Ana Sayfa Edebiyat Deneme Kahve Vaktiydi

Kahve Vaktiydi

Hayatın kaç paragraf, günün kaç cümleden oluşabileceğine dair sorular ilk olarak o anda aklıma gelmişti, o anlam sancılarıyla kıvranan zifiri, kaotik zamanda ve nedense iki kelime gelmişti aklıma; ot ve et!

Rüzgârlı bir havada sarhoşça bir danstır otun hikâyesi, güneşli bir havada süt deposu, bir bayram veya savaş ilanı ertesinde kan ve et kokusu.

Evet, ot ete dönüşür. Yani hayvana veyahut canlılığa… Süte, yoğurda da dönüşür mesela ve sonunda kendi aslına döner; toprağa, karbona, atoma…

En tehlikeli türev insandır. Et yer ot ister, ot yer et ister insan. O derece tutarsızca yani ve ikisini yiyince en kötüsü olur insanda. Karnı tam doyunca kudurur savaş ister. Savaşları en çok et yiyenler çıkarır fakat daha çok ot yemek zorunda kalanlar ölür.

Gecenin körüydü, yalnızlığım açlıktan kuduracak hale gelmiş bir köpek gibi beynimi kemiriyordu. Yalnızlığımı bana saldırtacak kadar yılan sinsiliğindeki karanlık kin ve öfke kusuyordu. Televizyon haberlerinin çoğu ölüm yağdırıyordu, ne hikmetse insanların çoğu da hissiz bakışlarla sadece seyrediyordu ölümü. Ölüm her köşe başını çoktan tutmuştu. Birileri birilerine köşe başlarında nefes alıp verdirtmemeye çalışıyordu. Sanki herkes ottan ete dönüşmüştü, ot bir bedene. Faili yoktu ölümün, ölüp giden fail sayılıyordu.

Özgürlük, huzur, vicdan, kardeşlik adı altında her köşe başında dağıtılan zarfları herkes almıştı ve güvenden mi, korkudan mı bilinmez ama ne hikmetse çok azı dışında zarfları açıp bakan olmamıştı. O çok azı da gittikçe eriyip azalan yalnızlardı, yalnızlıklarıyla boğuşan suskunlardı. Korkuydu zaman…

Bütün zarflarda aynı yazı vardı, “Bir gün sizler de zengin olabilirsiniz, o yüzden susun!” kaderin cilvesi olsa gerek ki zenginlik susmaya ait bir özellik değildi. Bütün savaşları susanlar ve fakirler kaybetmişti. Ete gücünü veren ot çaresiz olduğuna inanıyordu artık. Oysa yağmura muhtaç olan ot, yağmursuz bir zamanda etin bir hiç olduğunu hatta olmadığını ve olamayacağına inanmaktan vazgeçmişti.

Zehir zemberekti gece, akordu bozuk bir saz gafletindeydi beynim. Yalnızlığıma verdiğim bütün sözlerim yüzümde zehirli buharlara dönüşüyordu. Boş bakışlarla baktığım karanlık, bir ışık huzmesine çarpıp düşen sivrisinekler misali duvarlara bembeyaz kelimelerle çarpıp çarpıp düşüp eriyordu.

Zarfların içindeki yazılanları biliyordum, çünkü benim de zarfım vardı, ben de herkestim. Zarfı tekrar açıp okuyormuş gibi yaptım ve “Aşk, özgürlük, paylaşım.” Yazıyor dedim. Aç bir karınca sürüsünün ortasında kalmış ve gittikçe küçülen bir şeker parçası gibi hissediyordum bedenimi, daralıyordum. “Yalan söylüyorsun!” diye bağırdı yalnızlığım. O zifiri karanlık sırıtıyordu, irkildim!

Uyanmıştım… İpek Yolunda tır, kamyon, ambulans ve sokak köpeklerinin havlamaları ses olarak birbiriyle yarışıyordu. Hayvanlarını baharın yemyeşil taze otlarının avına sabahın köründe çıkaran çobanın emir ve düzen komutlarının tekdüze sesleri de kıpırdamaya başlamıştı. Akşamı annelerinin memelerinden sahiplerinin gasbından kurtulacak süt haklarının hayaliyle geçirmeye çalışan kuzular mutluydu, çünkü kaderlerine razı olmak dışında hiçbir şansı olmayan taze otlar birazdan sahibi tarafından güdülen kuzuların istilasına uğrayacaktı.

Hayatın güne başlayış rutini yine kandırmıştı beni. En az kuzular kadar neşeli, geçen tır şoförleri kadar umutlu, uluyan köpekler kadar şaşkındım. Sütsüz ve şekersiz, katran kıvamlı bir kahve vaktiydi, vakit kahveydi. “ Bataklığı sularsan, sıtma olursun.” diyordu zaman.

Sıtmaya tutulmuştu beynim, tek sese iki nedendi kahvemi yarıda bıraktıran. Ölüm gibi soğuktu gittikçe çoğalan ambulansların siren sesleri, ölüm gibi sessiz ve sinsiydi. Karşıdan geçen egzozu bozuk kamyonların uyandırdığı alarmı bozuk, sesi siren sesine benzeyen kartal marka otomobilin iki de bir ötüp boğuk sesler çıkarması beynimin sıtmasını daha da azdırıyordu. Her uyukladığımda ölüyordum zannediyordum, uyandığımda rüyadır hissindeydim.

İki günlüğüne izin alıp ziyaretine gittiğim arkadaşımın kaldığı apartmandaki kiracılardan birinin arabasıydı o otomobil. Tahminimce vergiden düşürülmüş kadar yaşlı bir arabaydı. Arabanın alarmı kendi gibi yaşlı ve yorgundu, caddeden geçen her homurtuya ötüyordu.

Yaşları iyice ilerlemiş, büzülmüş, daralmış, tıkanmış akciğerlerin hırıltısı gibiydi yaşlı kamyon sesleri.  Nezleye yakalanmış bir insanın bir açılıp bir kapanan burun deliklerinin ritimsiz çırpınışları, zamansız patlayan öksürükleri gibiydi arada bir tur atan serseri motorların hırıltıları. İkide bir öğürüp hava boşaltırken insanı korkutan pısss sesleriyle tırlar sindirim bozukluğu olan insanları hatırlatıyordu. Özellikle trafik ışıklarının kırmızı halinde sıkça stop eden ölmek üzere olan LPG li pikaplar merdiven çıkarken her basamakta hissettikleri davul sesi çarpıntılardan dolayı arada bir durup dinlenmek zorunda kalan insanların halini hatırlatıyordu. Pırt pırt pırt ölüm korkusu sonrasında şoförlerinin sık sık gaza basma, stop ettirip yeniden çalıştırma yöntemleriyle kalp masajı sonrasında hayata dönen insanlar misali LPG li araçlar tekrar çalışıyordu.

Alarm bağırmaya başladığında irkilerek uyanıyordum, susmaya başladığında da sara nöbetinden yeni kurtulmuş bir hasta misali derin bir eziklik, çaresizlik duygusu içindeydim, ama umutlu. Hala hayatta olduğumu hatırladığım için de seviniyordum ama uyku artık çekip gitmiş, uzaklardan benimle dalga geçercesine sadece kendini hatırlatıyordu.

Havada ince bir iple asılı duran bir portakaldı güneş, doğumunu daha yeni tamamlamıştı. Ufuk çizgisinin arkasından gülümseyerek ve bir doğum anı gibi sızlaya sızlaya yükseldiğini görememiştim o sabah, çünkü her kaba sese duyarlı o alarm sistemi seslerinin bitmesini beklemiştim, kuşluk vaktiydi. En fazla iki saat sessizliği yakalayabilmiştim. Bir de insana savaşı hatırlatırcasına alışılmışın dışında ölüme meydan okumaya çalışan ambulansların siren sesleri vardı. Bir hekimdim ve ölüm vaktini hatırlatan siren sesleri en çok beni rahatsız ediyordu, çünkü bir hekim olarak ölümün en büyük düşmanıydım ve ölen her insanın yakını ölümün hesabını biz hekimlerden soruyordu. O hale getirilmişti insan.  Her yerde ve her daim tokluktan veya yokluktan savaşan insanlar, ahmaklıklarının hesabını bütün hayatlarını kendi türlerinin sağlığına adamış olan hekimlerden sormayı maharet biliyordu. İnsanlara bu mahareti tarih boyunca yalan ve dolan üzerine kurulu sözde siyaset bilimi öğretmişti. Oysa Hitler dünyasını saymazsak hekimlik kasasında siyasete göre binde birden daha az çürük elma vardı.

Ender olan hatalarımız dışında hiçbir sesin ve ölümün sorumlusu biz hekimler değildik. Herkes alışmıştı… Kartal marka o araba bir insan olsaydı hemen müdahale edip “Bir sağlık sorununuz var, ben doktorum” derdim, biraz da kendim için. Apartmanda oturan insanların hiç birisinin gittiğim güne kadar o arabanın alarm homurtularından şikâyet etmediğini öğrendim. Korkuya ilgisizliğe, sinmişliğe dair zaman ne çok şey öğretiyor insana.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz