Ana Sayfa Zamansız O An Anı Babamın Cennetinde Bir Gün

Babamın Cennetinde Bir Gün

Sıkılmadan, yorulmadan, yüzlerde eksik olmayan tebessümle sofraların yukarı çekilip akşam yemeklerinin damda yendiği, sıcak yemek buharlarının gökyüzüne bir bulut gibi karışıp oradan bereketini yeryüzüne yağdırdığı akşamlar. Elektriğin, araba seslerinin olmadığı; yemek sonrası, bir maestronun müziğe başlama işareti gibi bardaklara doldurulan çay ve çaylara eklenen şekeri karıştırırken gecenin sessizliğini bozan kaşıkların çınlama sesleri. Hemen ardından babamın içi aşk dolu, ağıt dolu KİLAM*’ları… Sıra sıra, yan yana dizilmiş döşekler, güvey yastıkları, enine serilmiş yorganlar, birbirine değen ayaklar. Hele, yorganı bacaklarının arasına almak ne büyük lüks! Gökyüzünde yıldızlar, dışarıda köpeklerin ve cırcır böceklerinin sesleri… Hele o Rapunzel’in saçlarının kesilmesi misali hasat edilmiş başakların kokusu! Açık maviye boyanmış demirden tahtların her hareketimizin ardından gıcırdaması; masum çocukluk hayalleri, meleklerin yüzümüzü okşamasıyla çabucak uykuya kapanan gözlerimiz; stres kelimesinin hayatımıza ve dilimize girmediği, anlamını bile bilmediğimiz günler…

Güneşin gözlerimi, baba elinin saçlarımı okşadığı o sabahlarda güçlü bir ses: “Kalk oğlum, sabah oldu, uyan hadi!” İçimden “Sabahın körü, babam bizi niye uyandırıyor ki?” diye geçirirdim. Bir türlü anlam veremiyordum bizi bu kadar erken uyandırmasına. Ne uykuyu severdi babam ne de boş durmayı. “Çok uyuyan, çalışmayan insanların şerefi yoktur.” derdi. Bir gün olsun annem “Bırak çocuklar uyusun.” demedi ya da “Yorgunlar, dinlensinler.” Etimiz de kemiğimiz de babamındı.

Uyanır uyanmaz babamın cennetine inerdim. Hortumun bir ucunu musluğa geçirir, diğer ucunu üfleye püfleye etrafı yeni çapalanmış ağaç diplerine götürürdüm. Dizlerimin üstüne çömelip bacaklarımın arasına aldığım hortumun ucunu yerden yükseğe ayarlar, avucuma dolan soğuk suyu yüzümü çarpa çarpa yıkardım. Bahçemizde kiraz, nar, incir, zeytin, kayısı, dut ve onlarca meyve ağacı vardı. Sulamaya her zaman incir ağacından başlardım. Köklerine su gider gitmez hortumun ucunu başparmağımla sıkıştırır tazyikli suyu ağacın yapraklarına püskürtürdüm. O vakit ne de güzel bir koku yayılırdı… Birbirimize “günaydın” derdik böylece. İncir ağacı ile vedalaştıktan sonra kendimle gurur duyuşumun sebebi olan, elimle dikip can suyunu verdiğim, serpilişini gözlerimle an be an gördüğüm kayısı ağacına yönelirdim. En çok onunla sohbet ederdim. Tüm sırlarımı anlatırdım ona. Dördüncü sınıfta aşık olduğum kızı anlatmıştım mesela. En çok torpili ona yapardım, daha çok su daha çok gübre daha çok bakım. Boyumu geçen kürekle her hafta toprağını eşeler, yapraklarını silerdim. Hiçbir zaman beni mahcup etmedi. Bir annenin çocuğunun saçlarını taradığı gibi incitmeden koparırdım meyvelerini. İçi bal gibi tatlı, kokusu anlatılamayacak kadar güzel. Hemen yanındaki kiraz ağacının bakışlarını fark ederdim: Kıskanç, yaramaz, kirli. Aslında seviyordum onu. Ama arkadaş çevresi çok kötüydü, sürekli böcek çekiyordu ve meyvelerinde de yara bere izleri vardı. Hiç bana öyle mahzun mahzun bakma! Senin kiraz ağacından bir farkın yok hatta sen daha betersin. Sürekli meyvelerini yere döküyorsun dut ağacı! Zaten senin suya çok da ihtiyacın yok,bugün sana su mu yok. Cefakâr, fedakâr, her zaman yeşil, hiç şikâyet etmeyen, uslu uslu duran zeytin ağaçları… Aferin sizlere, dileyin benden ne dilerseniz. Tamam tamam siz de öylesiniz narlar, canlar, bahçemizin bereketleri. Aranızda birkaçı ekşi ama olsun, sizi tuzlayıp tuzlayıp yemek de güzel.

-Oğlum git çaydanlığı sen getir; kardeşin daha küçük, üstüne döker. Allah korusun. Ben biberleri toplayacağım, sen de geldikten sonra domatesleri topla. Annene söyle bıçak koymayı unutmasın.

-Peki baba.

Siz hiç kahvaltıda taze biber yediniz mi? Ufak bir ısırıkta “kırt” diye ses çıkaranlardan. C vitamini çok varmış biberde.

En çok domates toplamayı severdim, o yüzden babam bu görevi sürekli bana verirdi. İzlerdi beni, domatesleri nazikçe koparır her birini koklaya koklaya tabağa koyardım. Her biri sanki ayrı güzel kokardı. Aralarında ekşi domatesler vardı, en çok onları severdim. Üstlerine bolca tuz döker şapırdata şapırdata yerdim.

Yağmur durmuştu, parmaklarımın arasında sigara ateşinin sıcaklığını hissetmiştim. Son bir nefes çektim, ortaparmağımın yardımıyla başparmağımın üstündeki izmariti fırlatıverdim. Uyanıverdim çocukluğumdan. Dışarıda yağmur ile toprağın kokusu, anılarımda kayısı kokusu, parmaklarımda sigara kokusu. Büyümüşüm. Neyse ki içimizi kirleten bir tek sigara dumanı olmuş. Keşke büyümeseymişim.

*Kilam: (Arapça’dan; Kalām: Söz, konuşma) Kurmanci ve Zazaca’da dengbej şiirine denilir. Kilam dengbej geleneğinin bir terimidir. Tıpkı Türkçe’deki türkü kelimesiyle aşıkların şöyledikleri şiir tanımlandığı gibi, Kürtçe’de kilam kavramı dengbejliğe özgü bir şiir türü için kullanılıyor.

6 YORUMLAR

  1. Yani aldın bizi ta 20 yıl öncesine götürdün . Tek üzüldüğüm yanı okurken bitecek olmasıydı .. keşke eskide kalsaydık yada yazın hic bitmeseydi .. Tek kelime ile mükkemel yüreğine sağlık.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz