Öykü

Yorgun Süt

“Ortacıya git, onunla hesaplaş.” dedi, Yakup emmi. Aç biilaç bunca yol geldim, paramı almadan hiçbir yere gidemem dedim; ya şimdi verirsin paramı ya da şuracığa yığılır kalırım yeminle. Seğiren sağ gözüyle daha bir dikkat kesilen Yakup emmi, “De bakalım,” dedi. “Kimlerdensin sen?”

Bu soru karşısında gülsem mi, ağlasam mı bilemeyerek, hepten yaşlandın sen Yakup emmi dedim. Üç yıldır üst üste geliriz ya biz çeltiğe, ben Şerife, Halim’in karısı. Turuncu sakalını sıvazlayarak, “Hangi Halim?” diye sordu. Boş ver Yakup emmi dedim. Güneş başımı yaktı, kavurdu. Daha çocukları yıkamaya götüreceğim dere boyuna, paramı ver de gideyim. Yaşlılığın kurnazlığını alt ettiği bu yaşında, soruları tek seferde savuşturamamasına üzülerek, “Al bakalım,” dedi.  “Sen de pek dişli çıktın.”

Dişli olmayacaktım da ne yapacaktım? Evi yurdu ardımızda bırakıp, üç çocuğu önümüze katıp, yollara düşeli altı yıl olmuştu. Son üç yıldır da çeltiğe çıkıyorduk. Üç yavrumun ikisini yollarda memeden kesmiştim. Dermanım kalmamaktaydı emzirmeye. Hem, “Yorgun süt, bebenin karnını ağrıtır.” derdi ninem. Benim sütümün dinlenmeye vakti mi vardı? Neyse ki gittiğimiz yerlerde otlaklara yakındı çadırlarımız; keçi sütü de iş görmekteydi. Ancak elden her işin gelmesi adam kısmına tembellik yüklüyordu. Çoluk çocuk boğaz yetiştirme derdini geçtim de, şu yevmiyelerin peşinde koşmak canımı sıkıyordu. Benim adama kalsa, dizlerine kadar çamurun içinde çalışıp, iki biber, birkaç domatesle gün geçirir, “Buna da şükür.” der, günlük yevmiyenin üçte birini biz gibilere bu işi bulan, ortacı denen deyyusa vermekte bir beis görmezdi. İşin başında tek sefere mahsus deyip aldığı parayı, günlük yevmiyeden de kesmeye başlamasına bir tek benim sesim çıkmıştı da, benim adam, “Biraz geri dur be kadın!” deyip, beni çekiştirmiş, “Senden başka kimse yok mu burada, hak hukuk savunacak?” demişti. Yoktu elbet. Şükür belasına meftun olmuştu herkes… Çoluk çocuğun sefaletine kör kesilmiş, dilleri lâl olmuştu. Elbet iş kıymetliydi; elbet ekmek kutsaldı. Ama geceleri ağrıyan dizlerimin, tüm gece sinek ısırmasından uyuyamayan bebelerimin hesabını kim verecekti? Her sene gelişimizde şartlar bir öncekinden beter oluyordu. Dere ıslah edilmiyor, karavanada hep aynı aş kaynıyor, su tankerleri zamanında gelmiyor, hacet yerleri hastalık saçıyordu. Benim sesime ses eklenmedikçe bu feryat anlamsızdı, biliyordum. Benden başka kimse ortacının karşısına dikilip bunları yüzüne vurmuyordu. Var olanla yetinmek, hakkı olanı isteyememek, isteyeni arsız görmek biz gibilere çok öncelerden ezber ettirilmişti.

Gece çöktü mü, çadırlardan gelen, yorgunluğun acı feryatları uykuya geçmemi imkânsız kılıyor; her bir ses kendi yorgunluğuma yorgunluk katıyordu. Sıcaktan çeltiğin dibindeki çıyanların bile uyumadığı bir gece, kalk Halim dedim benim adama. Kalk! Bu böyle olmayacak. Yün yorganda da yatsa, bulanık bir derenin sazlarını kendine döşek de bellese hemencecik uykuya dalardı benim adam. Anasından yadigârdı bu derin uyku ve yer bilmezlik.

“Ne dellendin gece gece yine,” dedi; bırakmak istemediği uyku hâlâ gözündeyken. Bu böyle olmaz Halim dedim. Tek ses çıbanbaşı gibi görünürken, çok sesten it gibi korkar bunlar. Gel beni dinle,  ikna edelim herkesi. Böyleyken böyle diyelim, çocuklar hastalanmakta, kadınlar güçten düşüp iş görememekte, erkekler çaresizliğin pençesinde diyelim; hakkımız olanı istemek, ne suç ne de günah diyelim.

Gözleri boşlukta yeşil bir misket gibi parlayan Halim, maşrapadaki suya uzanıp, başına diktikten sonra, uykusu silinmiş gözlerle bana dönüp, “E be kadın!” dedi. “Köyün en deli kızıydın, hâlâ da öylesin, ancak doğru dersin. Ben de bıkıp usandım bakma, canımı en çok sıkan, çocukların halidir. Fakat ne yapmalı? Kafa kafaya verip düşünmeli…” Sen yoluma taş koymadın ya dedim; gerisini merak etme. Ben herkesi bu gaflet uykusundan uyandıracağım…

Ortacı güneş tepeye varmadan gelmezdi. O vakte kadar herkesi toplamalı, toprak sahiplerinin en çok korktuğu şeyin birlik olduğunu anlatmalı, insana yaraşır çalışma şartları istemenin kursağımızdan geçen lokmaya ihanet olmadığını iyice belletmeliydim. Gün, sabaha kavuşmuş; yorgunlukları ona emanet etmişti. Çadırların orta yerinde dikilmekteydim. Hacetini görmek için dışarı çıkanlar, emzikli bebesiyle gün doğmadan uyanıp, çadırının önünde oturanlar, ağrılarının gece boyu uyutmadıkları… Yavaş yavaş canlanmaktaydı her bir şey. Beni çadırların orta yerinde kıpırtısız görenler bir bir etrafımı sarmaya başladı. Dengesizliklerime alışık olmalarından mütevellit birkaçı da şöyle bir bakıp, yanımdan geçip gitti. “Ah be kızım,” dedi Ramazan emmi, “Ne dikilirsin öyle? Bir de hesap sorar gibi bakarsın, git çoluğunu çocuğunu doyur.” Hesap sormak isterim Ramazan emmi ama sizden değil dedim; bize bu koşulları reva görenlerden. Gecenin sıcağı vurmuştur diline, bak bakayım su tankeri gelmiş mi? Ben diyeyim sana gelmemiş; bugün de rızık dediğimiz, derenin bulanık suyu.

Bir taraftan konuşuyor, bir taraftan çevreme toplananların bakışlarından bir anlam çıkarmaya çalışıyordum. Öyle seziyordum ki konuşmamı en çok isteyen kadınlardı. Nasıl olmasındı? Çamaşır yıkadığı derede, bebesini de yıkayan oydu. O yüzden bir yerden isyan feryadı yükseliyorsa orada mutlaka canı yanmış kadınlar vardı. Güneş fezaya varana, ortacının minibüsü karşı tepede görünene kadar anlattım, nefesim yettiğince haykırdım. Sesim soluğum tükenmişti ancak insana küfür bu şartlarımız düzelene kadar işi bırakmaya onları ikna ettim. Elindekini kaybetme korkusu, mayalanan her isyanda bir düşmandı biliyordum ama sefaletimiz korku bendini çoktan aşmıştı…

Ortacı karşı tepeden aramıza karışana kadar üç sözcü seçtik ve hiçbir şey olmamış gibi çaputlarımızı kuşanıp, minibüse doluştuk. Her sabah olduğu gibi sayım yapılıp, tarlalara dağılacaktık; ancak tarlalara vardığımızda kimse yerinden kıpırdamıyor, sabah benim durduğum gibi dimdik duruyordu. Olanlar karşısında afallayan ortacı, kasketini çıkarıp, soran gözlerle her birimizi baştan aşağıya süzmeye başladı. Ortacının şaşkınlığı ile kaybedecek vaktimiz yoktu. Ramazan emmi, ben ve Sami ağabey yanına gidip her bir şeyi anlattık. Karşımızda tir tir titriyordu. Korku bu kez onu esir almıştı.

“Siz çıldırmışsınız !” dedi. “İş bırakmak da ne demek?”

Güneş tepede bir alev topundan farksızdı. Çatlayan dudaklarımızdan ilk defa kendimiz için birkaç kelam çıkmıştı. Kararlılığımızı anlayan ortacı, toprak sahibi ile konuşacağını, diğerleri hemen olmazsa da su tankerinin bugün mutlaka gelmesini sağlayacağını söyledi. Biz de ona tüm isteklerimiz gerçekleşene kadar çalışmayacağımızı söyleyip, işe koyulmayı reddettik.

Çadırlara vardığımızda kendimi zafer kazanmış bir komutan gibi hissediyordum. Çocuklarım için seviniyordum; bizi üç kuruşa çalıştırıp, şükür kuyusuna atanlardan hesap sorduğumuz için seviniyordum. İlk gün su tankerinin gelmesiyle, ganimetine sevinen askerler gibi mutluluk sarhoşu olmuştuk. Sabaha kadar gülmüş, eğlenmiş, açık havada yıldızların altında uyumuştuk.

Ertesi sabah ve ondan sonraki gün kimse gelmedi. İlk taarruzu kazanmış bu asi grup, aklının başına gelmesi için öylece bozkıra bırakılmıştı. Şimdi ortacı gelse, “Suyunuz da bitmek üzere, üç günlük yevmiyeniz de gitti, hemen doluşun minibüse,” dese, koşa koşa gitmelerinden korkuyordum. Ama kadınlar! Ah canım kadınlar… Düşmemize izin vermiyorlardı. Yanlarında getirdikleri erzakları ve etraftan topladıkları ile ellerinden geleni yapıyor, kimseyi aç bırakmıyorlardı,  zaten öncesinde de pek doyduğumuz yoktu, varsın bu seferki açlık, onurdan olsundu…

Bir haftanın sonunda, ortacının minibüsü tepede göründü. Gücümüz gibi umudumuzun da tükendiği o gün nihayet ortacı geldi. “Siz” dedi, kavruk yüzü terden sırılsıklam, “Siz yatın kalkın, Bey’ime dua edin. Ben onun yerinde olsam, hepinizi geri gönderirdim. Adam mı yok çalıştıracak, siz gibi kaç tanesi kapımızda yatmakta; ama sizin dediğiniz oldu. Tüm isteklerinizi kabul etti Bey’im. Tanker her gün gelecek, hacet yerlerinin sayısı arttırılacak, karavanadaki yemek çeşitlenecek…”

Ortacının lütufkâr aşağılamaları canımızı yakmıyordu; istediğimizi almıştık. Yorgunluk ve açlığın gölgelediği bir sevinçle birbirimize sarıldık. Ne güzeldi emeğinin, feryadının karşılığını almak.

Tarlalara vardığımızda ortacı kolumdan tutup, beni kenara çekti. “Bak hele!” dedi, çenesindeki çukurda şeytani bir gülümsemeyi saklarken, “Bak hele, Bey’imin tüm bunlar için bir şartı var.” Neymiş o? Dedim; kolumu elinden kurtarıp. ‘Tüm bunlar kabul ama o elebaşı kadın ailesini de alıp gidecek, dedi.’ Gururlu nefesim boğazıma düğüm olmuştu, nefes alamıyordum. Hiç ikiletmeden peki dedim; ancak benim de bir diyeceğim var. Kimseye bir şey söylemeyeceksin; aksi halde beni bırakmaz, peşimden gelirler. Bunca gündür kaç kadın, kaç çocuk aç, susuz. Anamın hastalandığını, haber bile etmeye vakit bulamadan gittiğimi, benden yana hakkımın helal olduğunu söyleyeceksin. “Sen orasını oldu bil,” dedi. “Sen yeter ki git, bozguncu…”

Dönüş yolunda, üç bebemin biri benim, ikisi Halim’in kucağında tarlalardan geçerken, içime bir sevinç doldu. Halim’le göz göze geldik. Halim be dedim, benim sütüm yorgundu ama artık o tarlalardaki tüm emzikli kadınlar, dinlene dinlene emzirecek bebesini…

Yazar: Eda Özdemir

Eda Özdemir, 17.04.1979’da İstanbul’da doğdu. Bursa Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü mezunudur. Naile’nin Çığlığı adlı öyküsü Kadın Yazarlar DerneğininKonuşamadıklarımız temalı 2020 öykü seçkisine kabul edildi. Okumayı öğrenmenin hayattaki en büyük devrimlerden biri olduğuna, Dostoyevski’nin, Virginia Woolf’un ve Tezer Özlü’nün bu dünyadan olmadığına inanıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir