Ana Sayfa Zamansız O An Anı Bahar ve Libido

Bahar ve Libido

Bahar geliyor… Aylardan Nisan. Bu ay şakaya gelmez öyle, tüm kuzey yarım küre için tehlike sinyalleridir. Bahar geliyor kaçın!

Şu insan vücudu nasıl bir şeydir arkadaş… Güneş ışığının çoğalmasıyla kış günlerinin bittiğine kanaat getiren beden içlik giymeyi, üzerine de iki kat çorap geçirmeyi bırakıp, korunma değil çoğalma mevsiminin geldiğini anladığında hormonları harekete geçiriyor. Kuzey yarım kürede milyonlarca insan cinsel olarak aktif hale geliyor. Amerika’nın gizli silahı var ya, hani kırmızı düğmeye basınca istediği yeri yok edebildiği; işte onun gibi bir şeyler oluyor insana da Nisan gelince. Sanki görünmez bir el Nisan’ın düğmesine dokunuyor ve hormonlarımızın kozmik Big Bang’i başlıyor.

“Hay gözün kör olsun e mi!” bedduası kesinlikle bahar aylarında türetilmiş olmalı. Bu göz var ya bu göz; Nisan’da ne çoraplar örüyor insanın başına bir bilseniz! Baharla birlikte gözün ağ tabakası (retina) daha yoğun güneş ışığına maruz kalıyor. Optik sinirlerle beyne bağlı olan gözlerimizle buluşan güneş ışığı bir tür uyarıcı görevi üstleniyor. Ekseriye gri ve yarı-karanlık geçen kış günlerinde, “Kış hormonu” olarak da bilinen melatonin salgısını artıran epifiz bezi, güneşli günlerin gelişiyle birlikte bu kez de “mutluluk hormonu” olarak bilinen serotonin salgılamayı hızlandırır. Elbette bu salgı şenliğine testosteron ve östrojen de derhal tam gaz katılırlar. Bak sen şu şerefsizlere!.. 

Cinsel organlarımızdaki bu hızlı aktivitenin tek müsebbibi göz değildir elbet; midede uçuşan kelebekler, bağırsaklarda sanki Venedik’te kanal sefası yapıyormuşçasına kurumla gezinen minnak krampçıklar…

Ama Nisan ayında görüp görebileceğiniz en masum insan evladı benim! Çünkü gözlerim, retinamda oluşan bir enfeksiyon sebebiyle oldukça rahatsız ve neredeyse tamamen kapalı. Anlayacağınız, bu yılki Nisan vizyonumda “Eyes Wide Shut” oynuyor ve bir an önce “Eyes Wide Open”a geçebilmem için sevgili dostum Doktor Kamuran ve Hipokrat yeminlerine yürekten bağlı ekibi beni sezona yetiştirmek için var güçleriyle çalışıyorlar.

Dedim ya bu ay şakaya gelmez; Nisan’ı dört gözle bekleyen bazı kesimler var ki ‘aman’ diyeyim, gördüğünüz yerde tereddütsüz arkanızı dönün ve tabana kuvvet kaçın! Tüm kışı abur cubursuz, şekersiz, tuzsuz geçirip triceps, biceps, göğüs, kanat ne kadar vitrinlik kas varsa gözümüze gözümüze sokmak için bir an önce kısa kollu t-shirt’lerini çeyiz sandıklarından çıkarma heyecanına kapılmış fitness’ci kardeşlerimiz ile Monica Belluci’vari incecik bellerini ve tüm Kardashian sülalesinin toplam popo coğrafyasına eşit mabatlarını Tik Tok’a atıp bol ‘like’ bekleyen hatun kişiler! İşte size en tehlikeli iki grup. Raiting’i yüksek ilişkiler peşinde olup işin teknik, taktik, duygusal, felsefi, psikolojik boyutuna hiç bulaşmadan direk sonuca odaklanmış; kaslarının, popolarının öz güveniyle direkt mevzuya dalan gruptakilerden bahsediyorum. Isınan havanın da etkisiyle bilinçsizce ona buna saldıran,  “Are you cola?”, “Go disco?”, “Drink votka, you and me?” İngilizcesiyle sahilde Rus tavlama sezonunu kurdeleyle açan ibişlerden!

Peki bu tanışma, kaynaşma işlerinin bir tekniği, taktiği var mıdır? Vardır herhalde ya…

Sene 2001, Kıbrıs’ta Mağusa’da Birleşmiş Milletler üssü karşısında Road House diye bir bar vardı, hep oraya takılırdık. Baharın dürtüsü, denizin kokusu, vizelerin bitişi derken kendimizi bara atmıştık. Bir taraftan arkadaşlarla sohbeti koyultuyor bir taraftan da ılık Kıbrıs ikliminin etkisiyle çıplak omuzlarını nilüfer çiçeği gibi titreten bir içim su hatunları kesiyorduk. Alper isminde bir arkadaş vardı masamızda; cevval, zeki bir çocuktu. Sohbetin en koyu anlarından birinde, Alper birden masadan kalkıp, tek başına oturan bir kızın yanına gidiverdi. Yüksek perdeden bir “Merhaba!” patlattı önce. Hepimiz kulak kesilmiş, şaşkın bakışlarımızı Alper’e dikmiştik. Biz ne olup bittiğini anlayamadan, Alper’in konuşmaya devam ettiğini duyduk: “İki, üç dakikadır bakışıyoruz seninle. Ben şimdi böyle çabuk davranıp yanına gelmesem, bir on beş dakika daha sürecekti bu bakışma faslı. Sonra, yine yanına yavaşça gelecek ve sana bira ısmarlamak istediğimi söyleyecektim. Eh, birlikte geçirebileceğimiz zamanı on beş dakika ertelemeye gerek yoktu kanımca! Ama neyse, ben yine de devam edeyim on beş dakika sonrasında olabilecekleri anlatmaya: Birlikte bir, iki bira içecektik. Biraz kendimizden biraz hayattan bahsedip birbirimizi tanımaya çalışacaktık. Sonra sen saatin geç olduğunu, eve gitmen gerektiğini söyleyecektin. Ben de seni evine bırakmayı teklif edecektim. Tercihen, sen bu teklifimi kabul edecektin. Evine vardığımızda, bana kahve ikram etmek isteyip istemediğini soracaktım sana. Cesaretimi küstahça bulacaktın, ama samimi tavrım hoşuna da gidecekti. Şimdi ben sana şu teklifi yapıyorum. Varsay ki şu anda evinin önündeyiz ve sana beni içeri davet eder misin, diyorum. Ne dersin?”

Bu konuşmaya şahit olduğumda o kadar şaşırmıştım ki, o an aklımdan onlarca şey geçmişti. Alper’in yaptığı şey âni bir cesaret parlaması mıydı yoksa önceden planlanmış kurnazca bir taktik miydi? Kız, Alper’in bu tavrından etkilenmiş miydi? Ne cevap verecekti Alper’e, paylayacak mıydı onu yoksa cesur hamlesini ödüllendirecek miydi? Saniyeler içinde aklımdan buna benzer sorular aktı geçti. Alper’in yaptığı şey cesaret gerektiren bir hamleydi. İyice düşününce Alper’in kaybedecek bir şeyi olmadığını, reddedilmekten de zerrece korkmadığını fark ettim. Tanışmak istediği bir kıza cesurca yaklaşmış, içinden geçenleri kabalaşmadan, karşısındakini rahatsız etmeden bir çırpıda söylemişti, yalansız dolansız. Tanıdığım kadarıyla Alper, alkolün etkisiyle de yapmamıştı bu hamleyi; düz bir çocuktu O, söylemek istediklerini lafı dolandırmadan çıkarırdı ağzından. Daha geçenlerde, bir sınav öncesinde hocamızın yanına gidip sınavdan B+ alamaması durumunda bir sonraki yıl sınıf tekrarı yapacağını, bu durumun da ailesi ile arasında çok ciddi sorunlar yaratacağını söylemişti. Yıl içerisinde yeterince çalışmadığını ve bunun tamamen kendi suçu olduğunu bildiğini, dersinden geçebilmesi için tek çarenin kopya çekmek olacağını ama bunu da yapmak istemediğini samimiyetle anlatmıştı hocamıza ve kendisine yardımcı olmasını rica etmişti. İşte Alper böyle dürüst ve cesur bir çocuktu. Tam da biraz evvel hiç tanımadığı bir kızın karşısında yaptığı konuşmada olduğu gibi.

Alper o akşam cesaretinin ve dürüstlüğünün karşılığını aldı. Kız da ona “Merhaba!” dedi ve teklifinin onu gerçekten şaşırttığını, ama kendisini evine davet etmeyeceğini söyledi. Ancak birlikte oturup sohbet edebileceklerini de ekleyip Alper’i masasına davet etti.

Kim ne derse desin, kızın o akşam kesinlikle Alper’den etkilendiğini düşünüyorum. Belki onun da aklından, tıpkı benimkinden geçtiği gibi, onlarca soru geçmişti: Kimdi bu adam; cesaretinin, özgüveninin kaynağı neydi; dürüst ve meraklı bir hayran mıydı yoksa taktisyen bir zampara mı; ona söylediklerini daha önce başka kızlara da söylemiş miydi; bilmeyerek yaptığı bir mimik ya da jest ile bu cesareti ona kendisi mi vermişti; yoksa adam sadece ukala bir serseri miydi?

O akşam kızı uzaktan izlerken ne bir endişe ne korku ne de tedirginlik sezdim Alper’e bakışlarında. Bu duygular içinden geçmiş olsa bile, usta bir poker oyuncusu gibi hiçbir şey belli etmemişti. Ne saçarlıyla oynamış ne durmadan bacağını sallamış ne de parmaklarını rahatsızca masanın üzerinde tımbırdatıp durmuştu. Ona bir isim bulmaya çalıştım kafamda; en çok Melisa, Aylin ve Ece’yi yakıştırdım.

Kız, hiç de bayat numaralara kanacak aptal birine benzemiyordu. Aksine, Alper’le sohbet ederlerken cümlelerini özenle seçiyor, kibarlığını bir an için bile elden bırakmıyordu. Hatta o tavırları o kadar rahattı ki, sanki ilk hamleyi o yapmıştı da şaşıran taraf kendisi değil Alper olmuştu. Gerçekten de ikisine baktığımda, daha donuk ve tutuk olanın Alper olduğunu fark ettim hayretle. Kız, elini aralarında duran çerez tabağına uzatıp Antep fıstıklarını, bademleri tek tek seçerken, Alper sadece beyaz leblebilerden ve tuzlu fıstıklardan alıyordu çekingence. İşte böyle bir kendi masamdaki sohbete katılıp bir Alper’in kızla beraber oturdukları masada dönen sohbete kulak kabartırken geceyi epey geç etmiştim. Hatta bizim masa eve gitmek üzere kalktığında, Alper ve kız daldıkları koyu muhabbetten kafalarını kaldırıp gitmekte olduğumuzu fark etmediler bile. Bense, sabah olup da Alper’i gecenin devamı hakkında soru yağmuruna tutmak için can atarken, nedense birden aklıma bizim Tayfun düştü!

Mardinliydi Tayfun. Mardinli olup ta insanın isimi Tayfun olur mu derseniz; evet, olmuş işte. Tayfun doğduğunda babası askermiş. Komutanı, kendisini yanına çağırıp da ismine gönderilen mektubu ona okuduğunda, bir oğlu olduğunu öğrenmiş. Bu müjdeli habere karşılık komutanından oğluna bir isim vermesini istemiş; komutanı da Tayfun ismini vermiş. Komutan Giresunluymuş. Giresun’da Tayfun ismi yaygın mıdır, onu bilemem.

Bir gün bir kafede Tayfun’la otururken, yanımızdaki bir başka arkadaşın bayan arkadaşı gelip oturdu masamıza. Laf döndü dolaştı, yoldaki çukurlara geldi.

Birden Tayfun heyecanla lafa daldı: “Abi, Almanya da öylemi ya? Yollar mükemmel, her yer tertemiz. Hele o Münih, ne kadar modern bir şehir öyle!” Tayfun Münih’ten girip Düsseldorf‘taki eğri binalar, Köln’deki Dom Katedrali’nden, Ren Nehri’ndeki restoranlardan çıktı. Daha neler neler! Hani biraz daha konuşsa, şivesi gurbetçilerinki gibi olacaktı. Yarım saat onu hayretle dinledik. Almanya’ya kesinlikle gitmediğini biliyorum. Meğerse amcası ‘80’lerde Almanya’ya göçmüş, kuzeni her geldiğinde oraları anlatırmış, oradan biliyormuş.

Kız kendisine ne iş yaptığını sordu. Tayfun, işletme mezunu olduğunu ama KPSS’den yeterli puan alamadığı için ticaretle uğraştığını söyledi.  Ben ve masadaki diğer arkadaşım Ahmet şok olmuştuk. Len, bizim Tayfun lise mezunu değil miydi? Zeki çocuktu ama okumak bir türlü ilgisini çekmemiş, dershanelere gitmesine rağmen üniversiteyi kazanamamıştı. İşletme ve Tayfun isimlerini yan yana getirince, Tayfun’un insanları telefonla işletmesi haricinde aklımıza başka bir şey gelmiyordu. Birden kız “Ben de işletme mezunuyum.” Deyince, “Aha, şimdi boku yedi!” diye geçirdik içimizden. Ama yok, hiç de umduğumuz gibi çuvallamadı Tayfun. Şerefsiz, her bir şeyi planlamış ince ince; işletmede hangi dersler okutuluyor, hangi dersler ötekilerden daha zor, vize nedir, final nedir hepsini öğrenmiş. KPSS geçen sene kaç puanla almış, onu bile ezberlemiş. Tayfun’u tanımsak biz bile inanacaktık söylediklerine, o kadar inandırıcıydı yani şerefsiz! Bir de “İşletme okumak hayatımın hatasıydı” demez mi? Yok ulan, yok; bu adam gerçekten işletme okumuş dedik, herkesi işletiyor resmen!

Bununla da yetinmedi Tayfun. O gamzeli, çapkın gülüşüyle kıza bakıp “Tek ortak noktamız işletme olamaz herhalde. Bir ara şöyle rahat rahat oturalım da hangi kitaplardan, filmlerden hoşlanıyorsun, uzun uzun konuşalım seninle.” dedi. Biz Ahmet’le şaşkınlıkla birbirimize bakarken, uzanıp kızın masada duran telefonunu aldı, kendi numarasını kaydedeceğini, onu her zaman arayabileceğini, müsait olduğunda da buluşmak istediğini söyledi. Şifreyi sorduğunda ise, kızdan cevap bir çırpıda geliverdi: “3366”! Şöyle upuzun bir “Yuhhhhhh!” dedik içimizden. İşin daha da ilginci, kız masadan “Ay ne kadar samimi, candan bir arkadaşınız varmış. Ne güzel sohbetlerimiz olacak kim bilir. Nerelerde saklıyordunuz Tayfun’u bunca zamandır?” diyerek kalkmaz mı?

Yalan ile çıkılan yol elbet gerçeğin sert duvarına toslayacaktır. Ama bu ikisi için yolculuğun heyecanlı geçeceği de kesin!

4 YORUMLAR

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz