Öykü

Kuyu

Müzeyyen abla bizim için yer yatağı yapmıştı. “Açsanız,” dedi; şefkatle bize uzanan sesini kocasının duymasından korkarak, “Açsanız bir şeyler yapıveriyim çarçabuk…” Açtık, hem de çok; ama sesindeki, “Benim adam duyarsa, seninkinden fena yapar Fazilet abla, yatıverin ne olur.” çığlığı içimize çökmüştü. Yattık… 

Pervazla tül arasındaki boşluktan, son nefesini veriyormuşçasına yokuşu çıkan kamyonların solgun ışığı geliyordu. Düzlüğe varınca her biri hayat buluyor, mahalledeki çocukların patlattıkları kızkaçıranlar gibi ses çıkarıyorlardı. Tüm gece onlar da bizim gibi bir ölüp bir dirildiler. 

Sabahın olmasından hem korkuyor hem de yaşama karşı büyük bir iştahla gün doğumunu haber veren gece kuşlarının seslerini duymayı bekliyordum. Annemle benim bambaşka bir hayatımız olacaktı artık… Ama annem, yeni hayatının ilk gün doğumunu benim kadar hevesle beklemiyordu. Kardeşim Zeliha’yı geride bırakmıştık. Sarıçam Mevki, Reşat Paşa Mezarlığı… Annemin yegâne adresi orasıydı artık, biliyordum. Yeni bir yurda, yeni gün doğumlarına ihtiyacı yoktu. Ben olmasam, o adamın türlü işkencelerine katlanmaya devam ederdi; hisleri körelmişti. Zeliha’nın mezarındaki yabani bir ot ondan çok daha canlıydı. Ama ben vardım. Bazı zamanlar bizi de Zeliha’nın yanına yatırmak istediğini bilsem de, damarlarımda akan sıcak kan, ikimizin arasındaki yaşam nişanesiydi ve ikimize de yeterdi… 

Zeliha, sessizliğiyle anlatırdı her bir şeyi. Gözleri onun kelimeleriydi. O adam onu acımasızca döverken, ürkek omuzlarını kısar; yüzüne acının vazgeçmiş dansını yerleştirirdi. Anneme benzerdi böyle yapınca. “Hissiz bir taş mübarek!” derdi o adam; yorgun düşüp, o kör olasıca bedenini kanepeye bırakırken… 

Ben öyle değildim. “Bu, çenesiyle ve kiniyle bir deveyi bile öldürür,” derdi anneme. Ona benziyordum. Tek farkımız: Ben, içimde yükselen kötülüğü çoktan görmüştüm ve altına aldığın bacağın, senden ama bir o kadar senden olmayan bir uyuşma hissi ile kaskatı kesildiğinde ona nasıl bakıyorsak, öyle bakıyordum içimdeki kötülüğe. Ben, ne kendini Çıldır’a atan Zeliha gibi tertemiz bir melektim, ne de annem gibi herkesin içindeki iyiliği arayan bir kâşiftim. Bunu o da biliyordu. Beni, altı yaşındayken bahçe sedirinin ayağına bağladığında, kolunu ısırıp, dudağımın kenarındaki kanı dilimle temizlediğimde anlamıştı. Ama annem yeni görmüştü… Komşu Mümine’den sadece birkaç dakika geç gelen annemin üzerine dev bir karaltı gibi çöktüğü gecenin sabahında, çok sevdiği kuşu Haşmet’i, kafesinde paramparça bulup, çocuk gibi ağladığında, annemle göz göze gelmiştik. Annem işte o zaman gitmeyi koymuştu aklına. Yapabileceklerimden korktuğu ve bende ondan bir parça gördüğü için… 

Hiç sorgu sual etmeden, çarçabuk… Neden Zeliha gittiğinde değil de şimdi? Neden gidebilmeyi, kaçabilmeyi, ecelinle ölebilmeyi tam da şimdi istiyordu? Sanırım annem, gözlerimde gördüğü kötücül ateşin irsi  bir lanet mi, yoksa çocukluğumdan beri acımasız, zorba bir babanın bana yaşattıklarının bir tezahürü mü onu görmek istiyordu. Her iki durumda da beni kucaklayacak, uğraşacak, melek kızı Zeliha’nın iyiliğinden parçalar arayacaktı içimde. Bunun için de o kötülük kuyusundan olabildiğince uzağa gitmeliydik. Haklıydı da. Çünkü içimdeki kötülüğe tamamen teslim olmak üzereydim. 

Annem, ahretliği Müzeyyen abla ile yıllar var görüşmemişti. Elinde sadece loto toto kâğıdının arkasına yazılmış, silinmeye yüz tutmuş bir adres ile yola düşmüştük. Bizi gördüğünde, on yedi yıl önce değil de dün ayrılmış gibi bir yakınlıkla buyur etti evine. Annemin ona neden güvendiğini anladım. “Bir gece,” dedi annem. “Bir gece kalacağız Müzeyyen, tan ağardığında bizi yok bil, zahmet vermeyiz.” 

“Başımla,” dedi Müzeyyen abla. “Zorda olmasam, gönlünce kal derdim de, benim de durumum malum…” 

Bazı insanların, “malum” dedikleri, hep acı ve kederdi. “Sadece bir gece,” dedi annem. “Sabahın hayrı üstümüze olsun, yarın yoldayız…” 

Müzeyyen abla da, annem ve Zeliha gibi iyi kalbinin hamalıydı. Kocasının bir Kıbrıs Gazisi olduğunu söylemişti annem. Aklını oradaki anılarıyla bozmuştu; sol ayağı fark edilir şekilde aksıyordu. Önem verdiği tek şey, her sabah evden çıkmadan önünde hazır ola geçtiği gazi madalyasıydı. “Öyle ki,” demişti annem, “Müzeyyen’den bile çok sever onu.” 

Nihayet gün ağarmıştı; annem uyurken, sıcak yatağımdan doğruldum ve odamın kapısının aralığından Müzeyyen ablanın hazır ola geçen kocasını izledim. Büyük bir gururla ve kısık gözlerle, yer yer sıvası dökülmüş, uçuk mavi bir duvarda asılı duran madalyasına selam verdi. Odaya giren karısına sert bir bakış attı ve çıkıp gitti. 

Müzeyyen abla bizim için kahvaltı hazırlamıştı. “Aç biilaç yola düşmenize gönlüm el vermedi,”dedi. Sofraya oturduğumuzda sağ kolundaki morluk dikkatimi çekti. Aşinaydım acının gölgelediği sahte gülücüklere. Eline sağlık Müzeyyen abla dedim. Seni hiç unutmayacağım… 

Otobüslerin düzlüğe çıktığı yola kadar yürüdü bizimle. 

Annem, Zeliha, Müzeyyen abla… Onların tüm iyiliklerini içimdeki kör kuyuya atacaktım; karar vermiştim. Tıpkı taşlıklı yoldan düzlüğe yürürken, cebimden çıkardığım madalyayı attığım kör kuyu gibi bir kuyuya…

Yazar: Eda Özdemir

Eda Özdemir, 17.04.1979’da İstanbul’da doğdu. Bursa Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü mezunudur. Naile’nin Çığlığı adlı öyküsü Kadın Yazarlar DerneğininKonuşamadıklarımız temalı 2020 öykü seçkisine kabul edildi. Okumayı öğrenmenin hayattaki en büyük devrimlerden biri olduğuna, Dostoyevski’nin, Virginia Woolf’un ve Tezer Özlü’nün bu dünyadan olmadığına inanıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir