Röportaj

Sinema ve Tiyatro Oyuncusu Hacı Ali Konuk İle Röportaj

Oyunculuk zor bir meslek, yani insanın kendi karakterinden başka bir karaktere can vermesi çok zor bir iş. Bunun bir eğitiminin olması lazım, eğitimsiz bir oyunculuk hiçbir şeye benzemez. İlla bir okulda/akademide olması şart değil, bir rahle-i tedrisattan geçip bir ustanın yanında eğitim almak lazım. Çünkü oyunculuk öğreti ile gelen bir durumdur.

                                                                                                                                              Hacı Ali Konuk 

-Bize kendinizi tanıtır mısınız?

Hacı Ali konuk, 1968 Erzurum doğumluyum. İlkokul ve ortaokulu Aydın’da bitirdim. Liseyi İzmit’te, Üniversiteyi de hem ilahiyat hem diş hekimliği olarak bitirdim, ayrıca Müjdat Gezen Sanat Merkezini bitirdim(mezun oldum). O yıllarda, işte Müjdat Gezen ’den ayrıldıktan sonra Levent Kırca bir yarışma açmıştı, hem yazarlık olsun Hem oyun olsun Levent Kırca ile 3 sezon çalıştım; Bir sinema filmi çekti, “Şeytan Bunun Neresinde!” Daha sonra televizyon dizileri başladı, tiyatro zaten vardı. Liseden itibaren tiyatro vardı. Tiyatro yapmaya da devam ediyorum.

-Sizce ülkemizdeki sinema kültürü dünyadaki sinemacılığın neresinde ve ne durumdayız?

Sinema bir kültürdür. İnsanların yaşadıklarını ve geçmiş yıllarda yaşanan şeylerin beyazperdeye aktarılması ve bazı hassasiyetlerin üzerinde durulması konusunda sinema çok önemli bir sanat dalıdır, göstergedir aynı zamanda. Özellikle şu iletişim çağında iletişim araçlarını kullanarak dünyaya kendi kültürümüzü anlatmak için sinema özel ve önemli bir yer tutar. Sinemamız var ama maalesef kendimizi anlatmakta net bir şekilde zorlanıyoruz.  Emperyalistler sinema, reklam vs. üzerinden kendilerini çok iyi pazarlayabiliyorlar, kültürlerini dayatabiliyorlar, ürettiği malı/kültürü kitle iletişim araçları sayesinde dünyaya pazarlayabiliyorlar, kendilerini ifade edebiliyorlar. İşte bu alanda da her şeyde olduğu gibi biz biraz geri kaldık. Çalışma yok, üretme yok bizde yani aslında sinema kültürünü tam olarak algılayamadık, anlamadık. Sömürgeci veya emperyalist değiliz ama bu kadar ırkın/kültürün/halkın bir arada yaşadığı bir kültürü sinema açısından dünyaya tanıtmak veya pazarlamak için ne yaptık mesela? Daha çok çalışmalıyız.

-Online sinema platformları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Şimdi Online sinema platformları organik sinemayı etkiler mi? Tabii ki etkiler; şöyle etkiler; şimdi Z kuşağı denen nemelazım, ne olduğu belli olmayan bir kuşak çıktı; aslında böyle bir nesil yok ama biz bunu adlandırdık, daha doğrusu hayat ile çok da alakası olmayan; daha çok platformlarda kendilerini ifade etmeye çalışan yoğunluğun olduğu platformlar! Ve dünya bu yöne doğru gidiyor, fakat biz, yani bu coğrafyanın insanları olarak oralara da bir şey üretemiyoruz ki kardeşim! Misal, çalıyoruz, çırpıyoruz, oradan buradan alıyoruz! Bu durumda nasıl bu tür platformları etkileyebiliriz ki? Bugün artık organik sinemaya aktarılması gereken para bu tür sitelere aktarılmaya başlandı. Pandemi gibi dış etkenler, yapay zekâ, Z kuşağı, reklam gücü vs. faciadır… Aslında organik sinema için başka bir platform oluşturmalıyız. Online veya kendini tekrar eden kurgularla ilerleyen sinema/dizi vs. yaratıp ilerleyemez. Bizim burada ne yapabildiğimiz önemli. Ankara’ nın ötesinde kendini tekrar etmeyen inanılmaz hikâyeler var. Organik sinemayı kurtarabilmek için biz kendi doğal hikâyelerimize sahip çıkıp işlememiz lazım. Bu sanat dalında hafıza ve tecrübe söz konusudur.

Hayallerimizi yüksek tutmamız gerekiyor. Oscar alan bir Türk gördünüz mü veya duydunuz mu? Duyamazsınız; duysanız da ekrandan belki ödüller almıştır da Nuri Bilge Ceylan belki Tayfun Pirselimoğlu gibi birkaç kişi; onlar da özgün sinema yapıyorlar Yani dünyanın seyredebileceği bir sinema yapmak…

Mesele aslında uluslararası bir Pazar payıdır, bu paya sahip olmak lazım, o da özgün eserlerle mümkündür. Sinema bir kültür ise iş kültür bakanlığını da ilgilendiriyor, bu bakanlığın kendi hikâyelerimizi üretebilmemiz için öncü olması gerekir.

Benim de hayallerim var, Doğu kültürü ile ilgili; özellikle Kars ve Erzurum yöreleriyle ilgili bir film çekme hayalim var. Bizim buralarda kız çocuklarına çok önem verilir. Mesela bizim ailede bir kız çocuğu eve girdiği zaman bütün aile fertleri ayağa kalkar. Özellikle baba kız çocuğuna çok hürmet eder, önünü ilikler,  gerektiğinde ona yemek yapar, “Bir emrin var mı?” der. Bu konu ile ilgili bir sinema filmi hayalim var, adı (Hicaz) bir kar filmi… Çoğul hikayeli bir kar filmi çekmek istiyorum. Dünyaya bu coğrafyada aslında bilinenin tam tersine kadına ne kadar değer verildiğini anlatmak istiyorum.

-Yapay Zekâ Sinemacılığı hakkında bize neler söylemek istersiniz

İnsanların monotonlaşmasıdır yapay zekâ sinemasının ortaya çıkması yani tembelliği arttırır. Dünyadaki belli kişiler ve uzaklar çıkarına paranın dönmesi için yapılan bir oyundur. Bitcoin gibi, çok da önemsemiyorum.

-Etkisinde kaldığınız birkaç film ismini merak ediyoruz!

Yani çok var ama beni çok etkileyen son zamanlarda (Parazit) diye bir film var Kore, Güney Kore’deki insanların hayatlarını anlatıyor. Üç kazan düşünün! Orta kazandan büyük kazana daima bir şeyler taşınıyor/katılıyor ama en küçük kazana hiçbir şey taşınmıyor, akmıyor. Biz de eşitsiz ve adaletsiz değil, hayatın insanca yaşandığı yerleri/zamanları görmek istiyoruz.

-Oyunculuk(rol oynamak, birilerin rol biçmesi) nasıl bir durum?

Oyunculuk zor bir meslek, yani insanın kendi karakterinden başka bir karaktere can vermesi çok zor bir iş. Bunun bir eğitiminin olması lazım, eğitimsiz bir oyunculuk hiçbir şeye benzemez. İlla bir okulda/akademide olması şart değil, bir rahle-i tedrisattan geçip bir ustanın yanında eğitim almak lazım. Çünkü oyunculuk öğreti ile gelen bir durumdur. Oyunculuğun bilgi birikimi bir okulda verilse bile alt metni bir ustanın yanında işlenmelidir. Çünkü oyunculuk insanı insanca anlatan bir sanattır. Bu sanatta insanın kalbi ve ruhu birleşmelidir. Birileri bize rol biçerken ne hissediyoruz? Yani biz rol biçmediğimiz için başkasının rol biçmesi biraz havada kalıyor. Yani insanın biraz da karakteri ile ilgili; sen nasıl bir duruş sergiliyorsan karşındaki insan da o duruşu… Yani sen iyi bir adım atarsan karşındaki sana rol kesemez. Sen rol kesmezsen başkası sana rol kesmez.

-Hayat hikâyenizden kısaca bahseder misiniz?

Doğdum doğalı hikâyeler anlatan bir insanım, sosyal bir insanım, insanlara kendimi çok iyi ifade edebiliyorum. Bu da aileden gelen bir durum, sevgi kaynaklı bir ailem var. Hayatım çok enteresan olaylarla geçti. Çok ünlü insanlarla tanıştım; mafya olsun sinema aktörü olsun, devlet yöneticileri olsun, hakimler olsun, askeriye falan… Enteresan dönemlerden geçtim ben. Bu arada vaizlik yaptım, çok enteresan değil mi? Oyunculuğun vaizlikle ne alakası var yani? İşte… Memurluk yaptım yani, vaizlik/hatiplik. Sonra istifa ettim, istifa ettikten sonra diş hekimliği estetiğine geçtim, onu okudum. Sonra hayat serüvenim sinema ile devam etti. İyi olmaya, insanlara iyi davranmaya çalışıyorum. Tanrı insanları bir yaratmış, hepsinin iki gözü iki kulağı var. Kimsenin kimseden üstünlüğü yok. İnsanlara sevgi ve güzelliği anlatmaya çalıştım hep.

 -Hayatımızın sinemasında nerede olmak istersiniz?

Hayatımızın sinemasında nerede olmak isterdim biliyor musun; kurtla kuzunun kardeşçe yaşadığı bir dünyada olmak isterdim. Kimsenin kimseyi üzmediği, herkesin birbirine tebessüm ettiği o hayat sineması içerisinde böylesi mutlu bir sonla biten bir başlangıç isterdim.

-Toplumun hangi alanına dokunmak isterdiniz?

İnsanca yaşamak, insan olma bilincini, erdemini insanlara anlatmak isterdim. Toplumun bozuk taraflarına biraz dokunmak isterdim.

Kendinizi tanımlar mısınız?

Dünya denen bu misafirhanede güzel ve tatlı yaşamak isterim, iyi anılmak isterim.

-Nasıl bir filmde oynamak istersiniz?

Bir Down Sendromlunun hayatını oynamak istiyorum, özellikle engelli arkadaşlarımızla ilgili etkileyici son bir sinema filmi yapmak istiyorum.

-Özel zevkleriniz?

Basket oynamak, koşmak, kitap okumak, okey veya ellibir oynamak, arkadaşlarımla muhabbet etmek… Çocuklarımla vakit geçirmeyi severim.  

-Oyunculukta kırmızıçizgileriniz var mı?

Oyunculukta -kırmızıçizgi- olmaz, oyunculukta çizgi olmaz ki! Toplumda herkesin bir hayatı var, sana derler ki bu hayatı oyna; o hayatı oynarsın, yani çizgi olmaz, benim için çizgi olmaz, bir başkası için olabilir ama benim için çizgi yok. Bir hikâye var ve hikâyenin içindeki bir karakter var; bazen hayaller kuruyorsun ve her şey hayaller üzerinden yürüyor, ama gerçek hikâyeleri aktarmak başka bir şey… Hayalindeki hikâye senaryosunun oyuncusu olmanın çizgisi olmaz, oynarsın ve orda kalır.

-Sinemanın geleceği?

Sinemanın geleceği her zaman parlaktır. Sinema asla bitmez, insanlar var oldukça sinema da var olacaktır. Önemli olan sinemanın geleceğine ayak uydurabilmektir. Yarının alanlarını bilmek insanı endişeye sevk edebilir, çünkü yarın belki de öleceğimi bilebilirim, o yüzden yarını bilmek istemem. Geçmişte kalan yaşadıklarımla da ne üzülür ne de sevinirim. Geçmiş geçmişte kalmıştır, geleceği de göreceğiz, çünkü dünyada yaşayan canlılar arasında öleceğini bilen tek varlık biz insanlarız. Mesela hayvanlar öleceklerini bilmezler tehlikeyi enselerinde hissetmedikleri sürece. Yarını niye bileyim, bilsem ne olacak ki? Başıma bir kaza gelecek, bir sürpriz gelecek; onları bilmek çok önemli değil, bilmezsem sürpriz olur ve daha güzel bence, çok ta merak etmiyorum. Süleyman Demirel’in dediği gibi, “Dün dündür, bugün de bu gündür! Dün dünde kalmıştır. Bu gün de bu gündür…” mı diyelim, yarın da amaan! “ Benzin var da biz mi içtik!” diyelim:))   

Yazar: Şeyhmus Gencan

Nusaybin doğumlu. Sinema, tv ışık şefi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir