
“Evet, aynen öyle; beynim davul ve içerden kıyamet sesler ile tokmaklanıyorum. “Sus kimseler duymasın.” diyor birileri… “Sustukça sıra sana gelecek.” diyor diğerleri. “Susarsan yıkılır bu kent!” diyor ötekiler… Bir de ben, “Hasretinde bilinç maskaradır buralarda, farkındalık biçare, anlam ölü bir bedende nefeslenmeye çalışıyor.” Buralar tarihin çöplüğü, doğanın hayvansı gerçeği… Ve buralar kendisine, kardeşine, komşusuna düşman. Buralar aşka düşman başkalarının aklından…
Buralar zemheri bir karanlık; kendisine de düşman…
Safi köpek seslerine teslim olmuş geceyi dinliyorum, kapkaranlık gökyüzüne bakıyorum; ay dede üzerine serptiği siyah bulutlarla ince ince derin bir uykuya dalmış; yıldızlar suskunluk, anlamsızlık, çaresizlik gibi tehlikelerin birer sel/fırtına/deprem gibi felaketlere dönüşmek üzere olduğunu sezmişçesine çoktan kaybolmuştu ortalıktan. Beynimdeki davul sesleri eşliğinde ilham diliyorum, vahiy bekliyorum, hepsi boş; cesaret diliyorum… Yok, hiçbir şey yok, ama tokmak davul ile seviştikçe birileri, belki de ilgi isteyen birileri, belki de sevgi isteyen birileri ve belki de tatmin isteyen birileri tokmağın davuldan çıkarmaya çalıştığı sesten daha gür bir ses çıkarabilme umuduyla parçalıyor kendini. Bu topraklarda halay başı olmak öyle kolay değildir, halayın başı kolay kolay yar olmaz ona buna çünkü mutlaka bir bedeli vardır, bir ederi, bir kaderi, bir kıymeti…
“Kendini sev ey gönül! Bu topraklarda kolay kolay sana yar olmaz tokmağın davuldan çıkardığı ses ve sese gelenlerin itaati. Binlerce yıl olmadığı gibi, bu gidişle binlerce yıl sonra da olmayacak yüksek ihtimal çünkü sen tapınakların ve tapınaktakilerin suyuna gitmiyorsun, kendi sesini dinliyorsun ve bu tavrın bütün güç odaklarına bir isyandır, öyle biliyorlar, öyle bilmek isteyecekler ve seni asla sevdirmeyecekler, bil bunu, hesap et… Beynimi vurdukça, bedenimi hırpaladıkça seni sevmeye, sana tapmaya kurguladım kendimi çünkü tek inandığımsın, tek güvendiğimsin. Bir tek sen peşimden gelirsin, korursun, kucaklarsın bilirim.
Davulun sesi uzaklardan gelmesin ey gönül çünkü yanı başındayım, nefesimiz birbirine karışıyor ama yazık ki ne davul sensin ne de tokmak! Sadece bir vekilsin çoğu zaman kendine zarar bir kral; dostuna zarar bir vezir!
Sen, Sigmund Freud olamazsın ey gönül çünkü rüyaların hesaplıdır! F.Nietsche de olamazsın; cesaretin sınırlıdır; Alfler Adler hiç olamazsın; rüyaların zincirlidir,
Altın üstü beyin, üstün altı beyin
Ortasına can kurban üzülerek
Zurna hayatın neresinde ey gönül
Sen çok güzelsin, çok aynasın ama tutarsız
En çok kendin ol ey, “Bülbül i Şeyda…”
Zurna deyip geçme
Son deliği karar ve çözümdür
O delik istemezse tüm hayat detonedir
Karar veremezsen çözemezsin
Evet, tabi ki gül biraz çünkü en çok sen hak ediyorsun
Ve bir gün yok edici hatalar çığ gibi gittikçe büyüyecek
Yorulacaklar
Ve bir gün açlıktan/yokluktan uyanacak birileri
Onur ve cesaret kör topal da olsa fidana duracak
Aşk daha bir güzel meyveye mayalanacak”
Sakinleşmiştim biraz çünkü karınca yuvası hareketliliğine benzeyen beynimdeki anlam ve anlamsızlıklar hengamesi biraz sadeleşmişti yazdıklarım sayesinde fakat gözlerime teslim oldum ve savaşta bir saldırıdan kurtulmaya çalışırken ve tam kurtulmuşken anında her taraftan mermi sıkılan bir pusuya düşmüştüm sanki. Kütüphanem ile aramda iki metre kadar bir mesafe vardı ve sırtı bana dönük yüzlerce kitap bir anda hızlı bir tarayıcıya dönüşen gözlerimden içimin derinliklerine sızdı, şimdi; hemen şimdi. Her biri bir tokat, bir mermi gibi yüzümde, beynimde patlıyordu. Yok edici sellere dönüşecek kadar kızgındılar çünkü aylardır hiçbirisinin yüzüne bakmamıştım, kendime göre bakamamışım fakat bu bahanem kabul görmemişti anlaşılan. Baktığım görüntüden içten gelen bir ses ile defalarca özür diliyorum fakat zerre bir hareketlilik ve renk verme yok hiçbirisinde. Susmayı tercih etmişler çocuklar ve ben sadece kendimi çimdikleyip utancından yerin dibine bir an önce girmek için çırpınan; daha doğrusu bu yazgıyı ve hatayı kabullenen biri gibi öylece beklemedeydim. Beynim sanki bir örümcek ağına takılmıştı ve kurtulma umuduyla çaresizce çırpınıp duruyordu örümceğin beynimi kemiren dişlemeleri eşliğinde, sanki her dişleme bir tokmak gibi iniyordu beynimin gri renkli savunma mevzilerine…
Yazar
Gani Türk
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunudur. 2001 yılında yayınlanmaya başlanan ve yayını iki yıl süren Ütopya Kültür Sanat Edebiyat Dergisi’nin kurucusudur. Daha önce Söylem, Damar, Ütopya, Roman Kahramanları gibi edebiyat dergilerinde şiir, deneme ve yazıları yayınlandı. Yayınlanmış “Cennetin Havarileri, Zamansız ve Hazan Kıyısında Aşk” isimli üç…
Tüm yazıları (21) →Gani Türk’ün diğer yazıları
Deneme
SOKRATES’İN SOKAKLARI ZIRTAFİSKOSLAR VE ÇAĞRIŞIMSAL FISILTILAR
18 Mart 2025
Eleştiri
2024 MARDİN BİENALİ VE MIHEME ABÊ
14 Haziran 2024
Deneme
YAPAY ZEKÂ EDEBİYATI VE EDEBİ ANLATIDA BİLİNÇ AKIŞI
7 Ocak 2024
Son eklenenler
Edebiyat
BİR KIZ VARDI
16 Eylül 2026
Edebiyat
Erhan Şanal’ın Portrelerinde Batik Estetiği ve Çağdaş Sanatın Kesişimleri
15 Eylül 2026
Anı
Andreas’a Mektup Yok
12 Eylül 2026
