Ana Sayfa Edebiyat Öykü Saatçi Yahya

Saatçi Yahya

Başucumdaki saatin tik tak, tik tak sesi odanın içerisindeki sessizliği yaramaz bir çocuk gibi baltalıyordu. Tik tak, tik tak, tik tak sesi bir süre sonra kulağıma bağıran bir gece canavarına dönüşmeye başlamıştı. Hiç de nazik değildi bu ses. Huzursuzluk doluydu. Hem insan neden uyumak için çaba sarf eder ki anlamıyorum. Uyuma isteği, zamana gereksiz bir itaat gibi gelir bana.

Uzandığım yataktan söylene söylene doğruldum. Bir defa daha uykusuzluğu seçtim. Oysa uykusuzluk bana iyi gelmez. Sinirli ve huzursuz ruh halimi ayyuka çıkarır.

“Ruhsal yoğunluğu fiziksel yorgunlukla dengeleyen insan rahat uyur.” gerçeğini üzerime örtündüm ve kalktım. Yataktan çıkar çıkmaz az bir zaman önce bağıran gece seslerinin hepsi sus pus oldu. Huzursuzluğumun yerini dingin bir zaman aldı. Komodinin üzerindeki o huzursuz saati elime aldım. Elime aldığımda şıngır mıngır sesler çıkardı. Koltuğa geçip oturdum. Bir süre sonra o da sakinleşti. Saat tam olarak sıfır üç, otuz üçü gösteriyordu. Bir gece vakti tik tak, tik tak sesleriyle neden beni rahatsız ettiğine dair metalik saate uzunca baktım. Saatin, zamanın kulu kölesi olduğuna! Ve zamanın insanları nasıl avladığına? Ayrıca tüm insanlığı kırıp geçirdiği gerçeğine! Zamanın bizi sonsuzluğa ya da yokluğa sürüklerken neler hissettiğine? Olan bitenin farkında olup olmadığına kadar birçok şeyi sormak istedim. Zannımca saat, zamana kayıtsız şartsız itaat eden zamanın meleğiydi. Bana cevap veremeyecek kadar cansız olduğunu da biliyordum. Kendimdeydim, gülümsüyordum. Saatin mat zeminine kırmızı bir ejder resmedilmişti. Birbirine yaslanmış anların toplamıydı zaman. Yelkovan ve akrep ufak ufak bizden an çalıyordu. O zemine çizilen ejder, an canavarı gibi geldi bana. Bizi yutup yutup bitirecekti (sonunda.

Saatçi Yahya komşumuzdu. Evimizin bir aşağısındaki derme çatma taş bir barakada yaşıyordu. Mardin’in her evi ferah değildir. Dar sokaklarında iç içe boğulmuş birçok ev de vardır. O, küçücük ahırdan bozma evde tek başına oturuyordu. Saatçi Yahya ile ilgili okuduğu için deli, pejmürde giyindiği için dilenci olduğu söylenirdi.

Saatçi Yahya benim çocukluğumdan kalan en güzel anıydı çünkü o tozpembe dünyamızda bizi beyaz katıra bindiren ufak tefek, fakir, yaşlı bir ulaktı. Belki de bilge bir şehzade lalasıydı. Büyülü bir dede gibi gelirdi bize. Beyaz katıra her bindiğimizde beyaz atlı prens sanırdık kendimizi. Hayallerimizin anılarını öyle dokumuştu.

Saatçi Yahya bizim ilk öğretmenimizdi. Bize zaman üzerine sorular sorardı. Soruların cevabını bulup getirdiğimizde beyaz katırına binebileceğimizi söylerdi. Gidiş geliş için, “Kırık gül çizebilirsiniz,” derdi. Saatçi Yahya’ya göre Mardin’in sokakları gül doluydu. Beyaz katırla küçük bir tur attığımız sırada katırın toynak izlerini sayardı. “Katırtırnağı gül açar sokağa.” der, susardı. O suskunluktan sonrası hepsi bizim hayallerimizdi. O, hayalleri bize bırakan bir ihtiyardı.

Başından çıkarmadığı kasketiyle, yaz kış giydiği kahverengi yeleğiyle, yamalı pantolonuyla, çarpık ve ağır yürüyüşüyle tuhaf bir adamdı ama tuhaflığı bizim umurumuzda değildi. Bizim için önemli olan ne dediği ya da onun nasıl göründüğü değil beyaz katıra ne kadar bindiğimizdi.

Mahalleli Saatçi Yahya için delidir, derdi. Genel kanı buydu. Ucuz, pahalı, kırık dökük, antik kuntik fark etmeksizin bulabildiği, erişebildiği tüm kol veya duvar saatlerini toplamaya başladığı zamandan kalmaydı lakabı. Saatçi Yahya delilik derecesinde bir tutkuyla saat koleksiyonculuğuna soyunmuştu. Bu pahalı bir işti ve maddi durumu buna elvermiyordu.

İlkin satın aldığı saatleri küçük iş yerinde sergiliyormuş. Ama mahalleli bir süre sonra yalnız yaşayan bu adamın göründüğü gibi fakir olmadığı yaygarasını koparmış. Evine gönderdikleri sıcak yemekleri de kesmişler. Çünkü onlara göre bu koleksiyonculuk onun zengin bir kısır ve mala hevesli bir dilenci olduğuna delaletmiş. Sıcak yemekler kesilmiş, dedikodu almış başını gitmişti. Nihayetinde konuşulanlar saatçi Yahya’nın da kulağına gitmişti. Saatçi Yahya mahallelinin baskısına dayanamamış ve biriktirdiği bütün saatleri sattığını ilan etmişti.

Bir tek duvar saatini bırakmıştı. Bu saati de caddeden oldukça düşük duran dükkânının dış kapısına asmıştı. O saati çok iyi hatırlıyorum. Saat tam olarak; 00:00’ı gösteriyordu. ‘’Sen saat tamircisisin! Neden kapındaki saat durmuş? ’’ denildiğinde Saatçi Yahya soruyu geçiştirir, ‘’O da işimin bereketidir, işlerim yürüsün diye’’ derdi. Çok sonradan anlayacağım bir sırdı. Açıklamak istese bile onu anlayacak kimse olmazdı. Çünkü kimilerinde ölünceye kadar olgunlaşmaz zaman. Bundan emindi sanırım. Onun için susardı.

Saatçi Yahya’nın antika saat biriktirmeme kararı mahalleli tarafından olumlu karşılanmış olup evine her akşam yeniden sıcak yemekler gelmeye başlamıştı fakat fısıltılar işleyen bir zaman saati misali durmak bilmiyordu. Saatçi Yahya’nın tüm saatleri evinin bitişiğindeki derme çatma ve her gün bindiğimiz beyaz katır ahırında gizlediği fısıltısı kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştı. Derme çatma katır ahırının sığınak bölümünün olduğu ve bu sığınakta saatleri sakladığı, bu gizli bölmede binlerce saat olduğu iddia edilmişti. Ancak zamanla bu mahalle fiskosu ot ateşi gibi nasıl hemen parlamışsa öyle de sönmüştü. Hatta bu yersiz dedikoduyu yapanların şirret ve cimri olduğu söylenmeye başlanmış; dedikodu rüzgârı da Saatçi Yahya’dan taraf esmeye başlamıştı. 

Saatçi Yahya ve saatleri bir süre sonra unutulmuştu. Beyaz katıra binmek için Bab-ı Sor Mahallesinde yaşayan çocuklar olarak günde en az bir defa saatçi Yahya’nın dükkanına uğrardık. Bazen de katıra binme zamanı gelsin diye saatlerce orada toplaşır, bağrışır, çeşit çeşit oyun oynardık. Dükkânın önü oyun bahçemizdi. Aşık attığımız, istop, yakan top ve birdirbir oynadığımız eğlence alanımızdı. Mahalle sesimizle yankılanırdı. Bu bize aile sıcaklığını yaşatırdı.

Ben de o mutlu çocuklardan biriydim. Saatçi Yahya’nın bana sorduğu ilk soru şuydu, ‘’Bir gün kaç saattir?’’ çok basit bir soruydu. Kalbim heyecandan göğüs kafesimi yerinden oynatmıştı. Nefes nefese, ‘’Yirmi dört saattir.’’ demiştim. Daha heyecanım geçmeden Saatçi Yahya beni cılız kollarımdan tuttuğu gibi alıp katıra bindirmişti. Katırın yularından tutup yaklaşık on metre aşağıya oradan da kapısı iyice basık olan dükkânın önüne tekrar getirmişti. O an tüm kaslarım gerilmişti. Kaskatı kesilmiştim. Bacak kaslarımın ağırsını hala hissederim.  Zaman ve an durmuştu o vakit. Mardin’e ilk defa hakkıyla kırk katırtırnağından gül çizmiştim.

Günden güne sorular zorlaşmıştı. ‘’Bir gün kaç dakikadır? Bir gün kaç saniyedir? Bir hafta kaç saniyedir? Bir yıl kaç saniyedir?’’ bir zaman sonra soruları bilmek için kâğıt kalemle gidiyorduk. En son meşhur, ‘’On iki çarpı altmış çarpı altmış kaç eder?’’ sorusuna gelirdi. Bu sorunun cevabını herkes bilirdi. Çok önemli bir soruydu. Bu soru ile karşılaşan kişi mutlaka kâğıt, kalem ve hesap makinesi kullanırdı. Saatçi Yahya’nın cevabı merakla beklediği tek soru bu soruydu. Cevabı aldığında neşeli bir ihtiyara dönerdi. Zamanla sorular ağırlaştı, çocukluk bitti ve biz Saatçi Yahya’yı anılarımıza gömdük.

Saatçi Yahya’yı en son üniversiteyi bitirdiğim yaz ziyaret etmiştim. Dış kapının girişindeki duvar saati hala 00:00’ı gösteriyordu. Başımı eğerek ancak geçebildim. Her şey ne kadar da küçülmüştü. Kapı da öyle, zaman da öyle… Saatçi Yahya ihtiyarlamıştı. ‘’Yahya Amca nasılsın?’’ dedim. Başını kaldırdı, ‘’İyiyim, oğlum sen nasılsın?’’ dedi. Her zamanki gibi naifti. ‘’Beni tanıdın mı?’’ dediğimde durdu, hatırlama ya çalıştı, ‘’Şeyhmus’un oğlu Ali.’’ Dedim, hatırlamadı. Elinde köstekli bir saat vardı. Onunla uğraşıyordu. Israrla konuşmak istiyordum. Beyaz katırı yoktu, ölmüştü. Beyaz katırdan, sokaklara çizdiği güllerden bahsetmek istiyordum ama cevap verecek mecali kalmamıştı. Herkesin merak ettiği ve onu da ilgilendirdiğini düşündüğüm soruyu sormak istedim, ‘’Yahya Amca dış kapıdaki saat neden 00:00’ı gösteriyor?’’ dedim. Başını köstekli saatten kaldırdı, ‘’On iki çarpı altmış çarpı altmış kaç eder?’’ dedi. İrkildim. Bu soru tüm çocukluğumu üzerime boca etti. Bağırışlarımız, gülüşlerimiz, oyunlarımız ve kalabalığımız hepsi geldi ve göğüs kafesimin içine kondu. Gülümsedim, ‘’Yahya amca ben tarih okuyorum, matematik çok bilmem.‘’ dedim. Hafifçe başını kaldırarak, ‘’İyi ya sen zamanı tarihten bilirsin ben matematikten!’’ dedi. Sorunun nereye gideceğini de takip etmeyi göze aldım. Cevabı ezbere biliyordum. Ama bu soruyu alan kişinin kâğıt, kalem ve hesap makinesi kullanması gerektiğini biliyordum. Kalktım, karşıdaki bakkala geçtim. Hesap makinesinden on iki çarpı altmış tekrar çarpı altmış yaptım. Hesap kırk üç bin iki yüz çıkmıştı. Hesabı bakkaldan ödünç aldığım kâğıda geçirdim. Çocuk sevinci yoktu bu defa ama hesabın nereye gideceğini merak ediyordum. Dış duvar saatinin 00:00’da durması, koleksiyonculuğu, zaman dolu soruları, matematik merakı, ısrarla para getirmeyen saat tamirciliğine gönül vermesi ve bunu hala devam ettirmesi olağan gelmiyordu bana. Elimde kâğıt, kalem ve hesap makinesi ile dükkâna tekrar döndüm. Yanına oturdum, ‘’Kırk üç bin iki yüz,‘’ dedim. Gülümsedi, ‘’Evet, ‘’ dedi. Tebessümü çok yalındı. Ne heves vardı içerisinde ne hile ne de kibir. ‘’Peki, Yahya Amca bu cevabın sorduğum soruyla ne alakası var?’’ dediğimde, ‘’Zamanı durdurmanın matematiksel hesabıdır.‘’ dedi.

  Bu insanda sezinlediğim bir şeyler vardı. Yunan filozoflarını bilmiyordu belki ama El-Cezeri’nin ruhunu taşıdığından eminim. Mayası bu topraktandı. Merakı ve tutkusu Muallimi Sani Farabi’ydi. Beni adam yerine koymuştu ya da bir ihtimal onu anlayacağımı sanmıştı. Mektepliydim, belki de, “Anlardım.” diye düşünmüştür. Merakla, ‘’Nasıl?’’ dedim. ‘’Gel!’’ dedi. Gözleri iyi görmüyordu artık. O yüzden kalbine sığınmak istedim. Yanına biraz daha yanaştım. Çok yavaş hareket ediyordu. Köstekli saati 00:00’a getirdi. Pilini çıkardı. Saatin ön camını da çıkardı. Parmağıyla bir saniye ileri aldı. Elleri kırış kırıştı. Hem ses tonu hem hareketleri çok yorgundu. Her hareketi sabır doluydu, “Bu bir saat eder.” Bir saniye daha ileri aldı, “Bu iki saat eder.” Üçüncü saniyeye geçti, “Bu üç saat eder.” dedi. Altmış saniyenin sonunda yelkovan birinci dakikayı gösteriyordu. Ve altmışıncı saniye tam olarak altmış tane saat ediyordu. Bu defa yelkovanı iki, üç, dört ve en son altmışıncı dakikaya getirdiğinde akrep bir saat ileri atılmıştı. Buradan nereye ulaşmak istediğinden emin değildim. Biraz da onun anlatımına bırakmak istedim. Zaman üzerine hiç böyle düşünmemiştim. Akrebi iki, üç dört ve en son on ikiye getirmişti, ‘’Zamanı durdurmak istiyorum.’’ dedi. ‘’Bu mümkün değil.’’ dediğimde bana çıkışarak, ‘’Ne biliyorsun sen?’’ dedi.  Aksi bir ihtiyara dönüştü birden. Kırmak ya da kaçmak istemiyordum. Hava sıcaktı ve saatçi Yahya’nın dükkânı her zamanki gibi gölge doluydu, serindi; toprak, taş ve nem kokuyordu. Dükkânının önünden gelip geçenlerin sadece ayakları görünüyordu. Gün yirmi dört saatti ve o günü on iki saat üzerinden değerlendiriyordu. Zamanı durdurmayacağına dair onu ikna edemeyeceğimi çok iyi anlamıştım. Ama nereye varmaya çalıştığını da anlamaya çalışıyordum. “Birinci saati ilk saniyede, ikinci saati ikinci saniyede, üçüncü saati üçüncü saniyede…” diye devam ederken, on iki çarpı altmış çarpı altmışın ne olduğuna dair koleksiyonculuğunun sırrına doğru gittiğini çözmeye başlamıştım. Yelkovanın gösterdiği her saniye için bir saat biriktirmesi gerektiğini düşünüyordu. Toplayacağı kırk üç bin iki yüz saatin her bir saatini gün içerisindeki bir anda durduracaktı. Böylece zaman hiç akmıyormuş gibi görünecekti. Zaman durduğu an, o yürüyecekti. Zaman o olacaktı. Fikri bu olmalıydı. Hep gençlerin uçuk, garip ve saplantılı olduğunu düşünmüştüm. Böylesi bir ihtiyar görmek ve onu anlamak beni mutlu etmişti.

Dükkândan çıktığımda güneş safran sarısındaydı ve her yeri kavuruyordu. Gölge dolu dükkânda çok kalmış olmalıyım ki gözlerim kamaşmıştı. Saatçi Yahya acaba zamanı dairesel mi yoksa düz bir çizgide mi düşünüyordu? Bana göre zamanı sadece saat olarak düşünüyordu. Zaman daireseldi ona göre. Üç yüz altmış derece sonra kendi yerindeydi zaman ama zamanın çizgisel olması ve sonsuzluğa vurması gerekmiyordu muydu? Belki de Yaradan’ı 00:00’da bulmuştu. Yaradan oradaydı ve ona göre orası varoluş noktasıydı. Yaradan sıfır noktasındaydı. Öyle düşünüyor olmalıydı. Yaradan’ın olduğu yeri belirten saati yanında bulundurması yeterliydi. Zaten zaman hep orada durmaz mıydı? Zamana biz gideriz. Kafam allak bullaktı. Belki de Hallac-ı Mansur’u bir daha anlamadık.

İki yıl sonra saatçi Yahya’nın öldüğü haberini almıştım. Ölüm haberiyle birlikte meraklılarının ortaya çıkardığı bir gerçek vardı. Yılların fısıltı gazeteleri haklı çıkmıştı. Saatçi Yahya öldükten sonra koca bir miras bırakmıştı. Beyaz katırın ahırından üç bin üç yüz otuz üç saat çıkmıştı. Şimdi bu gece vakti elimdeki saatin sıfır üç otuz üçü göstermesini zamana denk gelmiş tesadüf sayıyorum elbet.

Mirasçısı olmadığı için mahalleli o saatleri aralarında talan etmişti. Gizli hazine hikâyesi gibi anlatılan bu hikâye de Saatçi Yahya’nın zamanı durdurmak için otuz dokuz bin sekiz yüz altmış yedi tane saat eksiği vardı. Saatçi Yahya şimdi yaşamış olsaydı ona, ‘’Zaman ve zekâ depolanamaz şeylerdir. ‘’ demek isterdim.

Saatçi Yahya herkese yakındır. Yaradan’ın sıfır noktasına geldiği andadır. Elimdeki kırmızı ejder motifli saatin pillerini çıkardım. Saati taam 00:00’da durdurdum. Yaradan’ın sonsuzluğuna yolculuk bu kadar rahat oluyor demek ki. Modern fiziğin dediği gibi sanrım Saatçi Yahya benim için anda duran tüm zamanlar gibidir.

‘’Saatçi Yahya!‘’ diye mırıldandım, ‘’Zaman, varoluşun kendine dönüşüdür” diye düşünürken keyfimin iyice yerine geldiğini fark ettim. Balkondan serin bir hava esti. Açık olan kapıdan perde durmadan beni çağırıyordu. Balkona çıktım. Sokağın ortasında simsiyah bir köpek yatıyordu. Sokak lambasının altındaki ışıkta bir siluet gibiydi. Bu simsiyah köpeği zamanın karadeliği olarak çekmem gerek diye düşündüm. Fotoğraf makinemi almak için içeri geçtim. Döndüğümde köpek kaybolmuştu.  İşte hayallerimiz, düşlerimiz de o andır. Küçük bir zamanda bile gerçekliğini yitirip kaybolabilir.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz