Ana Sayfa Edebiyat Deneme 33 Numara Ayaklı Sevinçler

33 Numara Ayaklı Sevinçler

İkindi güneşi palazlanmıştı apartman boşluğuma, sıvası dökülmüş bir balkonun içinde tek ayağı kırık bir sandalyeye enlemesine oturmuş, validenin bayatlamış çayının vermiş olduğu mayhoşluk hasebiyle bunalıyordum. 33 numaralı, kırmızı renginde kurdeleli terlikleriyle balkondan sarkıp, 3. kattan sokakta oyun oynayan akranlarına bakıp ağlayan bir ufaklığın gözyaşlarına şahit oldum. Nane kokuları tütüyordu küçük mavi pencerelerden, elinde tütünü ile çocukluğuna özlem duyan ben, pervazların tek kişilik yalnızlığında…

Ben de oynamak istiyordum, etrafta koşuşturan bir çok neşenin içinde bulunmayı ben de istiyordum ama gözyaşlarında tutulup kaldım, acı çağırırken beni tebessüm eden yüzlerin beni alaya alması, kendimi 3. katta gözyaşı döken gözlerin içinde bulmama neden oldu. Kahverengi betonlar dizdim erişmek için yalnızlığına, küçük mavi pencereleri olan. Ayı sığdırabilecek, güneşi taşırabilecek boyutlarda olan kahverengi betonlar ki çivilerin raks sahnesi onlar. Balkon demirlerini sinirlendiriyor ayağında 33 numaralı terlikleri ile ufaklık, gözyaşlarının dudaklar ile buluştuğu bir anda… “İkinci bir emre kadar dışarı çıkmayın!” sesi, küçük ağızları bastırıyor, küstürüyor, dağıtıyor, neşeler silikleşiyor, yitiriyor boylu boyunca sokaklar içinde hapsettiği kahkahaları. İhlal edilen emirlerin sokaklarda meşru oyunlarını oynayan çocukların ürkek kovalamacalarını izliyor, yaşlı Mehmet Amca sararmış ellerle tutuğu bastonuyla…

Çığlıklar kuşların cıvıltısına emanet ediyor yerini ikinci bir emre kadar. Apartman boşluklarında kıvranıyor son ikindi güneşi, gölgeler çekilmeye, cıvıltılar sessizleşmeye yüz tuttuğu bir vakitte. Güneş yansımasını minik bir serçenin gözbebeğinde hapsediyor, milyonuncu kez doğmanın sancısıyla. seher yıldızı güneşi uğurluyor, ayı siyahlarla buluşturmak için; minik çocuklarını serpiştiriyor ay, sonsuz uzanan asimanın boylu boyunca uzanan kızıllığında. Tenini okşuyor meltemler, saçları dağınık bir biçimde hastaneden yeni gelme Leyla hemşirenin, yorgun biraz, biraz da ürkek. Gölgesini uğurluyor daldığı anda kahverengi betonlara. Küçük mavilerde soluklanıyor gün boyu soluksuz kaldığı maskenin içinde kargocu Fırat, kahverengi betonlar sabahlarla beraber nefes alırdı gecenin onca yorgunluğundan kurtulmak için, betonlarda kendisini zifirilere teslim ediyor, betonlar da yorgun, betonlar da…

Hayat buluyor zifiriler, uluyan köpeklerin raks edişleriyle, sokak lambasının altında uçuşan bir kelebeğin kanadında. Minarelerden yükselen son ses, sokak haylazlarının yatma vaktinin işareti, cübbesini asıyor imam caminin ışıklarını kapatırken, oda kendisini zifirilere bırakıyor gecenin bir vaktinde. Yeni betonlar dikiliyor, kiminin yalnızlığına eş, kiminin gecelerini delip aya ulaşmak için. Ağaçların uzayan saçları toprağın kararmış ellerini yalıyor meltemlerin coştuğu bir vakitte. Küçük mavilerden atılan izmaritlerin kirlettiği sokaklar şimdi huzurun gece uykusunu yaşarken; işinden dönen bir emektarın korna sesiyle irkiliyor. Kahverengi betonlara atıyor kendini, güneşle beraber doğmak için. Şimdi sükûnetin yalnızlığında süren en leylim anlar, bahar esintilerinin görkemli kılavuzluğunda savrulan düşlerinin coşkusunun başladığı zaman, kimisi beyaz, kimisi gri bu düşlerin. Siyahın en zift hali silikleştiriyor lastik izlerini, gece tüm ihtişamıyla gölge bıraktırıyor kahverengi betonlara. Beyaz tül perdeler ardından uykunun sersem halini bastırıyor küçük maviler; sokakların düşlerine dalmamak için. Kapı eşiklerinde erguvan, fuşyalarla bezenmiş birçok 33 numaralı sevinçler çifter çifter gecenin sessizliğinde bekleyişleri, maviler ardından doğması için sabahın bekçisini. Ay asimana serpiştirdiği minik çocuklarını birer birer çekip alıyor gecenin sessizliğinden. Gitme vakti, emanetlerin teslim edilmesi bir sonraki aydınlığa; milyonuncu kez sancıların sessizliğinde var olmak için.

33 numaralı sevinçlerin, sokaklarda terli izlerine gölge bırakmak adına gitme vakti…

Önceki İçerikDr. Gani Türk’ün Romancılığı
Sonraki İçerikMidyeci
Fırat Agece
1997 Muş- Merkez 2016 Lisans macerası, Konya Selçuk Üniversitesi- Siyaset bilimi ve kamu yönetimi bölümü İnsan neydi ki? Bu kadar değil mi? "İnsan" tanım dışı bir varlıktı benim için Hem her kalıba sığanın bir tanımı olmalı miydi? Mesela yurtsuzun bir adı yoktu bende, ne de sığınacak bir evi, en çokta şaşırılası bir adresi... Her şeyim Konya'ya gitmekle başladı, acılarımı orda doğurdum ben ve kendimce edebiyat dedim onlara, şairlerden şiirler okudum onlara günden güne büyüyen acı ve eriyen bir ben bıraktım tanımsız lığıma... Şair ruhlu insanları severek yazmaya başladım, Acılarımı doğurtmaya yardımcı oldukları için, Bir kadın sevmek ve ruhunda hırpalanarak yoğrulmak en büyük hazzım oldu ve sonrasında doğmak bu kadından... Yazmak, yazmak ve yine yazmak tüm mürekkepler isyan edene kadar yazmak, selam olsun tüm kalemleri ağlatanlara...

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz