Ana Sayfa Edebiyat Öykü Durak

Durak

Resepsiyondaki solgun yüzlü genç, karşı duvardaki televizyondan 2003 yılına ait bir maç izliyor. Belli ki tuttuğu takımın tarihinde gururla yer alan, akıllara kazınan maçlarından biri.

Gördün mü Bektaş Abi? Diye heyecanla bağırıyor. Ne maçtı bu! Şampiyonluk maçından bile önemliydi bizim için. Sol kolçağında tek parmaklığı kalmış, yüzü eskimiş, bordo bir koltukta oturan yaşlı Bektaş’ın duyduğu yok pek. O da birkaç gün öncesinden kalma bir gazete okuyor. Olmuş bitmiş şeyler, olmaya ve bitmeye devam ediyor burada…

 Birkaç küfür, birkaç “Kusura bakma ablam” dan sonra, eski bir maçın tekrar tekrar kazanılan zaferinin verdiği tatminle, solgun yüzü aydınlanmış bir şekilde dönüyor bana. 

— Şimdi sendeyim ablam, kaç gün kalacaktın?

Henüz bilmiyorum diyorum, şaşırarak. Öyle ışıldayan ve şefkatli bir sesle soruyor ki, elimden tutup odaya çıkaracağını, Nana dediğim bakıcımın evinde kaldığım zamanlarda, onun yaptığı gibi, yün yorganı üstüme örtüp, kuzine sobayı yakacağını ve uyandığında her şey daha güzel olacak diyeceğini sanıyorum.

— Tamamdır ablam; sana arka odalardan vereyim, sessizdir o taraf. Ön tarafta esnaf lokantası var. Geceleri kamyoncular, tırcılar çok ses yapar, uyutmaz seni. Koca sesli herifler işte. Arka odalar da hamama bakar; biraz buhar falan yapar camlar, yalan yok ama sakindir dedim ya…

Fark etmez diyebiliyorum, sanki tonlarca sözcük üzerime yağıyor…

—Senin adın neydi?

— Mustafa, ablam.

— Beni, sabah yedide uyandırabilir misin,  Mustafa?

— Tabii ablam, ne demek…

Odaya şöyle bir göz gezdirip, Mustafa’nın bahsettiği hamama bakmak için perdeyi açıyorum. Camlar damla damla… Sebebi bu odadaki rutubet mi yoksa hemen karşıdaki hamam mı anlamak güç. Pencereyi açtığımda hamamın bacasından çıkan duman, beyaz sabun kokusu getiriyor odama. Bir süre, hamama girip çıkan kadınları, ara sıra dışarı kaçıp,  tekrar içeri sokulan küçük çocukları izliyorum.

Uykum geliyor; üzerine keçeleşmiş bir battaniye serili yatağa uzanıyorum. Suntadan yapılma gardrobun çeşitli taşlarla bezeli kulbuna bakıp, böylesi basit ve sıradan bir gardroba bu denli gösterişli bir kulbu kim taktı? Neden? Diye düşünürken uykuya teslim oluyorum.

Hamamda kimse yok gibi görünüyor; oda oda ayrılmış. Bir yerlerden su sesi geliyor. Tek tek gezmeye başlıyorum bölümlerini. Birilerinin olduğuna eminim. Adımlarım ve nefesim sıklaşıyor. Bütün odalar boş… İçimdeki korkuya yenilip, çıkışa doğru yönelecekken kapalı bir kapı görüyorum. Aile odası yazıyor. Bu yazıya aşinayım, ama nerden bilmiyorum. Annem sevmezdi hamamları. Ne o öyle derdi; pislik yuvası…

Kapıyı yavaşça aralıyorum, buhar çarpıyor yüzüme; göz gözü görmüyor. Ayak bileklerime kadar geliyor su. Buhar bulutlarını elimle öteliyorum. Biri tasa su doldurup, boca ediyor belli. Önümdeki son buhar bulutunu da parmaklarımın arasından aydınlığa gönderiyorum. Annemle göz göze geliyoruz.

— Anne sen ne yapıyorsun burada? Hamamları sevmezsin sen.

— Seni yıkıyorum.

O zaman fark ediyorum kendimi. Dokuz, on yaşlarındayım. Buhardan soluk alamıyorum. Derim kıpkırmızı. Kendime bakıyorum…

Dışarıdan sesler geliyor; siren sesine benziyor. Dışarıya çıkmak istiyorum. Korkuyorum annemden; beni yıkamasın istiyorum.

— Ablam, saat 7’de uyandır demiştin.

— Sağol Mustafa, sağolasın. Uyandım.

Lobiye iniyorum. Beni bu anlamsız rüyadan çekip çıkardığı için sarılasım geliyor Mustafa’ya. Anlamış gibi bir bardak çay uzatıyor bana. Çok kalan var mı şu anda otelde diyorum. Seninle beraber beş kişi ablam diyor. Benimle beraber beş kişi! Ben hiç o kadar kalabalık olmadım ki…

— Emekli Astsubay Bektaş amca, kızıyla birlikte gelen Zümrüt teyze, üç dört ayda bir Hendek’ e mal götürmeye giderken mutlaka uğrayan Orhan abi.  Bakma sen, adı sanı pek bilinmez ama her derde devadır bizim hamam. Geleni gideni de az değildir hani.

— Sen buradan nereye ablam?

Buradan nereye? Bunu, öyle bir kabulleniş ile soruyor ki, kendi gelip geçiciliğini bu kadar kanıksamış olmasına şaşırıyorum. Buradan nereye demek; devamı var demek, yol demek, yolun daha bitmemiş demek, bir nefes al hele, devam et demek… Böyle zor soruları kolayca soran birine benziyor Mustafa.

Ben de bilmiyorum, diyorum. Kalıcıyım belki de. Başımla ablam, diyor. Gülümsetiyor beni.

— Biraz buraları dolaşmak istiyorum, şu bahsettiğin şifalı hamamdan biz de nasiplenelim, di mi ama?

Öğleden sonra daha tenha olur ablam, diyor. Buhar da tavını alır. Alem çocuk bu Mustafa. Fütursuzca fikrini söyleyip, yön verme dürtüsü anlamadığım bir şekilde hoşuma gidiyor.

Mesafeleri yok etmek için çıkmamış mıydın bu yola? Diyor, içimdeki hor gören ses. Al sana, mesafeleri yalayıp yutan yüzgözlük…  Susturuyorum onu. Yakınlığa olan ihtiyacım, mesafeleri buruşturup atıyor.

Sağolasın diyorum, ama ben bilhassa kalabalık olduğunda gitmek istiyorum. Şaşırıyor Mustafa, belli ki o da benim tekil tekinsizliğimi hissediyor.

Girişteki rengi kaçmış peştamalları bedenime sarıyorum. Beyaz sabun kokusunun bastırmaya çalıştığı küf kokusu doluyor içime. Takunyaların tekinin bandı kopmak üzere; çıkardığı ses, kalabalığın gürültüsünden sıyrılıp, midillim Tayfun’un toynak sesi gibi geliyor kulağıma. Babamın, gözümün önünde vurduğu midillim Tayfun… Çıkarıyorum hemen, elime alıp ilerliyorum. Mustafa’nın söylediği kadar var. Küçücük bedenim dişil bir bombardımanın altında kalıyor. Tenha bir köşeye çöküyorum.

Yan kurnada bir kadın, yaşlı annesini yıkıyor, söylene söylene…

Tasın içindeki kelimeleri boca ediyor, başından aşağıya. Ah be anam, diyor; sevdiğime vermedin beni, iyi mi oldu?  Boşalan tas bu sefer daha bir hınçla doluyor. Her bir kelime daha sıcak…

Durumu iyi dedin, verdin beni o kör olasıca Zimmet’ e. Ne oldu, bak! Karılarla yedi paraları, her bir şeyi. İki haftada bir bu hamama gelirsek görürüz ancak sıcak suyu, sabunu.

Yaşlı kadın susuyor, sustukça daha bir ısınıyor kelimeler. Sonunda ellerini yüzünden çekip, iki yanına düşürüyor kollarını. O zaman kızı anlıyor yettiğini; peki anam diyor, sustum…

Annem geliyor aklıma. o susmazdı diyorum içimden. Hiç mi hiç düşmezdi iki yanına kolları; aman dilemezdi hiç. Misliyle dönerdi sözlerim. Misliyle yakardı içimi. Ben, bir tas öfkeyi böyle boca etsem…

Karşı kurnada genç bir kadın ağlıyor, kendini yıkarken. Yıkarken ağlıyor, ağlarken yıkılıyor. Bedenini kendinden intikam alır gibi yıkıyor. En çok kendine acımasız, en çok kendine öfkeli, belli… Kaynar su kendine verdiği bir ceza gibi, onunla kırbaçlıyor bedenini… Üzülüyorum ona, sulha varan öfkenin yumuşattığı anne kızdan daha fazla üzülüyorum. Tel tel ağlayan saçlarını toplayıp, ağlama artık; ne olduysa oldu demek istiyorum.

Çıktığın yola bak diyor, içimdeki hor gören ses. Her bir şeyi arkanda bırakıp çıktığın bu yol da, senin kırbacın değil mi?

Hayır diyorum; oturduğumdan beri kucağımda sımsıkı tuttuğum takunyamın teki yere düşüyor.

Hayır! Asıl ben kendimi cezalandırmamak için çıktım bu yola.

Sesim sesimi yutuyor; yutkunduğum kelimeler boğazımı yakıyor. Takunyamın koptu kopacak bandı parmağıma dolanıyor…

Kese ister miydin abla? Diyor; omzumun ardından yüzüme bakmaya çalışan küçük bir kız. İstemem diyorum irkilerek; kendimi çıplak hissediyor, ellerimi istemsizce omuzlarıma götürüyorum.

 Karşı kurnaya bakıyorum; genç kadın yok. Buhar bulutunun içinden, kederi ağır öfkesiyle çıkıp gitmiş…

Annemin hamamları neden sevmediğini anlıyorum. Annem, şahit olmayı sevmiyor. Yüreğine çökecek acıdan korktuğundan değil, acının yakınlık doğuran meramını dinlemek istemiyor; çünkü acımak yakınlık getirir, acıyacak kadar kimseye yakın olmak istemiyor annem…

Mustafa’nın dediği doğruymuş. “Her derde devadır bizim hamam.”

Odama çıkıp, kükürt, küf, sabun kokan bedenimi yatağa bırakıyorum. Karanlık çökene kadar yatıyorum, öylece… Hamamda olanları düşünüyorum. Olmuş bitmiş şeyler, olmaya ve bitmeye devam ediyor burada, diye düşündüğüm geliyor aklıma.  Ölümcül bir korkuyla sarsılıyorum. O anne kızın, kendini kaynar suyla hırpalayan o genç kadının hâla orada yıkanıyor oluşundan korkuyorum. Hızlıca kalkıp, perdeyi açıyorum. Hamam kapkaranlık… Gitmeli buradan diyorum, bir an evvel gitmeli…

Burada da kalamadın değil mi? Diyor, içimdeki hor gören ses. Şu çokça tekrarladığın, “tekil tekinsizliğin” burada da yakana yapıştı.

Hayır diyorum. Bu sefer öyle değil! Geride bıraktıklarım bir avuç züppeden, gerçek dışı yakınlıklardan, sevgisizliğini zafer nidalarına sarıp sarmalayan kan bağlarından ibaret.  Burası öyle değil. Kazanan kaybeden yok burada. Kabullenme var, demlenen acılar var, baş üstüne alınan hatırlar var…

Hem bir durak burası, alacağımı aldım bugün o hamamda, alacağımı aldım…

Gece zor geçiyor. Garip düşünceler beliriyor zihnimde. Kalasım var diyorum kendime, burada duraklayan hikâyelerin içinden geçesim var, gidenlerin yolunu düşlemek var, vardıkları ile varmak var uzaktan… Anlamsız düşüncelerle sabaha erdiriyorum geceyi.

Sabah daha bir kendimdeyim. Haklısın diyorum, ilk durak burası afalladın; yoluna devam edeceksin.

Lobiye iniyorum. Bektaş amca, geldiğimden beri aynı koltukta oturuyor. Yanına ilişip, sessizce oturuyorum. Sehpanın üzerinde, bugünün gazetelerinin hiç dokunulmadan durduğunu fark ediyorum. Dünün gazetesini okuduğunu yeni fark etmiş gibi, buyurun diyorum, yeni gazeteler burada; o elinizdekiler dünkü gazeteler. Biliyorum diyor; okuduğu gazeteden başını kaldırmadan. Öyle mi diyorum; görmediniz sanmıştım. Hayır diyor; tenezzülü bir bıçak sertliğinde. Ben günü geçmiş gazeteleri okurum hep. Yarın da bugünün gazetesini okuyacağım. Ama neden diyorum, kışkırtılmış bir merakla. Korktuğumdan diyor. Her şeyi olup bittikten sonra öğrenmek her zaman korur seni. Neden korur diyorum. Hayal kırıklığından diyor…

Hiçbir şey söylemeden kalkıyorum yanından. “Dün” e bırakıyorum onu. Ona hak verdiğimi anladığım an uzaklaşıyorum yanından. Düne bağlı olan iplerim geriliyor. Yarına ihtiyacım var oysaki biliyorum…

Çamaşır odasından elinde havlularla çıkan Mustafa ile karşılaşıyorum.

— Buyur ablam, bir şey mi istemiştin?

Bugün ayrılacağım diyorum, haber vermek istedim.

Peki ablam, diyor. Biz hancı, sen yolcu.

Eşyalarımı toplarken, bu sözler dönüp duruyor zihnimde. “Biz hancı, sen yolcu.”

Giden yolcu, kalan hancı mıdır, her zaman?

Dışarı çıktığımda, hamamdaki genç kadını görüyorum. Bir kamyonun içinde, geçiyor önümden. Mustafa’nın Hendek’e mal götürmeye giderken uğrar dediği, kamyon şoförü mü acaba yanındaki? Göz göze geliyoruz; beni üzen bu adam değil, der gibi bakıyor bana; ya da ben öyle olsun istiyorum. O da yarına gitsin istiyorum. Saniyeler içinde anlaşıyoruz gözlerimizle; merak etme diyor, yarına gidiyorum.

Yolda Mustafa’yı düşünüyorum. Lobideki çekmecesine gizlice bıraktığım, babama ait saati görünce mutlu olmasını istiyorum.

Şen sesi kulaklarımda; soruyorum kendime, Buradan Nereye?

Önceki İçerikDünya Bir Çıkmaz Sokak
Sonraki İçerikGani Türk’ün Yeni Romanı Çıktı
Eda Özdemir
Eda Özdemir, 17.04.1979’da İstanbul’da doğdu. Bursa Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü mezunudur. Naile’nin Çığlığı adlı öyküsü Kadın Yazarlar DerneğininKonuşamadıklarımız temalı 2020 öykü seçkisine kabul edildi. Okumayı öğrenmenin hayattaki en büyük devrimlerden biri olduğuna, Dostoyevski’nin, Virginia Woolf’un ve Tezer Özlü’nün bu dünyadan olmadığına inanıyor.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz