Ana Sayfa Edebiyat Deneme Ete Dayanmak / Değerli Freud’a karşı Jung’u savunanlar!

Ete Dayanmak / Değerli Freud’a karşı Jung’u savunanlar!

Değerli Freud’a karşı Jung’u savunanlar!

Sevgili psikoseksüel yaklaşımcılar!

Yaklaşım tarzı olarak kültür sanat ve bilimi seçenler!

​Yaklaşık otuz sekiz bin yıl boyunca avlanan erkeğin genlerine işlemiş bir durum vardır. İçgüdüsünün emrettiği bu durum: “Eti kovala! Eti yakala! Eti öldür! Eti ye!” şeklinde kısaca ifade edilebilir.Ancak son on iki bin yılda erkeğin “ete” dayalı psikolojisi “Eti kovala! Eti yakala! Ve ete gir!” (kil lehmê u diq le fiyye) şeklinde değişmiştir.  Freud amcanın ( 20. yy felsefesinin  üç tas has hoşafından biridir elbet)  yıllarca anlatmaya çalıştığı, ciltler dolusu kitap satırının arasına gizlediği psikoseksüel yaklaşım budur. “Üniversitelerde kürsüsü açılmış bir bilim dalı bu kadar basitleştirilir mi?” diye sorma sevgili okur. Evet, basitleştirilir. Hatta basittir. Yoksa Seyda Cegerxwîn gibi  “Ji sîngê te bi xwar de Geliyê Laleş / Ziyaretgehe bo me her zemanî.” diyerek iş epey edebileştirilebilir. Ya da M.E. Xanî gibi “ Mem bu tîr Zîn bu sedef /  Ew sedef ji tîre rê bu hedef.”  diyerek hard durumdaki bir sevişmeyi basit bir okçuluk atıcılık olayına çevirmek de mümkündür. Ya da İngilizlerin “Tüm donanmamıza değişmeyiz.” Dedikleri Shakspeare gibi “ Graze on my lips, and if those hills to be dry, stray lower where the pleasant fountains lie” diyerek olayı tepeler, fiskiyeler arasına gizlemekte mümkündür. Arap kardeşlerim Freud’u iki kelimeyle özetlemiş bulunmaktaydılar. (Bkz. yukarıdaki cümle) Eminin ki Mevlana Celaleddin Rumi de benimle aynı fikirdeydi. Ancak toplum içerisindeki ağırlığından dolayı benim kadar rahat bir şekilde bu sevişkenlik psikolojisini ifade edemiyordu.

Yazımızın bu kısmı Farsça bilenler ya da “ Abi sen yaz sorun değil biz araştırırız” diyenler içindir:

“Ger wen şiir bin / Men betçe şirim / Lingêt be hewa / Qunet be kîrim”

Emin olun bu sözleri Mevlana bizzat Sadi Şirazi’nin yüzüne karşı söylemiştir.

Sevgili okurlarım, yukarıdaki paragrafı bitirdikten sonra baktım ki beş dil kullanmışım. Epey bilimsel oldu galiba. Ne de olsa Mardin. Baba, en cahili bile üç dil bilir.

​Sevgili kaosçular!

Saygıdeğer uzay geometriciler!

Değerli kuantumcular!

Olaylara Spartakist açıyla bakanlar!

“Şalgam olmadan, döner asla!”cılar!

​Yaşamını bir tekerlekli sandalyede geçiren ama evrenin var oluş enerjisini, genişliğini, zamanı, zamanda yolculuğu sandalyesine taşıyan Hawking amcanın (ki adam bizim “sağlam kafa sağlam vücuttadır” sözümüze ters biri) otuz yıllık yengemizden boşanıp sekreteriyle öyle böyle bir hayat yaşaması tarihin kaydetmesi gereken önemli olaylardan biridir. Hawking amcanın sadece bir organının çalıştığını zannedenler olarak bu durum karşısında dumura uğradık, “ wayyy beeeeaaahh!” olduk. Ve anladık ki erkeklik için sadece iki organ gerekliymiş, hatta yeter de artar bileymiş. Biri yukarıda adı geçen genlerin işlendiği beyin, diğeri ise…

Neyse fark ettim ki konu beyinden epey aşağılarda duran bir organa gittikçe kaymakta. Dergimizin selameti açısından konuyu burada kesmeliyiz sevgili okurlarım.

​Romalı kardeşlerim!

Sevgili Atinalılar !

Saygı değer Senatör!

Pek kıymetli kokoreç severler ve sevgili “ Cem yılmaz kim? Ben işin kralını yaparım ama bakma işte şans,” diyenler!

​Kim ne derse desin Tuncelili olduğu konusunda şüphelerim olan Nietzsche (Abi o bıyıkları ya bizim Alevi pirleri ya da Yezidi Qewalleri uzatabilir) tarihin en büyük düşünürlerinden midir, yoksa Nazizm’e fikir babalığı yapmış bir halk ve toplum düşmanı mıdır, ikilemi bizi ilgilendirmez. Ama Nietzsche amcanın üst insan erkektir ve kuracağı sistem ataerkildir. Burada kadın köledir, bir üretim aracıdır. Savaşlarda erkeği sağaltan ve dinlendiren bir bakıcıdır, şeklinde özetlenecek bakış açısının altında küçükken geçirdiği başarısız aşklar ve sevişkenlik girişimleri vardır. Emin olun. Koskoca Nietzsche amcanın bile aklı fikri şeyindeymiş ki. Üst insanı tartışırken bile genlerine işlemiş olan “et” psikolojisinden kurtulamamıştır.

​Romalı Julius Caesar’ın koskoca Mısır’ı kimin ya da neyin hatırına bağışladığını sizlere hatırlatırım. Ya da Julius’un öz be öz yeğeni Sezar Octavianus Augustus’un neyin hatırına Roma’yı maceralara sürüklediğini ve ne için intihar ettiğini hatırlatırım sevgili okurlarım.

Ancak bu ‘et’ psikolojisini atlatan ağabeylerimiz de yok değil. Misal Einstein amca.  Einstein amaca ile güzeller güzeli Marilyn Monroe ( gel de ‘ete’ dayalı psikoloji geliştirme şimdi.) arasındaki diyalogu hatırlatırım sevgili okurlarım:

​“-Albert seninle bir çocuk yapalım. Zekâ senden güzellik benden. Kâinatın en harika varlığını yaratmış oluruz.”

​“-Elbette. Ancak Marilyn, şunu göz ardı etmememiz gerekir ki bu çocuğun tipini benden zekâsını da senden alma ihtimali vardır. Bu durumda kâinatın en iğrenç varlığına babalık yapmak zorunda kalmaz mıyım?”

​Bedeni mutluluğu aşmış ruhsal mutluluğu kovalayan beyin orgazmcı arkadaşlara, değerli genç işadamlarıma, sayın emekçi Spartakist dostlara, saygıdeğer politeknik eğitimcime ve “abi ben bunların dışındayım, beni ilgilendirmez” diyen sevgili kardeşlerime arz olunur…

 

Önceki İçerikSoyulan Sözcükler (1)
Sonraki İçerikRotasız
Erdal Alper
Site editöryası kendimi tanıtacak bir özgeçmiş istemişti. İnsan en çok kendisine yabancı olan canlıdır hesabı soruya cevap vermek için kopya çektim. “dünya küresinin, Türkiye qariyesi Mardin sakinlerinden; ismi önemsiz, Cismi değersiz, çaresiz ve kimsesiz bir Abd-î acz.* *1960 lı yıllarda Elazığ tımarhanesinde vefat eden bir“ delinin” son arzuhalinden kopya edilmiştir.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz