Öykü

Kağıt kesiği

İyi kızdı Sevim. Geldiği şehri taşırdı üstünde. Sakin ve uysaldı. Yemekhane kuyruğunda önüne geçenlere ses etmezdi. Dayanamayıp, Sevim demiştim bir gün; eğer bu arsızlara bir kez sert çıkarsan, anlarlar yerlerini. “Boş ver,” demişti; “Birkaç kişi yerimi alsa ne fark eder?” Yeri doldurulamaz biri olduğunu sonradan anlayacaktım. Onun yumuşak yüzünden güç alan densizlere hadlerini ben bildirince de, “Sen,” demişti; “Hırçın ve güçlüsün. Dalgaların pek sert; ben, deniz olmayan bir şehirde büyüdüm; gölümüz vardı bizim. Bizler ona baka baka böyle durağan ve sakin olduk.” Sizler kim? Diye atıldığımda, “Benim gibiler işte,” demişti; “Fark edilmeyenler…”

Sevim, dört kardeşin en büyüğüydü; babası, seyyar arabasında nohut pilav satarak, dört çocuğunu da okutmaya çalışıyordu. Amcaları, babasının onu okutmasına, üstüne üstlük bir de şehir dışına göndermesine şiddetle karşı çıktığında, babası dağ gibi durmuştu arkasında.

Ailemin beni, “Gitsin görsün bakalım, biraz rahatı bozulsun yurt odalarında!” deyip, gönderdiği; tehlikeli yollara sapma eğilimi yüksek evlatları yüzünden, bezginliğin son demlerine vardıklarından mütevelli, “Gözümüzün önünde olmasın da, ne yaparsa yapsın.” dediklerinden gelmiştim buraya…

Sevim ise, bir kartalın masum yavrusunu, güvenli bir kovuğa bırakması gibi duruyordu burada. İlim, irfan, güven, istikbal, umut… Sevim’ in hikâyesinde bunlar vardı; benimkinde ise, arlanma, uslanma, ırak olma, var olup da yok olma vardı.

Benim için sürgün olan bu yer, Sevim’ in bundan sonraki hayatı için bir eşikti.

Yurt müdürü Mümtaz Bey sert bir adamdı. Giriş çıkış saatlerine dakikası dakikasına uyulmasını ister, en ufak müsamaha göstermezdi. Ailelerin ona her türlü yetkiyi verdiğine inanırdı; belki de öyleydi… Ailem beni yurda yerleştirip giderken, “Gözünüz arkada kalmasın,” demişti. “Benim de üç kızım var; kız disipline etmek nedir, iyi bilirim.”

Babamın bu eti senin, kemiği benim tavra şiddetle karşı çıkacağını düşünmüştüm ama öyle olmadı. O zaman babamın ne kadar yorulduğunu anladım…

Zaman ilerledikçe sahibi tarafından ormana bırakılmış yavru bir köpek gibi kırgın ve içli olmayı bıraktım.  Ben, “Ben” olmaya başladım. Masumiyetim Sevim’in kasasında güvendeydi ve ben, her zaman ki ben olabilirdim.

Derslere girdiğim pek söylenemezdi. İlk ders saatlerinde muhtemelen geceden kalma çapraşık, hayalet rüyalar içindeydim. Yurt müdürü Mümtaz’ ın dikkatini çekmişti bu durum. Bir akşam, kızlarla kendi aramızda havalandırma dediğimiz, insan boyu kadar duvarlarla çevrili arka bahçede, görünmezliğime sığındığımı sandığım bir anda yanıma yaklaşıp, “Babanın seni neden buraya bıraktığını anladım,” dedi; “Pek iflah olacağa benzemiyorsun ama neyse…”

Ardı sıra sarf ettiği, beylik cümleler ile sarılı, altındaki aşağılayıcı tavrı kulağıma erişmeden hissettiğim hitabın sonunda, en çok hiddetlendiğim şey, bırakıldığımı acımasızca yüzüme vurmaktan zevk almasıydı. O gece yurttan ayrıldım. Kendim gibi, kaybetmeyi erdem sayan bir arkadaşımın yanında kalmaya başladım.  Uzun yıllar içimde erimeyen bir buz dağı bırakan, soğukluğu içimi donduran ve sonraki yıllarda içime aldığım her sıcak sevgide bir gram bile erimeyen, affedilmedikçe de erimeyecek olan bir buz dağı; yurttan ayrılmamla harekete geçen ve Sevim’in altında kaldığı bir buz dağı…

Sevim benden vazgeçseydi, hiçbir açıklama yapmadan onu geride bıraktığım için benimle tüm ilişkisini kesseydi, her şey bambaşka olacaktı. Ama o benden vazgeçmedi; derslere girmediğim zamanlarda benim için de not tuttu, sınav zamanları beni çalıştırdı. “Özünde korkan bir kız var senin,” diyordu bana, “Tüm bu pençelerine karşı, tutulmasını istediğin minik bir elin var.”

Şiddetle karşı çıkıyordum bu sözlerine, ancak ismimi geçirdiği cümleleri böylesine katıksız bir sevgi ile sarıp sarmaladığını görünce de mutlu olmuyor değildim. Kendimden umudu kesmeme engel olan şey, Sevim’ in bu “öz” fikriydi…

Babamın bezginlik kuyusuna bir taş daha atmış, kendime ait bir eve çıkmıştım. Ev, başlangıçta bir özgürlük vahası gibi görünse de, bir kaç hafta sonra kendi kendime konuştuğum karanlık odalar mevzii haline gelmişti. Elbette bu vahanın tadını, Sevim ile çıkartmak istemiştim; ama babası yavrusunun bir ormanda yaşamasına izin vermezdi. Benim gibi yurttan ayrılmış,  geçici bir süreliğine akrabasının yanında kalan bir arkadaşım yanıma taşındı. Ev arkadaşımla sürekli hayata sövüp, geceleri çakır keyif uykuya dalmaktan başka paylaştığımız pek bir şey yoktu. Aramızda, görünmez bir samimiyet çizgisi vardı; ne ben onun içini görebiliyordum, ne de o benim. Görmek de istemiyorduk zannımca…

Evde geceleri gelenimiz gidenimiz eksik olmuyordu; Hayata sövüp sayıyor, sövüp sayan yazarları, şairleri seviyorduk. Özellikle akşamları gelip giden birkaç arkadaşla, Kayıp Tanıklar adlı bir grup kurduk. Haftada iki gece bizim evde toplanıp, hikâyeler anlatıyorduk. Kimisi yaşanmış, kimisi yaşanmamış hikâyeler… Bu Kayıp Tanıklar grubu öyle çok sevildi ki, evimiz bir hikâye mabedine dönüştü. Sevim’e bu yaşananları şaşkınlıkla karşıladığımı söylediğimde, “Neden şaşırıyorsun?”demişti. “Herkesin bir hikâyesi vardır.”

Bir sonraki Kayıp Tanıklar buluşmasına Sevim de geldi. “Dolu heybe tez boşalır,” derdi babaannem. Sevim’ in de heybesi çok doluydu ancak, bulunduğu ortamı yadırgadığından mı, büyüdüğü yerde içinden geldiği gibi konuşmak çıplak kalmaya eş değer sayıldığından mı bilinmez, geldiğinde hiç konuşmadı.

Nasıl bulduğunu sorduğumda, herkesin hikâyesini en ufak detayına kadar dinlediğini ve sonrasında üstüne düşündüğünü fark ettim. Ben bile bazı zamanlar sadece yer sağlayıcı olarak orada bulunuyor; bir hikâyeden diğerine geçişte ipin ucunu kaçırıyordum. Onun, insanları can kulağı ile dinlemesini seviyordum.

Sevim artık her buluşmaya gelir olmuştu. Bir anlatıcıdan çok, hikâye biriktiren insanlardandı o…

Hüznün, kederin, alacaklı sevgilerin, arsız direnişlerin demlendiği gecelerden birinde Sevim, Serdar ile tanıştı. Onları ilk kez salondaki ampulü bozuk abajurun altındaki koltukta otururken gördüğümde içimde bir acı hissettim. Bıçak gibi, kâğıt kesiği gibi, kabuğun altında kaşınan yara gibi bir acı…

Sonraları Serdar, Sevim’in dilinden düşmez oldu. Nasıl olup da Sevim gibi biri, zaafları ve kötücül yanları bünyesindeki tüm çatlaklardan kendini gösteren birinden bu denli hoşlanabilirdi? Serdar’ ın onda ne bulduğunu anlayabiliyordum.  Diğer kızlarda olmayan ancak onda kendiliğinden var olan ışık huzmeleri onun da gözüne değmişti, elbette bunca tecrübesi olan bu şımarık delikanlı, el değmemiş bu ışık bahçelerinde dilediğince dolaşmak için can atacaktı; ama Sevim? Sevim, bahçesine çamurlu ayaklarıyla girmek isteyen bu adama nasıl izin verecekti?

Bunları ona sorduğumda, “Beni dinliyor,” diyordu. “Benim de demek bir hikâyem varmış.”

Onun hikâyesinin hâlâ yazılmakta olduğunu, roman kahramanı gibi gördüğü bu adamın onun sandığı gibi, kitabın sonunda günü kurtaran kahraman olmadığını anlattım. Ama beni dinlemediğini biliyordum; daha da kötüsü ben anlattıkça benden uzaklaştığını görmemdi.

Artık Sevim ile pek görüşmüyorduk. Benden vazgeçmediğini, zorda kalsam ilk onun koşup geleceğini biliyordum; ama Sevim kız kardeşlikten çok daha güçlü bir duygunun tesiri altındaydı. Arzulanmak ve görülmek… Varoluşunu tümüyle bu geçici deliliğe kaptırmıştı.

Zaman ilerledikçe Sevim ve Serdar birlikte anılır olmuştu. Her yerde el eleydiler. Onları her gördüğümde, kâğıt kesiği yaram kanamaya başlıyordu.

Kendimi suçlu hissediyor; o evden, Kayıp Tanıklar grubumuzdan, hikâyelerden nefret ediyordum. Bu işin sonunda Sevim’i bekleyen bir tehlike olduğunu seziyordum; ancak elimden hiçbir şey gelmiyordu. Kayıp Tanıklar buluşmaları hâlâ devam ediyordu; ama ben heyecanımı kaybetmiştim. Çoğu zaman odamda oturuyor, girip çıktıkça evdekilerle göz göze geliyordum. İçecek bir şeyler almak için odamdan çıktığım bir gece, “Hayvan,” dedi birisi; “Hayvan işte ne olacak, kızı tekme tokat atmış arabadan, bir de basıp gitmiş, içti mi sapıtıyor! Etraftan bir kaç arkadaş koşup gelmiş de kaldırmışlar kızı, elini yüzünü temizleyip, su vermişler, pek korkmuş garip.”

Ayaklarım beni istemsizce salona yönlendirdi; ifadesiz bir şekilde kapıda duruyor, dünya sussun, onlar konuşsun istiyordum. “Tamam da canım,” dedi diğeri, “O da pek bir saf, bilmiyor mu bu Serdar’ın serserinin biri olduğunu? Bir güler yüze, birkaç iltifata gül gibi açıldı haspam, hem bu ilk değilmiş, kızı dövüyormuş bu bazen…”

Kulaklarımdaki uğultu dilime vardığında ve ben nihayet susup, kendime geldiğimde evde kimse yoktu; hepsini kovmuştum.

Gecenin içinden soluksuz Sevim’e koştum; beni gören yurt müdürü Mümtaz içeri almadı. Sabaha kadar sokaklarda dolaştım; gün ağardığında yurdun önündeydim. Nihayet Sevim göründüğünde, ışık bahçelerinin karanlığa gömüldüğünü anladım. Sevim dedim, neden bana hiçbir şey anlatmadın?

“Ne fark eder ki?” dedi. Babamın bezgin bakışlarını borç almış gibi… ” demiştim sana, biz fark edilmeyenleriz…”

Sımsıkı sarıldım ona; nereden bildiğimi bile bilmediğim şifalı sözler fısıldadım kulağına. Ama ışık bahçeleri karanlığa daha yakındı, hissetmiştim. Bana ondan ayrılmayacağını, sadece sinirliyken pek etraflarda olmazsa ve ona verebileceği tüm sevgiyi verirse düzeleceğine inanıyordu. “Beni arama,” dedi. “Ben seni görmek istersem, nerede bulacağımı biliyorum.”

Sevim’i son görüşüm oldu bu. Karlı bir ocak sabahı, üzerinde yakalarını kaldırdığı yeşil paltosu ile durağa doğru giden ağaçlıklı yolda, ışık huzmelerini döke saça gözden kayboldu.

Sonraları hep şunu sordum kendime, o ruh hastası onu balkondan aşağıya ittiğinde, yere çarpıncaya kadar geçen birkaç saniyede, ışık huzmeleri havaya savrulduğunda, başka gören olmuş mudur o ışıkları?

Devri daim olmuş pişmanlıkların altında kalmış acımla, olmaz mı diye karşılık verdim her defasında, elbet olmuştur…

Yazar: Eda Özdemir

Eda Özdemir, 17.04.1979’da İstanbul’da doğdu. Bursa Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü mezunudur. Naile’nin Çığlığı adlı öyküsü Kadın Yazarlar DerneğininKonuşamadıklarımız temalı 2020 öykü seçkisine kabul edildi. Okumayı öğrenmenin hayattaki en büyük devrimlerden biri olduğuna, Dostoyevski’nin, Virginia Woolf’un ve Tezer Özlü’nün bu dünyadan olmadığına inanıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir