5 Eylül 2026

Deneme

Redakte Edilmiş İlk Dino Yazısı

“Ave Caesar! Morituri te salutant!” Sevgili Romalılar, Saygıdeğer Gerusia Meclisi Üyeleri, Sayın Senatörler! Rahatlığın verdiği göt kalkmasından mıdır yoksa dizginlenemez yaratım içgüdüsünden midir bilinmez, sonsuz mutluluktaki Tanrı Thor insanı yaratmaya karar verir. İskandinav tanrılarının Ortadoğulu tanrılardan eksik kalacak halleri yok ya, Tanrı Thor oracıkta “kûn!” emrini verir ve insan “yekûn” olur. Tanrı, insanları yeryüzüne hükümran kılmak için onları yeryüzüne dağıtıp tahtına çekilir. Belki yarattıklarını izleyip gurur duymak istiyordur ya da belki ne yaptığını kendisi de bilmiyordur. Neyse, insanları izlemek için mabadını gökyüzünün en yüksek tahtından kaldırıp dünyaya baktığında, gördükleri karşısında korkunç bir “heves-kursak” olayı yaşar. Yarattığı insanın dört ayağı birbirine dolandığından yürümeye her çalışışında sendeleyip düştüğünü, ayağa kalkmaya davrandığında ise beceriksizce yalpaladığını görüp hayretler içerisinde kalır. Hele o saçma sapan dört kol da neyin nesidir? Ve en kötüsü de, bu iğrenç gövdenin üzerindeki iki kafanın sürekli birbirine çarpışmasıdır! İşte bu son hadise, hepten endişe terleri dökmesine neden olur Thor’un. Bir şeyler yapmalıdır, yoksa diğer tanrılara rezil olacaktır. Elindeki çekici hızlıca örse indirir, çıkan kıvılcımları şimşek demetlerine dönüştürerek yeryüzüne yağdırır. İşte o şimşekler insanı tam ortasından ikiye ayırır. Gururla bakar eserine Thor! Evet, bu sefer galiba olmuştur; iki kollu, iki ayaklı, tek başlı ve tek cinsiyetlidir artık insan. Ama ortada ciddi bir hata vardır. Gönderdiği şimşekler insanların bedenini ikiye ayırmış ama ruhlarına dokunamamıştır! İşte, aşk dedikleri şey budur: İnsanın tek olan ruhundan kopartılan diğer beden yarısını araması! Ve işte insanın cinsellikten aldığı hazzın nedeni de budur; yaradılışının ilk haline dönüp Tanrı’nın ona ilk dokunuşunu hissetme arzusu! Yunanlı hemşerilerim bu mitostan haberdar olmalıydılar, zira onlar cinselliği ‘küçük ölüm’ olarak tanımlıyorlardı. Belki de bu yüzden Antik Yunan’da ölmek üzere olan bir gladyatörün son teri afrodizyak kabul ediliyordu. Sevgili Romalılar, Değerli Kartacalı Dostlarım ve Alınlarının Ortası Kırmızı Benli Maoist Sih Komradelerim! Aslında sevmek öyle kolay iş değil. Birini sevmeniz için nöronların uyarılıp serebral korteks frontal lobundaki miyelin kaplı aksonların kalbe ulaşması gerekir. Ondan sonra bir gıdım (Gıdım için fevkalade zorunlu bakınız: Bilim çevrelerinin milimikron diye tanımladıkları ölçü birimi) endorfin hormonu. Bu konu hakkında danıştığım doktor arkadaşımın bir pratisyen oluşu ve az sonra sözünü […]

Bir Şair Gibi Öleceğim O Gün

Bir kural mı olmalıydı her sevgilinin ilk gönül yarasını unutmak için sarhoş aşklar deryasına yelken açması? Neden bir kural olmadı her sevgilinin ilk göz ağrısıyla bir ömrün son nefesini birlikte uğurlaması? Toprağın çorak bedenine düşecek Gevrek ay parçaları var hâlâ Yağmur yağmalı sevdiğim Aşkın resmini çizmeliyim Yüzünün sahralarına Akrep yuvalarını biçecek Kızıl şimşekler var hâlâ Gök gürlemeli sevdiğim Yıldızlar sığmalı Uyanacak çocukların güvercin avuçlarına Zaman tünelinden çıngırak sesleriyle Dörtnala fırlayacak atlılar var hala Rüzgârlar kusup fırtınalara dönüşmeli sevdiğim Atlar susamıştır mutlaka Yağmuru avuçlayıp İlk nal seslerine uyanmalı… Kül rengi siyah bulutlar, delirmiş şimşek sesleri, toprak kokulu yağmurlar ve çığlıklarla ilerleyen nal sesleri eşliğinde koşuyorum aşkın deryasına doğru.Seni ve özgürlüğü arıyorum; biliyorum ki yokluk, keder ve zorluktur ikisini kutsayan, kıymetlendiren. Yakıcı bir misafirdir aşk/Her kalbin içine/Serseri bir kıvılcımla girer. Gösteri istedin ve ben, “O dünyadan değilim!” dedim. Kızdın, küstün, çekip gittin. “Seni hakikat adına kandırıyorlar.” dedim, anlamak istemedin, gidip kutsallık adı altında kutsal olmayan o bulaşıcı, hileli yalanlar üzerine kurulu hayat oyununun pasif rolünü kabul ettin. Evet, gittin ve hemen girdin gösteri dünyasının sözü yok, özü yok oyununa.  Sana herkesin orada olduğunu söylemişlerdi, bu da yalandı. Sadece maske seviciler ve ölüm kutsayıcılar oradaydı.Bana inanmadın ama darılmadım gidişine, ağıtlar da yakmadım. Biliyordum çünkü ustaca yalanlara kahkahalarla inanır akılsız ve çaresiz dünyalar. Seni onlardan asla bilmedim, onlar gibi asla kabullenmedim. Onlar gibi değildin zaten, olmamalıydın. Yine de çekip gittin, şase yollara savruldun. Ve ben, gittiğinden beri yokluğunun yoksunluğundan kıyamet kadar acı çektim. Hala hüzün pazarlarında bir umut simyacısıyım. Gittin!İntihar edip kendini öldürdü bütün hayallerim. Yüreğim yokluğa aktı. Bir yanardağ gibi kustum, çıldırdım… Aşk acısı benzerdir/Sırdır söylenmez/Gittiğinde aşk/Avaredir beyin/Sonu bilinmez. Ömrü bir kelebek ömrü kadar kısa, özü acınası bir anlamsızlıkla süslenmiş o imaj hayranı zavallılar benden kopardılar seni. Ne acı ki önü alınamayan ve kesilemeyen ölümcül bir kanamaya dönüştüm. Kuru bir ekmek dilimi gibi […]

Ete Dayanmak / Değerli Freud’a karşı Jung’u savunanlar!

Değerli Freud’a karşı Jung’u savunanlar! Sevgili psikoseksüel yaklaşımcılar! Yaklaşım tarzı olarak kültür sanat ve bilimi seçenler! ​Yaklaşık otuz sekiz bin yıl boyunca avlanan erkeğin genlerine işlemiş bir durum vardır. İçgüdüsünün emrettiği bu durum: “Eti kovala! Eti yakala! Eti öldür! Eti ye!” şeklinde kısaca ifade edilebilir.Ancak son on iki bin yılda erkeğin “ete” dayalı psikolojisi “Eti kovala! Eti yakala! Ve ete gir!” (kil lehmê u diq le fiyye) şeklinde değişmiştir.  Freud amcanın ( 20. yy felsefesinin  üç tas has hoşafından biridir elbet)  yıllarca anlatmaya çalıştığı, ciltler dolusu kitap satırının arasına gizlediği psikoseksüel yaklaşım budur. “Üniversitelerde kürsüsü açılmış bir bilim dalı bu kadar basitleştirilir mi?” diye sorma sevgili okur. Evet, basitleştirilir. Hatta basittir. Yoksa Seyda Cegerxwîn gibi  “Ji sîngê te bi xwar de Geliyê Laleş / Ziyaretgehe bo me her zemanî.” diyerek iş epey edebileştirilebilir. Ya da M.E. Xanî gibi “ Mem bu tîr Zîn bu sedef /  Ew sedef ji tîre rê bu hedef.”  diyerek hard durumdaki bir sevişmeyi basit bir okçuluk atıcılık olayına çevirmek de mümkündür. Ya da İngilizlerin “Tüm donanmamıza değişmeyiz.” Dedikleri Shakspeare gibi “ Graze on my lips, and if those hills to be dry, stray lower where the pleasant fountains lie” diyerek olayı tepeler, fiskiyeler arasına gizlemekte mümkündür. Arap kardeşlerim Freud’u iki kelimeyle özetlemiş bulunmaktaydılar. (Bkz. yukarıdaki cümle) Eminin ki Mevlana Celaleddin Rumi de benimle aynı fikirdeydi. Ancak toplum içerisindeki ağırlığından dolayı benim kadar rahat bir şekilde bu sevişkenlik psikolojisini ifade edemiyordu. Yazımızın bu kısmı Farsça bilenler ya da “ Abi sen yaz sorun değil biz araştırırız” diyenler içindir: “Ger wen şiir bin / Men betçe şirim / Lingêt be hewa / Qunet be kîrim” Emin olun bu sözleri Mevlana bizzat Sadi Şirazi’nin yüzüne karşı söylemiştir. Sevgili okurlarım, yukarıdaki paragrafı bitirdikten sonra baktım ki beş dil kullanmışım. Epey bilimsel oldu galiba. Ne de olsa Mardin. Baba, en […]

Edebiyat Kırığı

Sevgili 5tl ye tavuk dürüm-ayran kombinciler ! Pek kıymetli herhangi bir parkın banklarında yan taraftaki kızın duyabileceği ses tonun da devrim ve Marksizmi tartışan comradeler! Ayaz vurmuş mahalle bekçileri!  Ve değerli büyük şehir belediyesi çalışanları!  Ultra değerli ülkem entelektüelitesi! Dinleyin. Bir delinin üç-dört dakikalık yastık altı ero(poli)tik sözlerini dinleyin! Sevgili homosevişkenuslar ve değerli homoverişkenuslar! Günün konusu kesinlikle sevişenlik üzerine olmayacak. Zaten bu durum dergimizin yayın çizgisi ve Cumhuriyet Başsavcılığı’nın izin vereceği çerçevenin dışındadır. Haaa! Yok, kardeşim illa biz erotik bir yazı okumak istiyoruz derseniz anlayana sivrisinek misali anladığınız kadar işte… Zaten niyeti olan için topuktan yukarısı yeter de artar bile… Yazının belli bir konusu yok zaten olması da mümkün değil. İyisi mi siz kopukluğun ve deliliğin iki-üç dakikalık tadını çıkarın. En azından ileride müptelası olacağınız yazarı tanımaya çalışın. Mezopotamya’nın kadim hikâyelerinden kuantum fiziğine oradan inorganik kimyaya ve uzayın derinliklerine kopuk yolculuklarda bulunacağız. Gelenlere selam olsun. Değerli psikoseksüel yaklaşımcılar! Sevgili post modern sevişken dostlarım! Yerel düşünüp evrensel pratikte bulunan ezilmiş proleter dostlarım! Tanrı kralların, feodalitenin pre-kapitalizm’in dışında kalmış az sevişken halkım, vibreyşin’a uğra ve kendine gel. Kendine gel ki kendi omuzlarında yükselttiğin, basit bataklıklarında kendine tapacak sivrisinekler olan basit tanrıcıkları tanı! Tahttan indirmediğin sürece omuzlarında seni ezecek ve senin yüceltmelerin sonucu, seni o küçük sefil bataklığında bir sinek olarak gören, tanrı kralları gör! Gör ve nefret etmeyi öğren! Bil ki senin ulaşılmaz dediklerin sadece senin omuzlarının üstünde yükselenlerdir. ( Yalanlar kendi ayakları üzerinde durmaz başka ayaklara ihtiyaç duyarlar ) İndir onları! Omuzlarından da bindirdiğin Makam-jiplerinden de indir! Kayıt dışı kaçak cep telefonu gibi davranmaktan vazgeç artık! kayıtlı ol. Yaşadığınız coğrafya sırf Mezopotamya’nın orta yeri diye tanrı-krallara tapmak zorunda değilsiniz.(Tanrı-krallar: Daha detaylı bilgi için bkz. M.S. Bilgin’in herhangi bir kitabı ) Kendine güven! Ama dikkat et bu duygu seni zafere götürdüğü zaman özgüven, mağlubiyete götürdüğü zaman ise kibir adını alır. Tıpkı “ […]

Kahve Vaktiydi

Hayatın kaç paragraf, günün kaç cümleden oluşabileceğine dair sorular ilk olarak o anda aklıma gelmişti, o anlam sancılarıyla kıvranan zifiri, kaotik zamanda ve nedense iki kelime gelmişti aklıma; ot ve et! Rüzgârlı bir havada sarhoşça bir danstır otun hikâyesi, güneşli bir havada süt deposu, bir bayram veya savaş ilanı ertesinde kan ve et kokusu. Evet, ot ete dönüşür. Yani hayvana veyahut canlılığa… Süte, yoğurda da dönüşür mesela ve sonunda kendi aslına döner; toprağa, karbona, atoma… En tehlikeli türev insandır. Et yer ot ister, ot yer et ister insan. O derece tutarsızca yani ve ikisini yiyince en kötüsü olur insanda. Karnı tam doyunca kudurur savaş ister. Savaşları en çok et yiyenler çıkarır fakat daha çok ot yemek zorunda kalanlar ölür. Gecenin körüydü, yalnızlığım açlıktan kuduracak hale gelmiş bir köpek gibi beynimi kemiriyordu. Yalnızlığımı bana saldırtacak kadar yılan sinsiliğindeki karanlık kin ve öfke kusuyordu. Televizyon haberlerinin çoğu ölüm yağdırıyordu, ne hikmetse insanların çoğu da hissiz bakışlarla sadece seyrediyordu ölümü. Ölüm her köşe başını çoktan tutmuştu. Birileri birilerine köşe başlarında nefes alıp verdirtmemeye çalışıyordu. Sanki herkes ottan ete dönüşmüştü, ot bir bedene. Faili yoktu ölümün, ölüp giden fail sayılıyordu. Özgürlük, huzur, vicdan, kardeşlik adı altında her köşe başında dağıtılan zarfları herkes almıştı ve güvenden mi, korkudan mı bilinmez ama ne hikmetse çok azı dışında zarfları açıp bakan olmamıştı. O çok azı da gittikçe eriyip azalan yalnızlardı, yalnızlıklarıyla boğuşan suskunlardı. Korkuydu zaman… Bütün zarflarda aynı yazı vardı, “Bir gün sizler de zengin olabilirsiniz, o yüzden susun!” kaderin cilvesi olsa gerek ki zenginlik susmaya ait bir özellik değildi. Bütün savaşları susanlar ve fakirler kaybetmişti. Ete gücünü veren ot çaresiz olduğuna inanıyordu artık. Oysa yağmura muhtaç olan ot, yağmursuz bir zamanda etin bir hiç olduğunu hatta olmadığını ve olamayacağına inanmaktan vazgeçmişti. Zehir zemberekti gece, akordu bozuk bir saz gafletindeydi beynim. Yalnızlığıma verdiğim bütün sözlerim yüzümde zehirli […]