Öykü

Ayna

İçimde ağlayan biri var dedi Nejat; susmuyor anne… “Madem susmuyor, bırak ağlasın,” dedi annesi. “Nereye kadar ağlayabilir ki?” Bilmiyorum dedi Nejat, sonsuza kadar belki…                               

Turuncu muşamba serili masanın güneş vuran kısmında taze fasulye ayıklayan annesine baktı. Saçındaki birkaç boncuğu düşmüş tokasına, rengi solmuş ojelerine, bluzundan sıyrılıp, pembe omzunda bir bıçak gibi duran siyah sutyen askısına baktı uzun uzun.  Başını iki elinin arasına alıp, kendini dışarı attı. Küçükparmakkapı Sokağı’nın caddeye açılan köşesindeki tahta tabureli yere oturdu. Elini kaldırdığı gibi az şekerli kahvesi önüne geldi. Bu bilinmişlik, tanıdıklık hoşuna gidiyor; güvende hissettiriyordu. “Selma teyze nasıl?”diye sordu çırak Yusuf. Nejat, çırağın özellikle neden annesini sorduğunu anlamasa da, iyi dedi. Kahvenin buruk tadı damağını okşarken, son yudumunu aldı.

Ağlayan sesi duymaktan korkarak, tedirgin adımlarla caddeye çıktı. Maazallah duymaya başlarsa yeniden, postanenin kenarına çömelip, o da ağlayacaktı bu sefer… Aznavur’un önünden geçerken, annesinin boncukları düşmüş tokası geldi aklına. Kim bilir belki tokanın yanında birkaç parça da kıyafet alırdı annesine; şöyle allı morlu… Gümüşçü Tayfur, dönüşte çayımı iç diye el etmişti uzaktan. Vakti yoktu hiç; içindeki coşku, ağlayan sesi şefkatle kucaklamıştı. Gümüşçü Tayfur’a sonra minvalinde bir el hareketi yapıp, yoluna devam etti. Cezayir Sokağı’ndan bir de şakayık aldı annesine, severdi. Ağlayan ses suskundu o vakte kadar. Dimitri’ nin eskici dükkânının önünden geçerken, tozlu bir Venedik aynasından yansıyan aksini gördüğü gibi içindeki sesi yeniden duymaya başladı. Bu acı ses onu boğuyor, nefes almasını zorlaştırıyordu. Dimitri’ nin hareketlerine de anlam verememişti doğrusu. Kolunu omzuna atmış, “Annene iyi bak evlat” demişti. Nejat’ın sessiz hıçkırıkları ve havada asılı soruları şakayıkların üstüne düştü. Yolda karşılaştığı birkaç kişi daha annesini sordu; hatta annesinin bir yıldır küs olduğu tuhafiyeci Meryem bile, “Al bu fanilaları” deyip; kolunun altına birkaç paket sıkıştırmıştı. Olacak iş değildi! Eve yaklaştığı her adımda içinde bir endişe hali hâsıl oldu. Unuttuğu bir şeyler vardı sanki acısı içinde, görüntüsü çok uzaklarda bir yerde. Eve gelirken taze fasulye kokusunun bütün evi sardığını hayal etmişti. Öyle olmadı… İçeri girdiğinde koridorun sonunda bulunan annesinin odası dışında bir ışık yoktu evin içinde. Mutfağa yöneldi. Turuncu muşamba serili masanın üstünde biraz ekmek, reçel ve yarısı dolu bir çay bardağı vardı. Annem dedi kendi kendine, annem bugünlerde çok yorgun. Annesinin odasına girdiğinde yatağının karşısında oturan komşu Makbule’yi gördü.

— Hah! Geldin mi Nejat? Ben de anneni yıkadım, yedirdim, şimdi yatırdım.

 Nejat olan bitene anlam veremiyordu. Annesi yatakta boylu boyunca yatıyor; başını sol omzuna yaklaştırmış, boşluğu kucaklayan gözlerle uzaklara bakıyordu.

Nejat’ın gözü, yatağın yanındaki komodinin üstündeki fotoğrafa takıldı. Nejat, annesi ve Nejat’ın tıpatıp aynısı bir adam daha vardı.

Komşu Makbule, Nejat’ın fotoğrafa hayretle bakıyor olmasına şaşırdı; çerçeveyi eline alıp, solgun ışığın altına tuttu. Nejat’ın boş bakışlarından aldığı kifayetsiz izinle, bir yabancıya anlatır gibi anlatmaya başladı.

Derin bir iç çekip, “Yavrum Necdet,” dedi. “Senden sadece üç dakika sonra doğmuş olsa da seni hep saydı, ağabey bildi. Ne efendi çocuktu Necdet. Siz ne güzel aileydiniz öyle. Bahtsızım Selma o kazada evladını kaybetti; kendi de yatağa mühürlendi böyle… Sanki yatağa mahkûm olan bedeni değil, ruhu.”

Nejat hiçbir şey söylemedi. Aynalara baktıkça içinde ağlayan sesin kime ait olduğunu anlamıştı artık; herkesin neden annesini sorduğunu da…

Tüm bu olan biteni neden hiç hatırlamadığını, yeniden ne zaman unutacağını ve annesinin kazadan önceki halinin sanrısı ile tekrar karşılaşırsa ne yapacağını sormayacaktı kendisine. Komşu Makbule’yi yolcu etti, annesine aldığı allı morlu elbiseleri, rengi çoktan uçup gitmiş kıyafetlerin arasına yerleştirdi; şakayıkları suya koydu. Mutfağa geçti; taze fasulyeyi aldı. Turuncu muşamba serili masanın üstünde ayıklamaya başladı. Yarına annesine mis kokulu bir fasulye pişirecekti…

Yazar: Eda Özdemir

Eda Özdemir, 17.04.1979’da İstanbul’da doğdu. Bursa Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü mezunudur. Naile’nin Çığlığı adlı öyküsü Kadın Yazarlar DerneğininKonuşamadıklarımız temalı 2020 öykü seçkisine kabul edildi. Okumayı öğrenmenin hayattaki en büyük devrimlerden biri olduğuna, Dostoyevski’nin, Virginia Woolf’un ve Tezer Özlü’nün bu dünyadan olmadığına inanıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir