Deneme

Ruh Çürümesi

Kendini her yerde arayan ruhum ağzımdan dökülüyordu. Bastırdığım duygular yaralarımı deşiyor, tüm hücrelerimi nefessiz bırakıyordu. Nasıl durduğumu ve nasıl göründüğümü obsesif bir şekilde kontrol ediyordum. Gözlerimin içine bakıp her bakışın yarattığı sancıyı takip etmeye çalışıyordum. Beynimin içi acılar ve travmalarla doluydu. Ruhum bu acılardan kaçmak isterken ‘Sonsuzluktan ve doğadan önce var oluşunu hisset’ dedi. Ruhumu duyuyor ama ona dokunamıyordum. Ruhum, varlığından emin olamadığım ama sesine güven duyduğum bir şeydi. Benim özgür mekanım acılarımdı. Her acı bana bir davranış kazandırdı ve her travma benliğimde yeni bir ben yarattı. Farklı durdukça yadırganan ve hayatı kucaklayıp sevmek için çırpınan bir can idim. İnsan her şeyi yaratabilirdi belki de. Her şeyi durdurabilir ve yok edebilir. Ben her şeyi bırakmıştım. Ne var edebiliyordum ne de yok edebiliyordum. Öylece durmuştum. Akıp giden her şeye inat durmuştum. En zoru zihnimi durdurmaktı. Zihnim durmuyordu, her şeyde boğuluyordu.

Yeni doğan bebekleri ve ölenleri izliyordum. İkisi de beni korkutuyordu. İkisi de var olma çığlığıydı gözümde. Ne yapacağımı bilmeden hayata tutunmaya çalışan yanım ile her şeyi biliyor gibi davranan yanım aynıydı. Zıt kutuplar ben de hep varoluş hisleri uyandırıyordu. Çok sevmek ile hiç sevmemek, inanmak veya inanmamak, güzel veya çirkin olmak, gece veya gündüz, iyi veya kötü… Bu evrende her ne var ise zıttıyla ruhuma düğümleniyordu. Ölüm duygusu ile yaşamak duygusu ben de aynıydı. Ölmek kimine göre korku dolu acı bir duygu, kimine göre yeniden var olmanın umuduydu. Yaşamanın yarattığı hisler de bunlardı. Her şey zamana ve yaşanmışlıklara göre değişim gösteriyordu. Ölüme giden yol yaşamaktan geçmekteydi. Ölmek için önce bir can gerekiyordu. Ben ise ölmekten kaçıyor, hala var olmaya çalışıyordum. Ölmekten kaçtığım için aşık oluyordum. Aşk cesaret, aşk çırpınış, aşk derin bir canlılık! Aşkın yarattığı cesaret ile ölüm duygusunun yarattığı korku renklerini ruhuma batırıyordum. Ruhumu renklerle suluyordum. Ruhum kurak toprak, paslanmış demir ve daldaki çürümüş meyve. Ruhum her acı çektiğinde çürük bir meyve yeryüzüne düşüp toprağa karışıyor ve toprağa verim katıyordu. İnsan da çürüdükçe hayatı çözüyordu. Ruhum çürüdükçe toprağım verimli olacak düşüncesi beni hayata bağlıyordu. Çünkü “Hamdım, piştim, oldum” der Mevlana. Bu söz bedenimdeki sancıların yuvasıydı. İnsan pişmek için önce ham olduğunu kabullenmeliydi. Kendimi pişirmek için çürütüp durdum. Çürüdükçe var olacak çürüdükçe yaşayacaktım. Var olmak için çürümek gerekliydi. Çürükler toprağı, acılar çekmek insanı verimli kılıyordu. Her acı siyah bir sancı ile bedenime hükmediyor, sancılar beynimde yas tutuyor, feryat ediyor ve kanıma karışıyorlardı.

Sonunda ruhumun sancıları beynimi ikiye böldü. Sol tarafıma tüm duygularımı, sağ tarafıma tüm fikirlerimi koydum. Duygularım ve düşüncelerim karşı karşıya durmuş birbirlerine var oluş sırlarını fısıldıyordu. Var olmak hangi sırrın içinde düğümlenmişti bilmiyorum. Bu fısıldamaların ortasına Sigmund Freud en büyük çığlığı atmıştı. “Bilinçdışında herkes kendi ölümsüzlüğüne inanır ve eğer yaşama katlanmak istiyorsan ölüme hazırlan”. Beynimin tam ortasında duran bu çığlık hem duygularımı hem fikirlerimi gösteriyordu. Freud, ondan öncesi ve sonrası diye dönemine büyük bir çığlık atmıştı. Ben sancılarımı anlamlandırmaya Freud’un çığlığıyla başlamıştım. Freud’tan önceki sancım ruhumdu. Freud’tan sonraki sancım toplum, uygarlık, gelenek ve görenekler oldu. Çünkü insanın görünmeyen ve içine atıp bastırdığı duyguların çizgisi bunlardı. Sevgiyi dilinden düşürmeyen kişilerin, özlerinde düşmanlık duygusunun olabileceğini Freud ‘Sevgimizin en güzel çiçeklenişini içimizde algıladığımız düşmanca dürtüye yönelik tepkimize borçluyuz’ sözüyle anlatmıştı bana. Bazen insanın içinde eksik hissettiği şeyler diline yansır ve beyin söylenileni yaptığını zanneder. Bu şekilde dilimizden düşürmediğimiz durumlar ve duygular bazı anlarda yaşanmış gibi algılanabiliyordu. Sürekli aynı şeyi söylemek aslında özünde o şeyden eksik olmak, o şeyi barındırmamaktı. Defalarca dinlesem de bir türlü zihnime düğümleyemediğim fikirleri vardı. Yani sevgimiz içimizdeki düşmanlık duygusundan mı doğuyordu? Gerçekten sevgi dediğimiz kavram yok muydu? Aşka kaçışım içimde hissettiğim düşmanlık duygusundan mıydı? İyilik içimizde hissettiğimiz kötülükten miydi bilmiyorum, bilmiyorum.Zihnimin kabullenemediği sancıları toplayıp yakmak için kendimi gökyüzüne en yakın hissettiğim yere, dama çıktım. Bir kibrit çaktım ve alevden bir tavus kuşu çıktı. Devasa kuyruğunda yer alan göz şeklindeki desenler ile son derece heybetli görünen bir kuştu. Bir rivayete göre tavus kuşu, ikinci affedilişin simgesiydi. Sancılarım, onları bağışlamam için nefesini tutmuş, gözlerime bakıyorlardı. Kuşun kuyruğundaki göz desenleri sancılarımın dilleri idi. Doğru ya! Dil değil gözler konuşurdu hep. İnsan kendini diliyle dağıtıp tüketir, gözleriyle toparlardı. Sözler iki dudak arasından çıkardı. Bir şey tek başına var olmaz, var olmak için kendi zıttına ihtiyaç duyardı. Yani evrende uyumlu ve dengeli durmak için zıt iki kutba ihtiyaç vardı. Neden bu kutuplar ikiliydi hep? İki hangi ezoterik bilginin içindeydi? Artı-eksi, yalan-doğru, evet-hayır, proton-nötron vs. vs…
İkinci affedişler insanın kendini yok edişi miydi bilmiyordum. Sancılarımla göz göze durmak kilitlenmiş bir anın aks etmesiydi. Yankılar durmuş, zihnim karanlık bir çığlıkla alevin sönmesini bekliyordu.

İnsanlar kendilerini toparlamaya çalışırken ben kendimi yırtıp dağıtıyordum. Evrende hep kendi parçalarım vardı. Herkes hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyordu. Ben ise öleceğimi bilerek varlığımı hissetmeye çalışıyordum. Varlık hissimi en çok doğada duyumsuyordum. Ruhumun bir parçası kaktüs bir parçası fillerdeydi. Kaktüs, her zaman güneşte dans etmenin keyfini yaşıyordu. Evren donmuş gibiydi, ben kaktüsün köklerinde filizlenmeye çalışan bir zihin tomurcuğuyum. Dikenleri sevmek yalnızlığa sarılıp evrendeki tüm kötülüklerin kıyamet gününde son bulacağına inanmak gibiydi. Oysa kıyamet evrendeki son iyi insan gidince kopacaktı. Kötü varsa iyi de olacaktı, iyinin yok oluşu kötünün yok oluşuna bağlıydı. Evren kötülüklerinin varlığını veya yokluğunu taşıyabilir fakat iyiliğin olmayışını taşıyamazdı. Evrenin kökü iyiliğin ruhundan besleniyordu. Benim ruhumun besini neydi bilmiyorum. İnsan en büyük yanlışı sadece bedenini doyurmaya çalışmakla yapıyordu. Bedenim doydukça hastalanıp yorgun düşüyor ve ağırlaşıyordu. Aç, susuz, uykusuz, evsiz, barksız değildim, sancılıydım. Nasıl oluyor da bedenimin gereksinimlerini verdiğim halde bu denli acı çekiyordum?

Kulaklarımda hep bir Freud fısıltısı: “ Bedenimizi hasta eden ruhumuzun baskısıdır”.
Filler evrende erdem, güç, sabır, bereket, zekâ, barış, şans, kararlılık gibi olumlu özellikleri simgeler. Bir Afrika masalına göre fil, ormandaki canlılar arasında geçen tartışmaları tarafsız olarak değerlendiren bilge liderdir. Dev boyutlarına rağmen sessiz güçleri ve naif enerjileri olan canlılardır. Belki de kalpleri kırılınca ölebilirlerdi. Dev görüntünün altındaki naif can, beni kendine çeken bir bağ oluşturuyordu. Kaktüs de fil de kendi güzelliklerini hemen göstermiyorlardı. İnsan ruhu da böyle miydi? Fil ruhlu olma hayalim içimde hissettiğim kötü özelliklerimden miydi bilmiyorum.
Bilmediklerimi çözebilmek için ruhumu, kendimle baş başa kalmanın konforluğuna gömdüm. Benim için konfor, lükslük, modernlik buydu. İnsan kendiyle kalıp kendi nefesini duyabiliyorsa konforluydu. Gökyüzüne gözüm kapalı bakıyorum, bulutlar; güneş, ay, kaktüs, fil şeklini almıştı. Zihnimin bulutları ve hayallerimin fedaileri olan şekillere bakıp durdum. Ruhuma rehberlik edecek olan güneş ışınlarından ve ay ışığından bileklerimden tutup beni kaldırsınlar diye bir bilezik yaptım. Sonsuzluğa uçup gitmek var oluşun uzun ayetiydi. Ucu bucağı olmayan bir destan, hayal bulutu, çöl ufku…

Yazar: Arzu Tükenmez

Doğu Akdeniz Üniversitesi Psikoloji bölümü mezunuyum. Hayatı ve insanları anlayabilmek adına tercih ettiğim bu meslekte faydalı olabilmeyi amaçlıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir