Öykü

Küf

Altı yıl, altı ay verdiler bana. O soyu bozuk Yusuf’ u öldürdüm. “Mahallede itibarı vardır, kaç yıllık komşumuz, yapmaz öyle şey!” demiş anneme, Terzi Necibe. Annem de kovmuş evden. Arkasından çok ağlamış, en küçüğümüz Şehriban söyledi. Geçtiğimiz perşembe, görüş gününde…

Sekiz aydır dört duvar arasındayım; sanki evvel ezel buradayım. Görüş günleri olmasa, dünya buradan ibaret sanacağım. Herkesin aksine sevmiyorum ben görüş günlerini. O gün koğuşta soluduğum heyecanı sevmiyorum. Herkes dışarıdan gelecek bir yaşam kırıntısına hasret, yürekleri ağızlarında, geceden sabaha sardıkları buklelerinin sıcaklığı geçmeden, sevdiği bir yüzle karşılaşacak olmanın sevinciyle çıkıyor kapıdan. Saat dördü vurduğunda ise, bukleleri gibi kalplerinin bağı da çözülmüş, boynu bükük dönüyorlar, gerçeklerin evine, karanlık köşelerine. 

Babamın ölümünden sonra böyle oldum ben. Bitişleri düşünüp, başlangıçları sevemedim. Bir arkadaşım vardı Gülizar, “Bu korkaklık,” demişti. “Sakın başka bir şey sanma.” Haklıydı…

Babam öldüğünde on altı yaşındaydım. Bir küçüğüm Cevat, en küçüğümüz Şehriban ve annem kaldık geride. Annemle babam tütün fabrikasında çalışıyordu. “Ciğeri bitmiş,”demişti doktor. “Ne vardı bu kadar içecek!” Oysaki babam ağzına bile sürmezdi. Yıllar yılı, tütün kazanlarının başında soludukları mesuldü hacizli nefesinden… 

Babam kanun çalardı akşamları bize. Şehriban hala o sesi arar, uykuya dalmak için. Gençlik hevesiymiş, olmamış. Bir doğum gününde, Eskici Yordis Efendi’den yorgun bir kanun almıştık annemle. Ne sevinmişti; ağladığını da görmüş annem,  öldüğünde söylediydi…

Belediyenin açtığı ücretsiz kursa gitmişti, güle oynaya. Tütünden sararmış parmakları ne de güzel gezinirdi, o eski püskü kanunun üstünde. 

Asılıdır hala evde, dokunmayız pek. Cevat bir kere heveslendiydi sonra gitmedi eli. Sustu tüm sesler.

Babam tüm sesleri alıp, beraberinde götürünce, evdeki sesler boş tabak, tencere sesine bıraktı yerini. Annem çok üzüldü okulu bırakmama. Cevat ve Şehriban yolunu bir bulsun, sözüm söz dedim, ben de bitireceğim okulumu. Manifaturacı Ziynet ablanın yanında işe başladım. Annemin kız meslek okulundan sınıf arkadaşıydı. Pek neşeli, pek alımlıydı. Kocasından boşanmış, kızı Mukaddes öğretmen çıkıp, Edirne’ye yerleşmişti. Annemle, babamın ölümünden sonra daha da yakınlaşmışlardı. “İçimdeki yaslı toprağa iyi geliyor onun neşesi.”demişti annem. 

İşimi seviyordum. Karanlıkta kaybolmuş seslerimizi geri getirmek için canla başla çalışıyordum. Ziynet abla dükkânı bana emanet edip, kızını görmeye Edirne’ye gidiyor; “Gözüm hiç arkada değil Sebile.” diyordu. Ben gene şimdiki gibi o zamanlarda da dünyayı bu kadar sanıyordum. Evden işe, işten eve… Bundan mütevellit Ziynet abla anneme, “Günler geçtikçe kızının güzelliğine güzellik katıyor Ümran, görmez misin?” dediğinde şaşırmıştım. “Bahtı güzel olsun,” demişti annem, yaslı coğrafyanın hüzünlü prensesi, “Bahtı güzel…” 

Koğuş soğuk oluyor geceleri. Babamın Azrail’i, bir ömür tükettiği kazanların başında soluduğu tütün buharıydı; benimki ise iliklerime kadar işleyen rutubet olacak sanırım. Yastık, yorgan, battaniye hatta biz bile sırılsıklamız burada. Küflü ve ağır.

Geceleri kulağıma gelen nefes sesleri tıpkı babamın soluk alıp vermesi gibi… Bahtı güzel Sebile, küflü Sebile…

Elim ekmek tutuyor, Cevat’la Şehriban derslerinde üstün başarı gösteriyor, annem sisli adasından yavaş yavaş ayrılıyor, güneşli günler vapuruna biniyordu. Hayat böyle sonsuza kadar devam edebilirdi. O soysuzun oğlu Recep, beni görüp istemeseydi. 

Recep, kuyumcu Yusuf’un basiretsiz oğlu, hala anasının rahminde kıvrılıp yatmakta olan, silik bir ruh… Sürekli bir şeyler bahane edip, dükkâna gelmesinden anlamalıydım, o uğursuz aklına beni soktuğunu. 

“Ömrün uzun nehirler gibi berrak olsun.” derdi ninem. Olmuyordu işte, bulandırıyordu birileri, bir avuç toprak atıyorlardı o berrak sulara. Yetmez miydi kirletmeye? Yeterdi.

Kuyumcu Yusuf, dev aynasında görüyordu, ruhu cüce oğlunu. Ona göre babayiğitti, ne isterse alırdı oğlu, oysaki uysaldı Recep, varla yok arası…

Birkaç kez süklüm püklüm yoluma çıkmış, niyetimi anlayınca da üstelememişti. “Bir sevdiğin mi var?”demişti yalnızca. Kardeşlerim, bir annem ve hayallerim var demiştim. Sessizce çekilmişti yolumdan; ama silik ruhlar, karanlığa her zaman daha yakındır, bilmiyordum daha, öğrenecektim… 

Kuyumcu Yusuf, oğlu gibi kolay kabullenemedi bu reddedilmeyi. Öyle ya mahallede hatırı sayılır, sözü dinlenirdi. Altında kuyumcu dükkânları olan iki apartmanı vardı. Ben kimdim? Yetim Sebile…

Songül’le yarım akıllı Neriman kavgaya tutuştu gene. Songül’ ün oğlunun sünneti var bu hafta sonu koğuşta. Neriman kendi oğlunun hakkı olduğunu söyleyip sorun çıkartıyor. Koğuş ablamız Yaşar’ın, “İkisini birlikte yapalım.” teklifini kabul etmedi. Hor görür Songül’ü ve oğlunu. Burada bile kibrinin kurbanı insanoğlu… Onlar kavgaya tutuşurken, oğulları havalandırmada misket oynuyor. Ne garip. 

Yusuf bir daha yoluma çıkmamış, birkaç kez Bakkal Salim Efendi’ de karşılaştığımızda da başını öne eğmiş, gözlerini kaçırmıştı. O yüzden mahalleden Yakup’la, “Akşamüstü dükkâna gelirsen, babamı bu kör inadından nasıl vazgeçirebiliriz, onu konuşuruz.” yazan notu gönderdiğinde, aklıma bir şey gelmedi. 

Dükkânı kapatıp, kuyumcuya vardığımda saat yediyi geçiyordu. “Ben de kapatmak üzereyim, bekle.” dedi Recep, tezgâhın üzerindeki kutuları bir bir kasaya yerleştirirken. 

“Sen arka tarafa geç, işim neredeyse biter.” dediğinde ise birkaç saniye tereddüt etsem de, ona itimadım olmadığını düşünmesini ve aramızdaki “sessiz” iyi niyet anlaşmasına gölge düşürmeyi istemedim; arka taraftaki odaya geçip onu beklemeye başladım.

İşi bitip yanıma geldiğinde, sesindeki korku ve tedirginliği hemen anladım. Görünmez kelimeleri sahiplenip, başladım konuşmaya. Bak Recep dedim, sen iyi bir çocuksun, efendisin. Baban bunu bir gurur meselesi yapıp, hakkımda ileri geri konuşuyor. Sen mani ol, benim de gönlüm yok de. Sözlerimi tamamlayamadan, “Var ama var!” diye bağırdı Recep. “Hiçbir şey diyemem babama, babam haklı, seninki naz niyaz. Al işte, tüm kasalar dopdolu, ne istersen al!” 

Hayal kırıklığımı, belli etmediğim ürkek bir soğukkanlılığa sarıp, sessizce ayağa kalktım. Dükkânın kapısında, o soysuz Yusuf çıktı karşıma. Ardımda boş bir çuval gibi duran oğluna baktı. “Bak oğlum,” dedi, omzumdan geriye doğru iterek. “Bak oğlum demiştim sana, sen paradan haber ver hele! Hemen geliverirler bu gibiler kuytuya.” Yerinden güçlükle doğrulan Recep,” İstemiyor işte baba,” dedi. ” Bırak gitsin.” 

Duydukları karşısında şeytani bir öfkeye kapılan Yusuf’un gözlerindeki ateş, göz bebeklerimi kapladı. “Hala, öyle mi?” dedi, saçlarımdan tutup, odaya götürürken, “Seni şımarık yetim…” 

Yaşadığımın bir rüya olduğunu düşünüyor, dehşete kapılmış gözlerle, vicdanına inanmak istediğim Recep’e bakıyordum. Recep bir köşeye sinmiş, başını iki elinin arasına almış, hızlı hızlı soluk alıp veriyordu.

“Seni şuracıkta hallediversin oğlum.” dedi Yusuf. ” Bakalım bir daha afra tafra yapabilecek misin böyle?”

Yayları sırtımı acıtan, vişneçürüğü rengindeki tozlu kanepede babamın kanununun sesini duyuyordum. Görüntüler yavaşlıyor, Yusuf, Recep’ e bağırıyor; Recep, iki elini göğsünde kenetlemiş; başını iki yana sallıyordu. Onlar birbirine bağırıp, şeytanın alfabesinden cümleler kurarken, yattığım yerden doğruldum. Rafın üstünde duran, törpüye benzeyen bir aleti aldım ve can havliyle Yusuf’un boynuna sapladım. Zaman, Yusuf’ un boynundan akan kan gibi hızlandı birden, şaştım. Kanun sesi yerini Recep’ in çığlıklarına bıraktı. Bayılmışım…

Beni bir süre hastanede tuttular; çıkarken duydum ki Recep’ i de bir psikiyatri kliniğine yatırmışlar. 

Yusuf  öldü gitti. Bazen rüyalarıma giriyor. Bir daha bir daha öldürüyorum onu. Şehriban için, annem için, Cevat için, bir daha… 

Kavga dindi. Songül ve Neriman birlikte yapacaklar düğünü. Az evvel yoldukları saçlarını düğünde nasıl yapacaklar onu konuşuyorlar şimdi. 

Yanlarına ilişiyorum. “Senin saçlarını da saralım geceden,” diyor Songül. “Düğünde şöyle şıkıdım şıkıdım…” 

Yazar: Eda Özdemir

Eda Özdemir, 17.04.1979’da İstanbul’da doğdu. Bursa Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü mezunudur. Naile’nin Çığlığı adlı öyküsü Kadın Yazarlar DerneğininKonuşamadıklarımız temalı 2020 öykü seçkisine kabul edildi. Okumayı öğrenmenin hayattaki en büyük devrimlerden biri olduğuna, Dostoyevski’nin, Virginia Woolf’un ve Tezer Özlü’nün bu dünyadan olmadığına inanıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir