Ana Sayfa Edebiyat Öykü Gün Gelir Unutulurmuş Tüm Emekler

Gün Gelir Unutulurmuş Tüm Emekler

Yaz sıcağının yavaş yavaş bastırdığı günlerde, artık ellili yaşlara yaklaşmak da üzereyken, iki elindeki torbalar ki hayatı boyunca da hep ağır gelmişti, daha da ağır gelmeye başlamıştı. Yokuşu çıkarken daha yorgun, daha halsizdi artık. Attığı her adımda, özellikle de köşe başlarını dönerken, otuzlu yaşlarında uzun yürüyüşleri geliyordu aklına. Otuzlu yaşlarda genellikle insanlar hayatlarını oturtur, bir düzene girer, malını mülkünü edinirken; o, tüm hayatını sıfırlamış, yeni yerlere yelken açmış, eski yaşamına sünger çekmiş, daha umursamaz, daha asabi, daha asi olmuştu. O zamana dek edindiği ne var ne yoksa kaybettiğinden de geçmiş yaşamına lanet etmişti. Onlu yaşlarını otobüsle, yirmili yaşlarını arabalarıyla, otuzlu yaşlarını ise tekrar toplu taşımayı ama çoğu zaman da ayaklarını kullanarak geçirmişti. O dönemlerden idmanlı olduğunu ve yaşlılık evrelerinde de güçlü ve dayanıklı ayaklara sahip olacağını düşünürken, daha marketten üç dört sokak yokuş yürüyemez haldeydi. Buralara taşındığında ilk başlarda böyle olmuştu. Nefes nefese kalıyor, yorgunluktan titreyen elleriyle anahtarı zar zor kapı deliğine sokup, çevirebiliyordu. Bir ay sonrasında ise ne yokuş, ne merdivenler hiçbir şey onu zorlamaz hale gelmişti. Yolu adım adım yürürken, bir yanda avuçlarındaki ağırlığın ağrısı, bir yandan da poşetlerin kestiği parmak aralarındaki çökmelerden zar zor yürüyordu. Birinci yokuşu aştı, gözleri etrafta dinlenecek yer ararken, o gözlerine hâkim olup, zihnine, “Hadi ne kaldı ki” komutları vere vere ikinci yokuşa ulaştı. Buranın köşe başında biraz durdu. Torbaları yere koymak istemiyordu. Torbalar kirlenmesin diye. Ömrü boyunca da hep böyle yapmıştı. Ondan dolayı da o torbalar hep daha ağırlaşarak ellerinde eve kadar gidiyordu. Hatta kendi için böyle kıyaklar geçmediğinden defalarca fıtıklar çıkarmıştı. Hani on bilemediniz on beş saniye dinlense belki üç, dört ay fıtık ağrısı çekmeyecek, aylarca tedavi için koşuştura koşuştura hastanede kendini bulmayacaktı. Daha birkaç sene önce yine aynı nedenle şu ara sokaktan topuğuna basamaz halde aksaya aksaya eve gitmek zorunda kalmış. Dört ay tedavi görmüştü de yine de uslanmamıştı. Ama bu sefer torbayı yere koydu.

Gerçekten yaşlanıyordu. Artık bedeni hatalar vermeye başlamıştı. Oysa mesleği gereği gençlerle vakit geçirdiğinden, güncel olaylara ve dile hâkimdi. Bir türlü ruhen büyüyemiyordu. Tam da bu sebepten belki de hayatı boyunca iyi bir düzen tutturamamıştı. Beden yaşlanmak için elinden geleni yaparken, o zihnini hep genç tutup, gençlerin yaptıklarını ya da gençken yaptıklarını devam ettiriyordu. Doğal olarak da beden buna uyum sağlayamıyordu. Üç dört dakika soluklandıktan sonra yerden torbalarını eline aldı. Eline aldığı anda yine içinden, “Keşke koymasaydım, bunları da çöp niyetine illa bir yerde kullanırdım” diye geçirip, ağır adımlarla ikinci yokuşu tırmandı. Tekrar köşeyi dönüp, yoluna devam etti. İki sokak boyunca, elindeki ağırlıkların da etkisiyle havayı daha da yoğun ve sıcak hissetti. Teri kaşlarının arasından damlaya damlaya gözüne giriyordu. Bir gözünü açamıyor üstüne üstük de o gözü terinin tuzundan fena şekilde yanıyordu. Birkaç dakika sonra evinin merdivenlerine ulaştı. Torbaları yere koydu. Tshirtünün kolunu gözüne götürerek birkaç defa sildi. Gözünü biraz açabildi. Bu sefer parmaklarıyla ovuşturarak daha da açmaya çalıştı. Başaramadı. Tekrar tshirtünün kolunu sürerek temizledi. Biraz daha görmeye başlayınca da anahtarını çıkarıp, apartmanının dış kapısını açtı. Ayağını kapının önüne kapanmasın diye koydu ve torbalarını aldı.  Apartman eskiydi ve asansörü yoktu. Oturduğu bu bölgenin geneli de böyleydi. Derin bir nefes alarak, eliyle torbaları da iyice sıkıp, çıkacağı beş katın ilk merdivenine ayağını attı. Yine gençliğinden kalan bir özellik yüzünden, beş katı da dinlenmeden ve merdivenleri saya saya çıktı. Son üç merdivende gerçekten takati kalmadığından biraz durakladı. Torbaları uzanıp kapının ön tarafındaki düzlüğe koydu. Kızarmış ve çöküntüler oluşmuş ellerini ovuşturdu. Parmaklarındaki çöküntüleri düzeltmeye çalıştı. Sonra beline iki elini yerleştirip, arkaya doğru iki üç kere esnedi. Beli ki biraz rahatlamış gibi olunca da son üç merdiveni tırmandı ve cebinden anahtarını çıkarıp kapıyı açtı. Torbaları alıp kapının yan tarafındaki boşluğa koydu. Sonra ayakkabılarını dışarıda çıkartıp, eline aldı ve ayakkabılarını da ayakkabılığa yerleştirdi. Ağır itişlerle kapıyı kapattı. Arkasını döndü. Camdan dışarıya baktı. Uzaklara doğru baktı. Uzaktaki köprüden geçen arabalara, denizden geçen gemiye baktı bir üç dakika kadar. Sonra torbaları alıp mutfağa taşıdı. Mutfağa girdiğinde ise gerçekten ne kadar yorgun olduğunu hissetti ki torbaları sadece tezgâhın önüne koyup, içindekileri çıkarmadı. Daha sonra yaparım dedi ve salona geçti. Kanepeye boylu boyunca uzandı. Eline kumandasını alıp televizyonu açtı. Her zaman izlediği haber kanalına gelince elindeki kumandayı sehpaya koyup, izlemeye koyuldu. Kendi kendine, “Bu ülkede bir gün de karmaşa olmasın, bir gün de siyasi etki her alana yayılıp kaos yaratmasın” diye geçire geçire izledi günün gelişmelerini. Kırk dakika kadar sonra kapısı sert bir şekilde, yumruklana yumruklana çalınınca koltuktan irkilerek kalktı ve kapıyı açtı. Karşısında beş tane polis duruyordu:

Polis:

 – Bay G

G:

– Evet buyurun.

Polis:

– Hakkınızda halkın bir bölümünü devlete karşı kışkırtma, ülkenin itibarını zedeleyici açıklamalar yaparak, ülkeyi ve düzenini küçük düşürücü sözler sarf etme ve bunun gibi bir kaç suçtan şikâyet var

G; şaşkınca bir tavırla, “Ne zaman ve kimi kışkırtmışım?”

Polis, “Müsaadenizle içeriye girebilir miyiz? Evi arama emrimiz mevcut. İsterseniz bakıp, okuyabilirsiniz.” diyerek elindeki kâğıdı uzatıp içeri girdiler.

Bu sırada ne yapacağını bilmediğinden apar topar avukat öğrencilerinden birkaç tanesine ulaşmak istedi. Ancak dördüncü telefondan ilk öğretmenlik yıllarında öğrencisi olan bir avukata ulaşıp, onu acilen evine çağırdı. Avukat gelene kadar polisler her yeri aradı. Bilgisayarındaki tüm arşivleri, yazılarını, akademik makalelerini, sunumlarını. Sosyal medya hesaplarını gerek bilgisayardan, gerekse de cep telefonundan inceledi. İki tanesi ise odaları derinlemesine aradı. Bu sırada ona emri gösteren polis yanına yanaştı,

Polis, “Hocam beni hatırlamadınız herhalde?” diye sordu

G, “Yok çıkaramadım.”

Polis, “Hocam yirmi beş sene kadar önce sizin iki sene öğrenciniz olmuştum. Ferah Mahallesi’ndeki okulda”

G; derinlemesine polisin yüzüne bakıp, anlamaya çalışarak, “Hala çıkaramadım kusura bakma”

Polis, ” Hocam o zamanlar ben on birinci sınıfa gidiyordum. Hatta siz baya bana yardım etmiştiniz. Okula geç gelmelerim oluyordu. Durumumuz pekiyi değildi. Ben de akşamları bazı barlarda, kafelerde geç saatlere dek müzik yapıyordum. O sebepten sabahları pek uyanamıyordum. Bir de malum bar ortamı illa ki yaşımız tutmasa da ya öncesi ya sonrası içki içtiğimiz de olunca, okula da geldiğimde yine uyukluyordum.”

G, “Hatırlar gibiyim. Doğru senin bir arkadaşında daha vardı. Neydi soyadı? Kestane mi Ceviz mi? İkiniz de hep uyukluyordunuz. Sınıftakiler de sürekli sorun yaratıyordu. Uyuyanlara neden laf etmiyorsunuz. Oh onlar keyif sürerken, biz enayi gibi yazıyoruz diye”

Polis, “Evet hocam aynen öyle.”

G, “Demek polis oldun?”

Polis, “Evet hocam ama ilk sizin dediğiniz gibi yaptım. İlk polis olmadım.”

G; şaşkın bir halde, ” Ben ne demiştim ki?”

Polis, “Hocam hatırlarsanız gerçekten yokluktaydım ve derslerim de çok kötüydü. Siz sağ olun biraz çalışma yöntemi anlatıp, bir de program verip dersinizi toparlatmıştınız. Geri kalanı beni hep dışlamış, itmiş kakmışlardı. Okuldan kaç kere atmaya kalmışlardı, belki hatırlarsınız. O zaman size asker olmak istiyorum demiştim. Siz de bana şu zaman sınavları oluyor, genel sınavdan şu notu alırsan, şu sınava gireceksin ama seni şunlar bekliyor diye yönlendirmiştiniz. Ben de son sene; siz okuldan tayin olduktan sonra, dediklerinizi yaptım ve askeriyeyi kazandım. Ama biliyorsunuz belki, pek disiplinli değildim. Bir şekilde askeri okulu bitirdim, subay da çıktım ama sonra o disiplin beni boğdu. Ama sağ olun sizin sayenizde hem o dönem iyi para kazandım, hem de güvenlik ve memuriyet işlerini iyi de öğrenmiş oldum. Şu an bir evim varsa sizin yönlendirmenizle askeriyede kaldığım altı yedi senedendir.”

G, “Bravo. Kendini bir şekilde kurtarmışsın. Daha iyi durumdakilerin çoğu hayata tutunamadılar.”

Polis, “Aynen hocam. Sonra da o mesleği biliyorken bari ona yakın bir meslekte devam edeyim dedim. Memuriyeti kazanana dek güvenlik görevliliği yaptım. İki sene sonra da puanı yetirip, polis oldum. Şimdi de gördüğünüz gibi amirliğe kadar yükseldim”

G, “Ne diyebilirim ki? Emek vermişsin. Emeğinle bir yere gelmişsin.”

Polis, “Hocam siz de hiç uslanmamışsınız. Derste de böyle atar tutardınız devlete mevlete. Yok, iyi günler, güzel günler. O zaman da derdim bu adam dışarıda zor gezer. Rahat koymazlar diye. Bakın yapmışsınız kendinize yapacağınızı.”

G: “E ne yapmışım onu da demiyorsunuz ki?”

Polis: “Hocam onu emniyete gidince öğrenirsiniz. Ama yani muhalif olunur mu hiç devlete? Yani gerçekler de gerçekler. Devletten başka gerçek mi var? Seni besleyen, doyuran devlet değil mi? Ne konuşursun hocam. Şimdi yok; davasıydı, mahkûmiyetiydi. Vallahi yedi sekiz yıldan bahsediyorlar. Yani gelmişsin yaşını başını almışsın. Allah’a şükredip, namazını niyazını yapıp, evinde sessiz sakin yaşasaydın. Para biriktirip, haccına gidip, bu devlet karşıtlığına tövbekâr olup dönseydin. Yedi kere tavaf etmek yedi yıl hapis yatmaktan daha iyi şey değil mi hocam?”

Cevap vermedi bu sözlere. Belli ki durum düşündüğünden daha ciddiydi. Odasına gidip, spor çantasının içine eşofman, birkaç tshirt, pantolon, havlu, terlik vs. koydu. Bu zamanlar tatil için hazırlandığı bu odadan şimdi belki de uzun süre geri dönemeyecek şekilde ayrılacaktı. Oysa bu aylarda tatile gittiği yerden buraya geri dönerken, “Ah biraz daha uzun kalabilsem de dönmesem”  diye düşünerek gelirdi. Şimdi ise evinden ayakları gitmeye gitmeye ayrılmak durumundaydı.

Polis, “Hocam hadi artık oyalanmayalım. Alacağınızı da alın gidelim. Arkadaşlar siz de tüm dökümanları alıp aşağıya indirin.” dedi ve önüne katıp aşağı indiler.

Merdivenlerden aşağı inerken, aklına marketten aldıkları geldi. Hepsini de dışarıda bırakmıştı. Oysa içinde tavuk vardı. Hem de en sevdiği tavuk pirzolayı almıştı. Akşam onu ızgarada pişirecek yanına da patates, biber kızartıp, ızgaraya en son soğanı da atıp, tavukla beraber yiyecekti. Apartmandan dışarı çıktığında, onlarca yıldır komşuları olan kişiler, sessizce polis arabasına bindirilişini ve gidişini izlediler. Polis arabası mahalledeki yokuşları hızla indi ve gitti.

Önceki İçerikBeyaz Kelebekler Çağı
Sonraki İçerikİncelen Yerden
Galip Uçar
1984 İstanbul doğumlu. Yeditepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı sonrasında aynı üniversitenin Eğitim Yönetimi ve Denetimi yüksek lisans programı ve Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği formasyonu aldı, Anadolu Üniversitesi Tarih bölümünden mezun. 2009 yılından beri aralarında TED Kuzey Kıbrıs Koleji ve Ataşehir Belediyesinin de olduğu çeşitli yerlerde Türk Dili Edebiyatı öğretmenliği yaptı. Hâlihazırda Çağla Koleji'nde öğretmenliğe devam ediyor.

Bu Yazı İçin Yorum Yapabilirsiniz

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz