
Gecenin köründe ne zorum vardı aklımla da kalkıp bu konuyu yazıyorum? İçimdeki şu Yeşilçam babasını ne zaman öldüreceğim? “Evlatlarım okusun!” diye olacak iş mi bu? Dedemin mezarının üstüne buğday döktüm bugün. Kuşlar yesin de onu ansınlar diye. Onun bizi anacak hali henüz yaşarken kalmadı zira. Merak ediyorum da öldükten sonra da demans devam eder mi? Yani ölüler de bizleri hatırlamamaya ısrar mı ediyordur? Belki de bir yolunu buluyorlardır toprağın altında, ne belli? Neyse, ürkmeyelim bu saatte. Konunun dedemle ilgisi yok ayrıca. Gerçi bence Beckett ile dedem çok benzer hayatlar yaşamış ama şimdi bunu yazsam edebiyat eleştirmenleri beni topa tutar. Dedemin tek eksiği Godot yerine emekli aylığını beklemesiydi. Olsun, Beckett puştu da dedem kadar iyi Zazaca bilmiyordu sonuçta. Herkesin kendini bir var etme şekli var, bu şüphesiz. Ancak bugün, herkesin kendini nasıl bir yok etme şekli olduğunu yazmaya geldim. Mı rınd goşdar bıke ha!
Dedemden kalma tespihin telkâri imamesiyle saçma hareketler yaparken o gümüşün de ilk yapıldığı gün parlak olduğunu ancak zamanla kararma yaptığını gördüm. Benim zihnim de bir zamanlar böyleydi. Sisler çökmeden önce yani. Parlaktı, iyi anımsardı, ayrıntıları çat diye yakalardı. Şimdilerde ailemdeki nöral trajik öyküler daha çok ilgimi çekmeye başladı. Dedemin günden güne bir şeyleri daha az hatırlamaya başladığını kavradığım ilk anlar. Beynimden vurulmuştum o da bu tespihle oynarken. Bence şu tespihten kurtulsak ailecek feraha kavuşacağız ama işte el gidiyor bir yerden sonra. Hayır, öyle kuşaktan kuşağa bir kepazelikten söz etmeyeceğim. Beckett tiyatrosu ile hafıza becerilerimizin benzer olduğunu keşfettiğimi söylemeye geldim. Öyle düşünmüyor olabilirsiniz ve sizi ikna etmeye çalışmayacağım. Sefil hayatlarımız devam ederken Beckett’in pek de umurunda olduğumuzu sanmıyorum zaten. “Haydar diye biri adaşının zihni ile benim tiyatrom arasında bir ilişik mi kurdu acaba?” diye uykusu kaçmıyordur. Benim niye uykum kaçtı lan o zaman? Adaşım kim? Wax, wax!
Şimdi bu herif tiyatrosunun ilk ürünlerinde bile sözcükten ve dekordan kısıyor biliyorsunuz. İnsanlar henüz buna bile şaşırırken ağabeyimiz durmuyor, kalanları da atıyor zaman geçtikçe. Daha az sözcük, daha az dekor, daha az ses ve daha az her ne varsa yaşama dair. Sessizlik, anlamsızlık, yer yer karmaşık sözcükler ve nihayetinde açılan perdenin hiç açılmamış gibi olması. Perdenin bile açılmaması, tiyatronun zamanını da kısaltması, ortalama ömrün kısalması gibi aslında. Dedem de ilk teşhisi aldığı zaman hepimiz halledebileceğimizi düşünmüştük. Sohbetler edecektik, bulmaca çözecektik, hafızasına iyi geldiği söylenen şeyleri bulup yedirecektik ona. Bu hastalığın yaşam biçimi ile ilgili olduğuna inanmıştık bir zaman. Sonra her şeyin biraz geciktirme ve oyalanma olduğunu anladık. Yaşarken de bu geciktirme devam etti olanca hızıyla. Tersine bir hızdı bu ama. Biz ne yaptıysak hastalık daha da ilerliyordu. O bizi geçmesin diye biz atağa kalkıyorduk ama o bir yolunu bulup yine bizi solluyordu. Bu sollamanın ardından farkı açmaya başladı zamanla. Artık yetişemeyeceğimizi kabul etme vaktiydi. Beckett’in de artık sahneye koyacağı şey yaşamın bu hiçliğine karşı üretilen yegâne şeydi belki de. Camus, annesinin cenazesine gittiği için sözcülüğünü ben yapıyorum evet. Doğru kelime: Absürd! Her bijî!
Artık hastalığın hızına yetişmeye çalışmak yerine o an onun duygusuna ehemmiyet göstermek önemliydi. Bunu biraz küçük yaşta yuttuğum için mutsuzum tabi. Hazmetme sürecini de yıllara yaymak zorunda kalıyor insan. Yaşarken bir şeyleri öldürmenin hem katili hem de yas tutanı olmak nasıl bir şeydir bilir misiniz? Beckett bilirdi. Tespihle oynadığı sırada yaptığım gözlemlere dayanarak söylüyorum ki wallah dedem de bilirdi. İkisi de sözü atmaya başladılar zamanla. Daha az sahne, daha az kelime. Daha az iletişim değil ama. İletişim sıvı bir şeydir. İçinde bulunduğu kabın şeklini almazsa devrim yapıp kendi serkeş halini saçar ortaya. Dedem de öyle yaptı. Göz temasını uzun tuttu, tanımaya çalıştı. Tanıdığı yüzlere tebessüm verdi hediye olarak. Tanımadığı yüzlere de fırça attı tabi. “Neden böyle bir günde tanınmayacak kadar uzak kaldınız benden? Neden zihnime sis çökmemişken gelmediniz de göstermediniz bana yüzünüzü?” diyordu. Ben de dedemden öğrendiğim “tiki nê tiki” Zazacamla çevirisini yapıyordum tanımadıklarına. Beni daha ne zamana kadar tanıyacak acaba diye de kaygılar yaşıyordum. Çocukken yaşadığım bu kaygılarım hakkında kimselerle konuşmadım. Burası şahane bir terapötik alan sağlıyor hepimize. Yazarların bilge değil de deli olanlarına denk gelesiniz hep. Camus’a da başsağlığı dileyelim bahsi açılmışken. Anasının devri daim olsun!
Beckett zamanla sesi de çıkarmaya çalıştı sahneden. Replikler arası sus anları arttı. Bazı şeyler de tekrarlı şekilde söylendi. Acaba reenkarnasyon diye bir şey vardı da Beckett’in ruhu dedeme mi sirayet etmişti? Ya da dedem Beckett’i böyle kopyalayacak Fransızcayı mı öğrenmişti arka odada okuma yaptığı sırada. Tecvitli bir Fransızca olacaktı bu hiç şüphesiz. Bonjour, Au revoir, Sadakallahülazîm!
Zamanla dedem de sessizleşmeye başladı. Söylediği çoğu şey anlamlı değildi ama biz kendi anlamımızı sürüyorduk sözcüklerin üstüne. Seviniyorduk bir şeyi işaret edince. Bir büyüğe saygı duyarak sevmek yerine bir çocuğu sever gibi oluyordu insanlar. Sizi temin ederim ben saygı duymaya devam ediyordum. Kimin dedesi Beckett’e bu kadar benziyordu ki? Nasıl saygı duymayacaktım? İkisi de ömrünün son günlerine kadar tıraş olma arzusundaydı. Aradaki tek fark dedemin bıyıklarıydı. Ulan her şeyi unuttu da bıyık bırakmayı unutmadı ya adam. Ustura elimdeyken en usta berberleri bile kıskandıran ince motor becerilerim ile onun titreyen ellerine dalıyordum arada. Hemen kendime gelip devam ediyordum tabi. Elimin kayması hayatımın da kayması gibiydi. Ömründe böyle odaklanmamıştır bıyığını mı keserim acaba diye. Kavga kıyamet, dudağının kenarındaki ince sakalları alırken bile huysuzlanırdı. Yemişim varoluşçuluğunu da psikoterapisini de. Dünyadaki en gerçek şeylerden biri inanın dedemin bıyıklarıydı. Bazen bana bazen de tavana bakıyordu. Tabi genellikle gözü karşıdaki sorgu esnasındaydı. Aynada kendine bakıyor, baktığı bu kişiyi de sanki gözü bir yerden ısırıyordu. Sonra beni yanında görüyor ve muhtemelen “Bu çocuğa bu kadar yakın olduğuma göre dedesi falanımdır.” diye hemen hatırlıyordu kendini. Evet, insan bazen hatırlamalı da kendini. Gerçekten kim olduğunu aynaya bakarken değil de bizimle beraber aynanın karşısına giden insanlardan da öğrenmeli falan. Neyse sıkıcı buralar. Beckett pek eğlenmiyor böyle şeyler diyince. Fazla duygusal buluyor. Oysa Fransız romantizmi Diyarbakır ve Mardin hattında çok satıyor. Bu Beckett de hırıf olmiş ha!
O kadar çok ortak yön var ki hangisini yazayım hangisi kalsın? Üstelik okuyucusu sever de devam yazısı ister diye korkuyorum. Ya da “yazın hayatının ciddiyetinden…” diye başlayan bir mail atarlar. Ben yine de Beckett’e ve dedeme ha bir de Camus’un anasına Fatiha niteliğindeki bir ortaklık daha söyleyeyim. Beckett bugün Paris’teki Montparnasse Mezarlığı’nda inziva halinde. Bence yaşamaya devam ediyor çünkü zaten yaşamının evrileceği yer bu karanlık, hareketsizlik ve sessizlikti. Yerini buldu da kimse karışmıyor ona. Hem toprağın altında neler döndüğünü, üstündekiler nerden biliyor? Sıkı durun! Şimdi dedemin nerde yattığını öğreneceğiz ve kelimelerin bu uyumuna şaşıracağız. Montparnasse Mezarlığı oldu mu sana Mardinkapı Mezarlığı? Üstelik dedem de yaşıyor. Gidince pek konuşmuyor ama normal. Eh, tanımıyor artık beni de. İnsan tanımadığı biriyle ne diye konuşur? Bıyık dışında fark olmadı iki koca çınar arasında. Çınar biraz edebi oldu. Bu saatlerde Fransız romantizmi exine mesaj attırıyor ya da kulaklık takıp mezarlığa götürüyor insanı. Montparnasse’ye henüz gitmedim. Ama söz, gidersem onun taşının üstüne de buğday bırakırım. Orda da su döken çocuklar sarar etrafımı. “Abe bişi vermisen?” demek yerine Fransızca büyülü cümleler kurarlar. Ben de onları Zazaca kovarım. Kimse birbirini anlamadığı için Beckett’in ruhu da incinmemiş olur. Zaten amacımız bu anlaşmazlığı devam ettirmekti. Ne anlatıyorum ben üç sayfadır? Siz niye okuyorsunuz ciddiye alıp? Hayatın yaşanmak zahmetine değmediğini söylemişti o Cezayirli. O halde yazmak da okunmak zahmetine değmeyen bir şey olsun. Dedem için kuşları ve akılları beslemeyi unutmayın. Akıllar kuş olup uçmasın, kuşlar da akılsız kalmasın hem.
Eno çı hal o yaw! De ez gıran, wextê mı çniyo loo!
Yazar
Haydar Alper Eser
‘’yazıyorum, kelimeyi kurtarmak için kontrol mahkemelerinden…’’
Tüm yazıları (16) →Haydar Alper Eser’in diğer yazıları
Deneme
PETER û FRİEDRİCH û HAYDAR
10 Aralık 2025
Deneme
LİVOR AMA MORTİS DEĞİL
19 Eylül 2025
Deneme
GODOT GELSE DE İSTİFA ETSEM!
23 Temmuz 2025
Son eklenenler
Edebiyat
AYRILIK
6 Ekim 2026
Edebiyat
İOANNA KUÇURADİ:FELSEFEYE ADANMIŞ BİR ÖMÜR
5 Ekim 2026
Fotoğraf
SANATIN İZİNDE: HAFIZA, DOĞA, KÖKLER VE DÖNÜŞÜM – FIRAT BİNGÖL İLE SÖYLEŞİ
1 Ekim 2026
