılabilecek konular değil. Belki sorular aynı kalıyor ama ben değiştiğim için onlara baktığım yer ve onları ifade etme biçimim değişiyor.

Sanırım sanatla ilişkimi şöyle tarif edebilirim: Bir derdimiz var ve o derdi anlatabileceğimiz bir dil arıyoruz. Sanat benim için bu dili sürekli yeniden keşfetme alanı. Merak ettiğim, soru sormaya ve kendimi ifade etmenin yeni yollarını aramaya devam ettiğim sürece üretimin de devam edeceğini düşünüyorum.

Nereye götüreceğini ise şimdiden bilmek istemiyorum. Belki sanatın benim için hâlâ heyecan verici olmasının nedeni de tam olarak bu bilinmezlik.

”Sanatçı Fotoğraf Arşivinden ”

Yazar

Gamze Kartal

Gamze Kartal, Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi Resim-İş Eğitimi Bölümü mezunudur. Sekiz yıl boyunca Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda görsel sanatlar öğretmeni olarak görev yapmıştır. Resim, fotoğraf, dijital manipülasyon ve kolaj alanlarında üretim yapan sanatçı; çalışmalarında “el” formunu beden, hafıza, kimlik ve algı arasındaki…

Tüm yazıları (10) →

Gamze Kartal’ın diğer yazıları

Son eklenenler

Yorum yazın

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.